Dünya çok büyük olmakla birlikte bir o kadar da küçükmüş aslında ve insanlık mirası farklı olmakla birlikte bir o kadar da benzermiş… Anlaşmak için dil bilmekten ziyade biraz iyi niyet biraz güler yüz biraz da samimiyet yeterliymiş, gramer ile değil anlama isteği nispetinde anlaşabiliyormuş insan… Tüm bunların yanı sıra basit bir varlıkmış insan, üzülünce ağlayan, mutlu olunca gülen, kızınca bağıran… Ve bir o kadar da karmaşık bir varlıkmış aslında, nefret etmek için fırsat kollayan, farklılıkları ayrıştırmak için kullanan, kendisine verilen emaneti hoyratça kullanan…
2025 yılının Mart ayında çıktığımız bu yolculukta rotamız bambaşkaydı ancak bir peronda anonsları dinlerken, valizi sürükleyerek dar bir sokaktan geçerken, bir kafede soğuyan kahvenin başında otururken ve bir şehirden diğerine geçerken ilk paragrafın duyguları kendini hatırlatıyordu bana. Dünyanın birbirinden farklı kültürlerle ve dillerle örülmüş kocaman bir mekân olduğunu düşünürdüm bir zamanlar. Ancak yola çıktığımda mesafelerin kısaldığına, farklılıkların tanıdıklığa dönüştüğüne şahit oldum.
Bu yazıda, Avrupa’nın kalbine doğru uzanan, her durağında farklı bir hikâye barındıran unutulmaz bir rotayı paylaşacağım sizinle. Amsterdam’ın özgür ruhlu kanallarından başlayıp, Brüksel’in tarih kokan meydanlarına, Paris’in romantik ışıklarından Tübingen’in sokaklarına uzanan bir yolculuğun hikâyesi…
Amsterdam – Suyun Üzerinde Hafif Bir Melodi
Yolculuktaki ilk durağımız Amsterdam… Uçaktan indiğimizde yolculuğun yorgunluğunu daha üzerimizden atmamışken pasaport kontrolünde karşılaştığımız yaklaşım içimizi ısıttı. Camın ardındaki görevliler alıştığımız o mesafeli resmiyetin aksine içten bir gülümsemeyle karşılamışlardı bizi. Sanki bir ülkeye değil de uzun zamandır beklenen bir misafirin evine giriş yapıyorduk. Şehre adım attıkça bu ilk karşılaşmanın pek de tesadüf olmadığını anladım. Bu şehrin insanları, aceleci kalabalıklar arasında bile göz göze gelmekten kaçınmıyor öyle alışkanlıktan değil gözlerinin için gülerek size yardımcı olmaya çalışıyorlardı.
Konaklayacağımız otele vardığımızda odaya çıkarken Amsterdam mimarisinin o meşhur pragmatizmiyle tanışmış olduk. Merdivenler o kadar dik yapılmıştı ki iki kişinin yan yana geçmesi bir tarafa elimizdeki orta boy bir valizle basamakları çıkmak dahi ciddi bir performans gerektiriyordu. Daha sonra öğrendiğimize göre meğerse bu darlığın sebebi tamamen ekonomik nedenlerden kaynaklanmaktaymış. Şöyle ki geçmiş dönemlerde Amsterdam da ev vergileri binanın kapladığı cephe genişliğine göre alınıyormuş. Bu nedenle de insanlar daha az vergi ödemek için binaları ince ve uzun yapmayı tercih etmiş. Hal böyle olunca içeride merdivenlere ayrılacak pay da minumuma indirilmiş. Hatta bu nedenle her binanın tepesinde dar merdivenlerden geçemeyen mobilyaları yukarı çekmek için vinç kancaları bulunuyormuş.
