Bizimle İletişime Geçin

Düşünce

Çileli Günlerimiz ve Lütf-i İlahi

EKLENDİ

:

 

1997 yılı, yirmi sekiz Şubat’ta başlayan ve güzel ülkemizin üzerini, kapkara bulutlarının sardığı soğuk günler devam ediyordu. Kulakları sağır ve gözleri kör olan zalimlerin ateşi sönmek bilmiyor, nice masumu bulduğu yerde yakıyordu. Bilmedikleri bir şey vardı; Allah’a rağmen ne yerde ne de gökte O’nun izni olmadan hiçbir şey olmazdı. O, asla ihmal etmez, imtihan olsun diye mühlet verirdi. Bu günler, çetin sınanma günleriydi, elbet bir gün sona erecekti. Her ne kadar, ölçüyü kaçıranlar; “Bin yıl devam edecek” demiş olsalar da bu; cehaletin, dışa vurumundan başka bir şey değildi.

Merhum Necmettin Erbakan’ın başbakanlığındaki hükümeti yıkmakla tatmin olmayan bağnaz zihniyet, arkasından, Erbakan’ın partisini de kapattı. Ne var ki, kinleri tükenmek bilmiyordu. Maddeyi bitirdiklerini düşünerek manaya da göz dikmişlerdi. Kendilerince “irtica” diye bir düşman peydah edip, doğrudan Din’e ve dindarlara yönelmişlerdi. İntikam ateşleri anaokulundaki çocuklara kadar ulaşmıştı.

İmam Hatip Liselerinin orta kısmı kapatılmıştı ama artık ebeveynler çocuklarını liseyi bitirince üniversiteye gidemeyecekler korkusuyla lise kısmına da göndermek istemiyorlardı.

Rabbimizin müjdesi vardı: “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin,”(Zümer, 53) buyuruyordu. Her şey O’nun emrinde ve elindeydi. Her şeyin sahibi Allah idi, vaadi vardı, nurunu tamamlayacaktı; “İsterler ki Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürüversinler; ama inkârcılar hoşlanmasalar da Allah nurunu muhakkak tamamlayacaktır! (Saf, 8). Biz de hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmadık, bu günlerin geçici olduğuna inandık. Şimdi sabır zamanıydı, gayret zamanıydı. Herkes, kader kitabında yazılı rolünü icra edecekti. Biz de öyle yaptık; köyleri gezerek, kapanmasın diye imam hatip liselerine öğrenci toplamaya çalışıyorduk. Her cuma köylere sefer günümüzdü. Okulumuzun ve bizim gibi ümitvâr bazı Müslümanların destekleriyle, öğrencilerimizle birlikte arabalara biner, köylere giderdik. Ben fakir, hem şoför hem de son köyün vaizi olurdum. Hutbe okuyabilecek, vaaz edebilecek ve müezzinlik yapabilecek öğrencilerimizi sırasıyla köy camilerine bırakır, son camide iki öğrenciyle biz görev yapardık. Namazdan sonra cami imamının sofrasında karnımızı doyurup geri dönerdik. Malum olduğu üzere hocaların aleyhine hep iftiralarla dolu hikâyeler uydurulur. Bunlardan biri de “hocaların cimri olduğu” şeklinde uydurulan yalan. Birkaç yıl içinde yüzlerce köy ziyaretimiz oldu. Sadece bir köyde cami cemaatinden bir kişinin evinde sofraya oturduk. Bunun dışında tüm köylerde imamlarımızın sofrasına oturduk, hatta bazen muhtar veya cemaatten başkaları da hocanın davetiyle onun sofrasına otururdu. Tecrübe ile ispat edildi ki hocalarımız cömerttir ve misafirperverdir.

