Özgüven patlaması yaşayan modern insan her şeye başkaldırmış ve her gördüğüne meydan okuma hevesine kapılmıştır. Bu meydan okumadan tabiat, kendi doğası, bilumum çevresi, kültürü ve tabi ki inandığı din ve sahip olduğu değerler de nasibini almıştır.
Dine meydan okuma, modern zamanların modası veya kalkışmasıdır. Aslında dine meydan okurken insan, kendine meydan okuduğunun ve değerlerini kıyıma uğrattığının farkında değildir. Yok, ettiğini veya işlevsiz hale getirdiğini iddia ettiği dinin her bir esasının kendinden bir unsuru veya özelliği birlikte götürdüğünü görmekten acizdir, hatta acizliğini anlamaktan da acizdir. Tam bir katmerli körlük hali.
Bu yeni insan tipi, dini yok ederken kültürü yozlaştırdı, insanlığını kıyıma uğrattı, ahlakı ve toplumsal değerleri yok etti veya işlevsiz hale getirdi. Ama yok ettiğini sandığı din, kritik ve kriz zamanlarında birden tek tutamak halinde zihninde belirdi, gözüne göründü; uzandı ama alamadı, çünkü çok uzağında kalmıştı veya zihninde sanal bir tasavvura dönüşmüştü.
Kültürün, toplumsal ilişkilerin ve aile bağlarının din ile veya din sayesinde sağlam kaldığını, işlevselliğini sürdürdüğünü bir türlü algılayamadı modern zaman insanı. Sanal portreleri, yapay bedenleri, tuval haline getirilmiş vücutları gördü, onların peşine düştü ve onlar gibi olmayı arzuladı.
Benliğinden, biyolojisinden ve psikolojisinden vazgeçme noktasına evirildi, kendine yabancılaştı ve kendini bulamaz oldu. Kimi zaman vücuduna tuval muamelesi yaptırdı, kimi zaman vücudunu bir heykeltıraşa teslim etti. Ne vücuduna yapılan resimler onu memnun etti ne de heykeltıraşın yüzüne ve vücuduna uyguladığı tasarımları istediği gibi aynalara yansıdı. O masadan bu masaya her bıçağın altında yattı ve geri dönülmez kalıplara kendini mahkûm etti.
Ekranlara yöneldi, orada sunulan cennet kendisine daha cazip geldi, oraya attı kendini, ebedî mutluluğu bulduğunu düşündü. Ekranın dışına çıkıp gerçek hayatla yüzleşince, soğuk yüzüne çarpıp sıcak bunaltınca, kaldırımlarda bile itiş kakış yaşayınca, markette kuyruk bekleyip, ay sonuna kadar maaş bekleyince, her gün en az bir öğün olsun yemek yemek, arada bir su içmek ihtiyacı kendisine her gün vücudu tarafından dayatılınca, yine ekranlara koştu ama onlar da ne bu zorlukları çözebildi ne de ihtiyaçlarını giderebildi.
Dine, örfe, âdete tüm insanî ve toplumsal değerlere meydan okuyacağını düşündü ama gerçeklerden bir türlü fırsat bulup onlara karşı dik durma becerisi gösteremedi garibim. Onları yok ettiğinde veya yok saydığında yerine neyi koyacağını bir türlü bilemedi, kendini agnostisizm akıntısına bıraktı. Gerçekleri yok sayınca yok olacağını bile düşündü; deist oldu, ateist takıldı, nihilizm daha çekici geldi, ama gerçekler hep orada ve orta yerde durmaya devam etti.
Onun için en kötü gerçek zihninde her şeyin alt üst olmasıydı. Dönse nereye döneceğini bilmiyor, kaybettiği yolu bulamıyor, istikameti yakalayamıyordu; daha da vahimi: karmaşaya dönen zihnini düzene koymak istese yerinden ettiklerinin yerlerini hatırlayamıyordu. En son karanlık gizemlere, ezoterik hayalperestliklere yöneldi, kendinde olan ruhunu arama vesvesesinin peşine takıldı, lobilerde parayla satın alınabilecek bir şey zannetti, ormanlara attı kendini, aramaya koyulduğu ruhunu beklerden canından oldu, hasılı maddecilerden kaçarken gerçekliği ruha indirgeyen ruhçuların kurbanı oldu.
5 Şevval 1447 / 24 Mart 2026