Amstel ırmağının kıyısında bir balıkçı köyü olarak kurulan bu şehir 17. yüzyıldan kalma yapılarıyla Avrupa’daki en köklü şehir dokularından birini barındırıyor. Eski Amsterdam iç içe geçmiş ay şeklindeki kanallardan meydana geliyor. Bu kanallar günümüzde daha çok tekne gezintileri için kullanılıyor. Bizde bu fırsatı değerlendirmek istedik ve şehrin genel görünümüne yönelik bilgi edinmek amacıyla bir tekne turuna katıldık. Bu tur sayesinde, kanalların iki yakasında uzanan suyolları arasındaki sokaklarda yer alan, şehrin genel mimari görünümünü oluşturan tarihi binaları seyretme fırsatı bulduk. Aldığımız bilgilere göre bu yapıların bazıları ev bazıları ise kamu ya da özel işyeri olarak kullanılıyormuş. Dikkatimizi çeken diğer bir husus kanalların üzerinde yer alan tekne evler oldu. Bu evler 1960’lı yıllardaki konut sıkıntısının sonucu ortaya çıkmış ancak bugünlerde yalnızca zorunluluktan değil daha çok bir yaşam tarzı olarak tercih edilebilmekteymiş.
Amsterdam’a kadar gelip Dam Meydanı’na uğramamak olmazdı. Çünkü burası şehrin en ünlü meydanı olarak bilinmekte. Şehrin merkezinde bulunuyor olması, turistlerin ilk uğrak noktalarından biri olması, etrafında tarihi yapılar ve kalabalık akışının bulunması açısından bu meydanı Taksim meydanına benzetmek mümkün. Ancak bununla birlikte Dam Meydanının Taksim’e göre daha kompakt ve sakin bir yapıya sahip olduğunu söylemek de yanlış olmayacaktır. Ayrıca bisiklet dostu olan bu şehrin her yerinde bisiklet yolları ve bisiklet park alanları görmeniz mümkün.
Amsterdam sokaklarındaki dükkânlarda gezinirken, şehrin simgesi haline gelmiş objeler hemen gözünüze çarpar. Bir zamanlar ülkenin en değerli varlığı olan laleler, bugün hem canlı halleriyle hem de ahşap süslemeleriyle her dükkânı renklendirmekte. Yanlarında ise Hollanda’nın geleneksel kırsal yaşamını simgeleyen, farklı renk ve desenlerle süslenmiş meşhur tahta terlikler bulunuyor. Tüm bu kültürel dokuyu tamamlayan en estetik parça ise kuşkusuz Van Gogh’un eserleri; dünyaca ünlü tablolarının basılı olduğu çantalar, kupalar ve kartpostallar her yerde karşınıza çıkıyor. Bu üç sembol, Amsterdam’ın hem doğasını hem de sanat tarihini kısa bir turla keşfetmenize yardımcı oluyor.
Brüksel – Çikolata Kadar Tatlı, Biraz da Hüzünlü
İkinci durağımız Brüksel… Brüksel’de dikkatimizi çeken ilk husus Amsterdam’a göre çok daha kozmopolit bir yapıya sahip oluşu. Başkent olması ve Avrupa Birliği’nin resmi organlarının büyük çoğunluğunun burada bulunuyor olması ilk bakışta şehri resmi ve mesafeli bir hâle büründürüyor. Devlet kurumlarının fazlalığı, bürokrasi ve diplomasinin ağırlığı kendini hemen hissettiriyor. Bu özellikleriyle şehri Ankara’ya benzetmek mümkün. Ancak farklı kültürlerin iç içe olması ve daha sakin bir yaşam ritmine sahip olması açısından da Ankara’dan farklılaşmakta.
Şehrin tarihi kimliğini yansıtan en önemli mekân Grand Place (Büyük Meydan)… Brüksel’in merkezi sayılan bu meydanda tarih ve estetiğin iç içe geçtiği görkemli binalar bulunmakta. Taş döşeli geniş alanı çevreleyen yapılar, adeta bir açık hava müzesi görünümü sunmakta. Meydanın her köşesinde Orta Çağ’dan 17. yüzyıla kadar uzanan zengin bir tarih var. Hiç şüphesiz meydanın en dikkat çeken yapısı Gotik mimarinin zarif bir örneği olan Brüksel Belediye Binası. İnce işçiliği, asimetrik cephesi, yükselen kulesi ve heykellerle süslü detaylarıyla meydanın odak noktası halinde.