Alnı secdeye varan Müslümanlar, her namazın arkasından Yirmi Sekiz Şubatçıların zulmünün bitmesi için dua ederken, onlara ve onların ateşine odun taşıyanlara da beddua ediyorlardı. Bedduaların muhatabı olan bazı zavallı zevatın isimlerini saymak geldi içimden fakat yazımın ruhaniyetine zarar verir endişesiyle vazgeçtim. Hepsi unutuldu. Çok azı hariç, zelil bir şekilde bu dünyadan çekip gittiler.

İntikam alıcıların en azizi Allah, masumların intikamını elbette alacaktı. Sadece şunu söylemek isterim ki akl-ı selim olanların çok iyi tanıdığı ama safdil bazı kardeşlerimizin hüsn-i zannı olan biri ve birileri vardı ki o günün zalimlerine madalya takarak övgüler yağdırıyorlardı. O meşum zihniyet, On Beş Temmuz’da içindekini dışına vurdu da, nice masumun canına kıymakta tereddüt etmedi. Yine Rabbimiz lütfetti de hainlere fırsat vermedi.

Rahmetli Turgut Özal cesur, dindar, ufuk sahibi bir başbakan ve cumhurbaşkanıydı. Akıllıydı da. Ne var ki böyle güzel bir insanı da aldatarak; “Biz Asya’daki Türk kardeşlerimize dinlerini öğretmek için oralara özel okullar açmak istiyoruz” dediler, destek aldılar. Safdil Müslümanlardan topladıkları paralarla da gittiler, okullar açtılar. Din öğretmek yerine birilerine taşeron casusluk faaliyetleri yürüttüler.

Burada bir kişiye de hakkını verip öyle geçelim. Sulandırılmış İslam (!) tehlikesini Türkiye’de ilk görenlerden ve görmekle kalmayıp komedi diliyle insanımızı uyarmaya çalışan biri vardı: Ulvi Alacakaptan… “Ceberrut Kaynana” adıyla tüm ülkeyi dolaşarak oynadığı tek kişilik tiyatrosuyla, tehlikeyi ve masum gözüken hareketin arkasındaki ihaneti gözler önüne seriyordu.

Biz yine asıl gündemimize, öğretmenliğimize dönelim; Kahramanmaraş İmam Hatip Lisesinin, on bin öğrencisi, üç yüz elli öğretmeni ve yirmi yedi de idarecisi vardı. Hızla öğrenci sayısı azalınca öğretmenleri de başka okullara göndermeye başladılar. İdarecileri de ihtiyaç olan başka okullara göndermek yerine, dönemin yöneticileri baskı yaparak istifaya zorladılar. Eğitimde en büyük makamın öğretmenlik olduğunu, idarecilik işinin muvakkat olduğunu düşünen biri olarak kerhen yürüttüğüm müdür yardımcılığını ilk bırakan ben oldum.

1999’da idarecilikten henüz ayrılmıştım ki bir özel okuldan ders teklifi geldi. Belki de müdür yardımcılığından aldığım ücretten daha fazlasını aldım; rızkın kefili, rızıkları da bizi de yaratan Allah idi.

HOLLANDA’YA AİLE EĞİTİM KAMPINA GİDİYORUZ

Bizler, dindar yaşamaya çalışan Müslümanlar olarak genellikle hanımlarımızı ihmal ederiz. Bu ihmalin farklı yansımaları olurdu. Mesela, “Ayıp olur, biri görse ne der?” endişesiyle hanımlara araba kullandırtmaktan bile çekinirdik. Onları faaliyetlerimize pek götürmez, götürürsek de en kuytu yerleri onlara tahsis ederdik. Mümkünse bir de önlerine perde çekerdik. Bunu da İslam’ın emri sanırdık. Hele babamın gece saat 24.00’lara kadar, sobalı, sıcak odada arkadaşlarıyla ülkeyi kurtarma muhabbetleri yaparken, anneciğimin -15, -20 derecede soğuk odada titrediği günleri unutamam. Çay hazırlığı yaparken ocağın ateşinde ellerini ısıtması onun için yeterliydi. Rahmetli Mahmud Esad Coşan Hocayı tanıdıktan ve bazı faaliyetlerine iştirak ettikten sonra işin aslının böyle olmadığını anladık. Onun tavsiye ve yönlendirmesiyle, beş yıldızlı otellerde, “Aile Eğitim Kampları” düzenlenmeye başladı. Bu kampların asıl katılımcıları, hanımlar ve çocuklar oldular. Onlara özel programlar, spor ve kültürel etkinlikler yapıldı. 1999 senesiydi, bu kapsamda uluslararası olarak organize edilen Hollanda’nın Hoogerhede bağlı Familyland isimli tatil beldesinde, aile kampına eşimle birlikte katıldık. Bungalovlardan oluşan evlerde hem dinlendik hem de bilgilendik.

