Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Bir Ömrün Yasıymış Yaşamak

Sonra babalar ölürmüş ağrılı yankılar bırakarak fakat anneler ölmese o ekmek hep sımsıcakmış. Anlamakmış aslında dokunmak bir kitabın ilk sayfalarına; hatırlamaksa bu, geçip giden bir ömrün yasıymış sadece.

EKLENDİ

:

Fotoğraf: Alihan Yavuz

Artık birer gölgeyiz dünyaya korkarak sığınmışlar katında…

Yerin yüzünde bile değiliz üstelik, karanlığız daha çok, hâlimizden hiç anlamaz bundan sonra Kamber. Hiç anlamaz varmakla ulaşmanın aynı şeyler olduğunu sananlar. Çünkü Kamber’in susturulduğu düğün bitterken, Arzu aynı korkutulmuş gölgelerle sığınmamıştır hiç ruhlarımıza. Yazgımız, ikindilerde o bitimsiz can sıkıntısıyla uzayan ekmek telaşı içinde karşılar bizleri. Ekmek telaşıyla korkutulmuş adamların, gece vardiyalarında en çok, bellerine, belki de kemerlerinin kaşına sokulu silahlarıyla kargışlanan çağların çocuklarıyız, ki vaktimiz yok tarlada, fabrikada, kırılan dişlilerin yasını tutmaya. Vaktimiz yok, incinmiş sözlerle gül alıp gül satan esnafın matemiyle hayıflanmaya. Çünkü ilk gülü koparanlar kadar şüpheliyiz dünyadan; dünyadan şüpheliyiz ve bu bizi dipdiri bir aşkınan koşturuyor kasabalar ve şehirler boyu. İlkokuldan çelimsiz canlarımızla, sınıf başkanı olabilmek içindi içimizde perde parası, temizlik parası vermemek için çırpınıp durduğumuz terleyiş karartısı.

Nasıl söylemeli şimdi, gülden bile incinirken tenimiz, çocukluk deriz daha çok, aramızda kalbi kırıklarla dolu, paralı bir karneymiş her haziran ortasında. Kalbi öğretmen masasında merak dolu gözlerle ışıyan, saçları üç numara tıraşlı uykulu bir çocukluk tedirginliğiymiş her şey. O delifişek sancısıyla çektirdiğimiz fotoğraflarda aradığımız hayat, mevsim şeridini ve tarih çağlarını bir çırpıda öğrenip boya sandığını vurmak içinmiş sırtımıza. Tornada ve tezgâhta, baharla çırpınan kuşlardan habersiz, gazetelere hapsolmuş işçi haberlerine hiç aldırmaksızın karanlık makinaların bobin şakırtısında, taşıp giden pamuğuyla vaterde ve her vardiya değişiminde ustabaşının çatılan kaşlarıymış. Karanlık bir yağmurun ardında bekleyip durduğumuz bordro hesabıymış parmaklarımızı kaptırırken on dokuzumuzda dişlilere…

İşte artık, birer gölgeyiz dünyaya korkarak sığınmışlar katında…

Kurdelesiz hüzünlerle büyürken aklımızda çarpım tablosu, ardından güzel yazı defterinde afili bir yıldız görmek kadar imkânsızdı sınıfları doğrudan geçmek. Çünkü o yankılı bir güz çelengine ayarlı haziran ortasında bekleyen hayat, simit tepsilerinin, mısır kovalarının harcıymış. Yani gülden incinen taşralarda o hüzzam nakaratlarıyla çocukluk, fabrika dönüşü öfkeli bir babayı erkenden inen akşamla korkarak beklemekmiş. Babalar beklenir, çünkü baba, bu sene de sınıfta kaldın oğlum, demek için uzatır beklenen olmayı. Hâlbuki alfabeyi askerde öğrenen aynı babanın çatılmış kaşlarındaki merhamet hissedilmezdi hiçbir zaman. Kuş seslerinden eksilen Türkçe kitabındaki gurbet dolu bir ses gelip boğazımıza tıkanırdı o vakit: Refik Halit’in gölgesinden seslenirmiş küçük Hasan, “Çiviler ağzına batmaz mı senin?” Eskici başını kaldırır ya işte, “Türk çocuğu musun be?” diye sorardı hep. Ne var ki her haziran ortasında eskicinin ağzındaki o çiviler her defasında bizim ağzımıza batardı. Batardı da, ah işte, ekmeğinin peşindeki babaların çatılmış kaşlarındaki dünya, biten bir tepsi simit ve biten bir kova mısır kadar sevindirmezdi bizleri.