Meydanı çevreleyen lonca binaları, altın yaldızlı süslemeleri, kabartmaları ve heykelleriyle Grand Place’a görkemli bir çerçeve oluşturmakta. Bugün; kafe, restoran ve müze olarak kullanılan barok tarzın hâkim olduğu bu yapılar geçmişte tüccar ve zanaatkâr loncalarına ev sahipliği yapmış. Yolunuz bu şehre düşerse bu meydanı hem gündüz hem de akşam ziyaret etmenizi öneririm. Gündüzleri meydanda tarihi detayları net bir şekilde görebilirsiniz. Akşamları ise sarı ışıklarla aydınlatılan binaların görkeminin seyri bir başka güzel oluyor.
Brüksel’in tarihini, kültürünü ve estetik anlayışını tek bir mekânda toplayan Grand Place’ın çevresindeki dar sokaklara doğru ilerlediğinizde, Brüksel’in dünyaca ünlü çikolata kültürüne şahitlik ediyorsunuz. Meydanın etrafı ve ona açılan caddeler, vitrinleri büyük bir özenle düzenlenmiş çikolata dükkânlarıyla dolu. Bu dükkânlarda iç dolgularında fındık kreması, karamel, kahve, meyve püreleri ya da likör aromaları gibi zengin çikolata seçenekleri sunulmakta. Ayrıca likör ve alkol içermeyen çikolata tercihinize uygun ürünleri de kolaylıkla bulabilirsiniz. Çikolataların sunumu kadar kokusu da dikkat çekiyor; eğer çikolata seviyorsanız dükkânların önünden geçerken yayılan kakao aroması sizi içeri davet edebilir.
Paris: Işıklar Şehrinde Bir Mola
Bu şehri rotamıza eklemedeki motivasyon tamamen benim isteğim olmasıydı. Uzun zamandır nedenini bilmediğim bir şekilde içimde bu şehri görme isteği bulunuyordu. Yol arkadaşıma bu durumdan bahsedince sanki bu şehrin yolculuğa dâhil olması olmazsa olmaz bir şey olmuştu. Planlama aşamasında haritalar ve tarihler konuşulurken arkadaşım gülümseyerek bu durumu özellikle vurguluyordu. Ben her fırsatta Paris’ten bahsederken, arkadaşım haritaların başında derin nefesler alıyor, süreleri hesaplıyor ve “Bak, bunu da sırf sen görmek istiyorsun diye ekliyoruz.” bakışını üzerime bırakıyordu. Hatta bu cümle planlama boyunca defalarca farklı tonlarda tekrarlandı; kimi zaman bir şaka, kimi zaman tatlı bir serzeniş olarak. Ama ne kadar takılsa da, Paris için gösterdiğimiz o yoğun çaba için kendisine şükranlarımı sunuyorum. Çünkü sonunda ortaya çıkan rota, biraz benim hayalim, biraz onun emeği ve bolca kahkaha barındıran bir Paris durağına dönüştü.
Şehre indiğimizde kozmopolit yapının burada zirveye ulaştığını gördük. Ve açıkçası şehrin genel çehresi, klasik Avrupa şehirlerinde olan mimari yapıya sahipti. Ancak bu şehirde sanki çok daha fazla taş binalar mevcuttu. Yani her yer bina, bina ve binaydı… Metro girişlerindeki kapıların sert açılıp kapanması şehrin soğuk ve mesafeli yapısının bir göstergesi gibiydi. Daha önce gittiğimiz şehirlerde insanlarla ve makinalarla anlaşma konusunda pek zorluk yaşamamış olmamıza rağmen bu şehirde bir türlü anlaşamıyorduk açıkçası. Ülkemizde kullanılan “Fransız kaldım.” deyimini daha iyi kavramıştım bu tecrübe ile. Bu şehirde herkes bize Fransız kalıyordu çünkü.