Unutamayacağımız bir hafta geçirdik. Birkaç yılda ancak katılabileceğimiz sayıda eğitim etkinliklerine katıldık.

Aile eğitim kamplarında, birçok güzel insanı tanıma fırsatı bulduk. Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu gibi entelektüel, ileri görüşlü, mert ve yiğit güzel insanları tanıma imkânımız oldu. Sinanoğlu yeterince kıymeti anlaşılamayan bir değerdi. Allah rahmet etsin. Onun “Türk Aynştaynı” ismiyle yayımlanan röportajlardan oluşan kitabını okuyuncaya kadar bir öğretmen olarak, sayısal ilimlerin önemini idrak edebilmiş değildim. O kitabı okuduktan sonra sıfırdan fizik, kimya, biyoloji ve matematik çalışmak geldi içimden. Meğer evrendeki her iş ve icat edilmeyi bekleyen buluşlar bu ilimlerle alakalı imiş.

ŞEMAİL-İ ŞERİF SOHBETLERİ

Öğrencilerimizle ders dışı vakitlerde şemail-i şerif dersleri yapmış ve çok haz almıştık. Peygamber Efendimizi tanımak ve daha fazla sevebilmek için güzel bir vesile olmuştu. Bu dersler vesilesiyle ona karşı içimizde sıcak bir duygu oluşuyordu. Bir dersimizde öğrencilerimizden biri, ballı un helvası yapıp getirmişti. “Mademki Peygamberimiz un helvasını severmiş, ben de arkadaşlarıma ikram edeyim diye düşündüm” dedi. O tatlının tadı hâlâ damağımda. Bir başka gün aynı düşünceyle bir öğrencimiz, taze reyhan getirip dağıttı. Bir gelenek oluşturup sonraki her Ramazan ayında Şemail-i Şerif okumaya gayret ettim. Yine o yıllarda öğrencilerimle itikâf denemesi yaptık. Ne kadar çok ruhumuz şenlendi anlatamam. Her Ramazan olmasa da, on güne tamamlayamasak da itikâf tadını da her Ramazan’da tekrarlamaya gayret ettik.

2000 yılının Ramazan ayı yaklaşmıştı, gönlümden geçti ki bu dersi camide de yapayım. Müftülükle irtibata geçip Ramazan ayı boyunca öğle namazlarından önce her gün “Şemail-i Şerif” dersleri yapmaya başladım. Birçok kaynaktan istifade etmekle birlikte İmam Tirmizi’nin, Şemail-i Şerif isimli kitabı ana kaynağımızdı. Okulla, Bahçelievler Camii yürüme mesafesi idi. Dersten çıkar çıkmaz hızlıca gidip namaza yarım saat kala kürsüye çıkıyordum. Ne zaman camiye gitsem, bir ihtiyar amcayı en önde hazırlanmış beni bekliyor bulurdum. Kendi kendime “Bu ihtiyar için bile gelip bu sohbeti yapsam değer” diye düşünüyordum. Sanırım on altıncı gün idi. “Kadem-i Şerif” ile ilgili bir konu geçti. Eyüp Sultan Camii’nde, İspanya’da, Şam’da Peygamberimiz’in ayak izlerinin olduğu taşlardan bahsederken söz “Makam-ı İbrahim” e geldi. Hacı amcaya, “Hacca gittin mi?” diye sordum. Duymadı. Yüksek sesle tekrar ettim, yine duymadı. Üçüncüye daha yüksek bir sesle tekrar ettim. Bana dedi ki: “Hocam ben duymuyorum.” Önce anlamlandıramadım; duymuyordu ve herkesten önce gelip en öne oturuyordu. Konuşmalarımı onaylarcasına hafiften başını hareket ettirerek, huşu ile dinliyordu. Sohbet konumuzu çok anlamlı buldum. Belli ki kulağı duymayan bir adamın gönlüne sirayet ediyordu.