Oysa kayıp giden zamanlar eskisiyiz hepimiz; ağabeylerden kalan önlük, çanta ve kitaplar ve geçer notlarla birer birer geçerken sınıfları, radyodan seslenen ihtilalin kudretli albaylarını derin maceralarla hayâl ederdik. Tanklarla büyüyen sonbaharın son dallarında titreşip sonra birer yaprak gibi yollara düşen de bizlerdik yine. Yani hepimiz, yanı başımızda akıp giden o mağrur aklıyla zamanın içimizde eksilttiği bir yerleri kırıp dökerek yürüyen ne varsa, ele avuca sığmaz serçe sekişleriyle hatırlayanlarız. Kayıp giden zamanlar eskisi içinde, yorgun süvarili atlar gibi zihnimizden mızrakçasına fırlayan o endişeli fotoğrafların arabıyız. Hepimizin adları aynı endişenin umutlu taraflarına yaltaklanarak yazılırdı daha sonra. Veresiye defterinden polis kayıtlarına kadar bütün bir ülkenin bayrağıyla dalgalanırdı haziran. Bizi kurtaracak olan kendi kollarımızdı aslında. Fakat kesik kolları vardı umudun.

Sonra öğrendik, dünya yuvarlak ve susamlı bir ekmekmiş aslında. Sevgiymiş ızdırabın ruhta açtığı yara, bunu da… Babaymış evrenin sıcacık yankısı fakat anneler ölmese ne de iyi olacakmış hayat. Hem, dokunmakmış anlamak denilen şey uzak bir mezar toprağına; unutmak ise şarkılara gömmekmiş çarpıntılarla ölüme doğru sarkan bir kalbi. Aşkın taçyapraklarına sarılıvermekmiş umut, yaşamak bin kavgayla nasırlanmakmış. Ah öğrendik işte, dünya yaşamakla yunup arındığımız gümrah bir ırmakmış, merhametin aşktan bile üstün olduğunu görmek, bunu da… Birden alfabeyi askerde öğrenen o babalar ölürmüş sonra, çatılmış kaşlarındaki merhamet ise ancak o vakit hissedilirmiş. Babalar ölürmüş ağrılı yankılar bırakarak fakat anneler ölmese o ekmek hep sımsıcakmış. Anlamakmış aslında dokunmak bir kitabın ilk sayfalarına; hatırlamaksa bu, geçip giden bir ömrün yasıymış sadece. Yazgı, kader ve titreyişlerle ilk sevgiliyle buluşmak gibiymiş ölüm. Aşk ise yanmakla hatırlanan bir serapmış o sımsıcak ekmekle.

Dünyaya korkarak sığınmışlar, nasıl söylenir bilmem, zorba bir hayatın saçları üç numara tıraşlı kapısından girdiklerinde, bir öğretmen masasının üzerine bırakılmış not defteriyle ve endişe içinde açarlar gözlerini. Siyah önlükleriyle okul, hayata uzanan bir basamak değildir aslında. Nasıl olsa telaşlı ömürlerinden mevsim şeridi ve tarih çağları bir daha geçmez hiç, geçmeyecektir de. Tehdit dolu nazarlarla çizilen yolların şarkıları ise hep yakıcı bir uzun havanın aceleden içilmeksizin yarım bırakılmış çay ve sigara tadıyla yürünecektir. Okuyamadık hocam, bize göre değildi kitap ve kalem, diyeceklerdir sonraları. Çünkü ilk gülü koparanlar kadar şüphelidirler artık dünyadan; dünyadan şüphelidirler ve bu onları dipdiri bir aşkınan koşturacaktır kasabalar ve şehirler boyu. İlkokuldan çelimsiz canlarıyla olduğu kadar, hayatta da “Usta” olabilmek içindir içlerinde torna parası, tezgâh parası bulabilmek için çırpınıp durdukları terleyiş karartısı.

Sonra babalar ölürmüş ağrılı yankılar bırakarak fakat anneler ölmese o ekmek hep sımsıcakmış. Anlamakmış aslında dokunmak bir kitabın ilk sayfalarına; hatırlamaksa bu, geçip giden bir ömrün yasıymış sadece.

Çok Okunanlar