Ziyaret etmek istediğimiz ilk yer tabi ki Eyfel Kulesi oldu (tıpkı bir köylü gibi: bu ifade Doğu Demirkol’a atıfla kullanılmıştır.). Kuleyi gördüğümde demir parçalarının üst üste konulmuş bir yapıda olması ve herhangi bir estetik barındırmaması dikkatimi çeken ilk husus oldu. Daha önce gördüğümüz mimari harikaların yanında sönük kalıyordu açıkçası. Ancak elbette ki kulenin ortaya çıktığı dönemde romantik ya da estetik bir yapı olarak tasarlanmaması buna etkendi. Paris’in simgesi olarak gördüğümüz bu yapı sanayi devriminin gücünü ve mühendisliğin ulaştığı noktayı göstermesi açısından inşa edilmiş işlevsel bir yapı hâlindeydi. Bu nedenle de soğuk ve mekanik bir görünüme sahip olduğunu ifade etmenin yanlış olmayacağını düşünüyorum. Elbette ki oraya kadar gitmişken ikinci katına ya da tepeye çıkmak ve şehre birde yukarıdan bakmak isteyebilirdik hatta arkadaşım bu isteğini bir saatten fazla beklediği çıkış sırasında sabırla bekleyerek gerçekleştirdi ancak ben şehre yukarıdan bakmayı değil de Eyfel’i karşıdan izlemeyi tercih ettim ve bu tercihimden de gayet memnun kaldığımı söyleyebilirim.
Eyfel’den hemen sonra Seine Nehri turuna katıldık. Ancak bu turumuz beklenen o romantik Paris manzarasından oldukça uzaktı. Çünkü şansımıza o gün gökyüzü tamamen kapalıydı ve bu gri hava, nehrin üzerine çökmüş gibiydi; su koyu bir renge bürünmüş, bütün canlılığını kaybetmişti. Bu renk, nehrin güzelliğini ortaya çıkarmak yerine onu daha da ağır ve kasvetli gösteriyordu. Nehrin üzerinde bulunan köprüler her ne kadar ihtişamlı olsa da, bu kapalı havada detayları seçmek zorlaşıyor, hepsi birbirine benzer bir siluet hâline geliyordu.
Seine Nehri boyunca yaptığımız turun ve Eyfel Kulesi’nin ihtişamını arkada bıraktıktan sonra, Paris’in kalbinin attığı yerlerden biri olan Louvre Müzesine yöneldik. Daha avlusuna adım atar atmaz buranın sıradan bir müze olmadığını hissettiren bir kalabalık karşıladı bizi. Cam piramidin etrafında farklı diller, farklı kültürler ve aynı merak duygusuna sahip binlerce insan vardı sanki. İçeri girildiğinde ise kalabalık azalmıyor aksine artıyordu. Müzenin büyüklüğü insanın nereden başlayalım sorusunu cevaplamasını oldukça zorlaştırıyordu. En sonunda bir yerden başlamaya karar verdiğimizde bir salondan diğerine geçerken yalnızca birkaç eseri görmenin bile uzun zaman aldığını fark ettik. Kalabalığın en yoğun olduğu yer ise Mona Lisa tablosunun bulunduğu salondu. Tabloya yaklaşabilmek için uzun süre beklemek gerekiyordu. Saatlerce ona bakıyor gibi olsanız bile, gerçekte birkaç metre öteden, onlarca telefon ekranının arasından ancak kısa bakışlar yakalayabiliyordunuz. Bu nedenle tablonun detaylarını, renk geçişlerini ya da Leonardo’nun o meşhur gizemli gülümsemesini sakin sakin incelemenin pek mümkün olmadığını söyleyebilirim. Açıkçası kalabalık, güvenlik bariyerleri ve sürekli hareket hâlindeki ziyaretçiler, eseri adeta bir “anı fotoğrafı” nesnesine dönüştürmek zorunda kalmış gibi. Koridorlar uzadıkça uzuyor, yüksek tavanlar, görkemli duvarlar ve her salonda yer alan farklı dönem eserleri her ne kadar zenginlik oluştursa da aynı zamanda bir tür zihinsel yorgunluğa da yol açıyor. Aslında günün son ziyareti olması bu yorgunluğumuzu artıran bir unsur. Ancak bu tecrübe yine de bize müzenin kapsamı ve içeriği dikkate alınarak ziyaret için bir tam gün ayırmanın gerekli olduğunu gösterdi.