Kadim geleneğimizde umumi afetlerin gelmemesi için “Şemail, Hilye ve Hadis okuma geleneği” varmış. Ne zaman bir musibet gelse “Biz neyi terk ettik ki bu afetler geldi” diye tefekkür edilirmiş. Bu geleneğe, şu ayet delil olarak gösterilir: “Oysa Ey Peygamber! Sen onların arasında iken, Allah onlara azap edecek değildir. Ve onların arasında bulunan müminler, Allah’tan bağışlanmalarını isterlerken yine Allah onlara azap edici değildir.” (Enfal, 75)

Kahramanmaraş depremlerinin ardından hep bu soru aklıma takıldı: “Biz neyi terk ettik ki böyle oldu?” Peygamber gündemli ders ve sohbetler onun ruhaniyetinin aramızda olması anlamına yorumlanmış. İkincisi de tevbe ve istiğfarları çoğaltıp, günah ve isyanları azaltmak, Allah’ı kızdıracak işlerden uzak durmak gerekiyor sanki. Allah, çok sevdiği kuluna şu üç şeyi çok yapmayı nasip edermiş: Tevbe, dua ve zikir.

MEZUN ÖĞRENCİLERİME ŞİİR YAZIYORUM

2002 yılında mezun ettiğimiz 12-B sınıfımız vardı. Onların altı yıl üst üste derslerine girdim. Son yıllarında da haftada sekiz saat giriyordum, bazı teneffüslere de onların isteğiyle çıkmıyorduk. Nihayet karne günü gelince, karnelerini imzalayıp dağıttım. Sınıf başkanımız rahmetli Emine Başkonuş, (genç yaşında kansere yenik düştü) karneleri toplayıp geri getirdi. Şaşırdım, sebebini sorunca: “Hocam sınıf öğretmeninin görüşü bölümünü boş bırakmışsınız. Biz böyle bir karne almak istemiyoruz” dedi. İzin alıp karneleri akşam eve götürdüm, sıradan, klasik bir şey olmasın istedim. Her öğrenciye ismine hitaben birer dörtlük yazdım. O karnelerin, yıllar geçmesine rağmen saklandığını bazı sanal medya paylaşımlarından anlıyorum.

Her zorluktan sonra bir kolaylık gelecekti. Rabbimizin müjdesi vardı: “Evet, doğrusu her güçlüğün yanında bir kolaylık vardır.” (İnşirâh, 6)

Kömürle elmas sohbet ediyorlarmış. Kömür, “Elmas kardeş ikimizin de mayası aynı. Neden sen bu kadar kıymetlisin de ben bu kadar ucuzum?” demiş. Elmas da, “Sen de benim çektiğim çileyi çekseydin, değerin artardı” demiş. Bizim de elmas gibi zor zamanlarda kalitemiz arttı. Maalesef genişlik, rahatlık zamanları pek yaramadı. Biz yine de sabırla ve gayretle genişlik günlerinin, rahat edeceğimiz günlerin gelişini bekliyorduk. Bu sefer müjde büyük şairdendi:

“Mehmed’im, sevinin, başlar yüksekte!

Ölsek de sevinin, eve dönsek de!

Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!

Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!

Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!” (Necip Fazıl Kısakürek)

 

 

 

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çok Okunanlar