Tübingen: Akademik Sokaklar, Derin Muhabbetler
Son durağımız olan Stutgart’a vardığımızda güzel bir dost, elinde çiçekler ve küçük hediyelerle gülümseyerek bizi karşıladı. İtiraf etmeliyim ki rotamızın son durağının burası olması bu dost hatırına olmuştu. Çünkü bu karşılaşma yalnızca bir buluşma değil, uzun zamandır kaldığı yerden devam eden bir dostluğun yeniden hatırlanması ve bir özlemin giderilmesiydi. Saatler ilerledikçe sohbet sohbeti açtı, hayat, yolculuklar, geride bırakılanlar ve hâlâ kurulan hayaller konuşuldu. Geceye ertesi gün planı olan Tubingen ziyareti eklenerek son verildi.
Tubingen, Stuttgart’ın 30 km güneyinde yer alan tarihi bir üniversite şehri. Şehir mimarisinin merkezinde üniversiteler yer almakta. Üniversiteye ait kütüphaneler, derslikler ve idari binalar mimari olarak etkileyici olmaktan çok ciddi ve ölçülü bir yapıya sahip. Şehirde kapalı avlulara, dar geçişlere ve taş merdivenlere sıkça rastlanıyor. Neckar Nehri kıyısına inildiğinde ise şehrin mimari düzeni daha iyi fark ediliyor. Nehir boyunca sıralanan yapılar genellikle iki ya da üç katlı ve belirli bir düzen içerisinde konumlanmış. Nehrin sakin akışı, kıyıdaki ağaçlar ve arka planda yükselen eski şehir yapıları bir araya geldiğinde doğal bir kompozisyon oluşuyor. Bu nedenle şehri seyrettiğinizde bütünün dengeli duruşu ile var olan bir güzellik görüyorsunuz.
Günü şehirdeki bir Türk restoranında yediğimiz yemek ile tamamladık. Bu restoranı bizim için ayrıcalıklı kılan şey lezzetleri oldu. Çünkü Avrupa’da pek çok Türk restoranı görmüş olmamıza rağmen ilk kez burada gerçekten lezzetli bir şeyler yediğimi düşündüm. Yemek tanıdıktı ama özensiz değildi; samimi ve yerindeydi. Masadaki sohbet ise Stuttgart akşamında başladığı yerden devam etti. Böylelikle Tübingen, benim için yalnızca güzel bir şehir olarak değil; dostlukla, derin muhabbetle ve beklenmedik bir tatla tamamlanan özel bir anıya dönüştü.
Son Söz…
Dört şehir, dört ayrı manzara, dört farklı ruh hâli… Yolculuk boyunca mekânlar değişti, diller değişti, yüzler değişti; ama içten gelen bir tebessümün, yardımsever bir elin, bir selamın dili hiç değişmedi. Bu yolculuk bana bir kez daha şunu gösterdi: dünyanın farklı köşelerine dağılmış yerleşimlerin, tüm farklılıklarına rağmen birbirine ne kadar çok benzediği. Diller, mimari, alışkanlıklar değişse de insanların sokaklarda yürüme biçimleri, bir araya gelme ihtiyaçları, tanıdık duygularla kurdukları hayatlar birbirini tamamlıyordu. Bu nedenle, farklılıklarımızı bir tehdit değil, bir zenginlik olarak görmek gerek. Çünkü her şehir, her kültür, insanlığın ortak mirasına bir renk katıyor.
Ne yazık ki, dünya üzerinde hâlâ ayrımcılığın, ötekileştirmenin, anlamadan yargılamanın izleri var. Ama yolculuklar kalıpları kırmak için değerlendirilebilecek fırsatlardan biri… Bu nedenle belki de seyahat etmek bir şehirden diğerine gitmekten çok bir insandan diğerine köprü kurmak demek…
