1. Anasayfa
  2. Edebiyat
  3. Öykü

Fosforlu Tespih

Fosforlu Tespih
0

Yatılı okulda lise öğrencisiydim.

İkinci dönemin sonlarıydı. Birkaç ay sonra da 12 Eylül İhtilâli oldu.

Kavgalar, gürültüler, marş söylemeler, slogan atmalar, gazete yırtmalar vb. içinde geçen kurmaca günler, hatta yıllar… Yitip giden gençlik dönemimiz; donanımsız, meselesiz, gerçeklerden uzak…

Dinlenme saatinde (16.00-18.00 arasındaki serbest zaman) bir arkadaşımla beraber (O, mezun olacağımız yılın okul birincisiydi ve şimdi bir doktor…) bahçede yürüyordum. Güvenlik gereği bahçe duvarlarına yaklaşmak ve dışarı çıkmak yasaktı zira. Köyümüzden, hâlimizden, hayallerimizden söz ediyorduk. Yatılı okullarda birbirimize yaslanarak, birbirimizden beslenerek hayata tutunuyor ve büyüyorduk.

Derken, yirmi otuz metre öteden gelen bir ses, nöbetçi öğretmenin sesi:

– Hop delikanlı, gel bakim buraya!

İrkilerek sesin geldiği tarafa baktım.

– Nedir o elindeki öyle?

Bir şey söyleyemedim. Hep susmak, gücü elinde bulunduranlar ne derlerse söylediklerine uymak zorundaydınız. Zira dayak yemek de vardı ucunda…

Öğretmen bize, biz öğretmene yaklaştık. Aramızda bir iki metre var yoktu:

– Namaz kılıyor musun sen?

Sesi öfke ve nefret yüklüydü.

Kılıyorum desem suçlu olabilirdim. Kılmıyorum desem vicdanıma karşı yalan söylemiş olurdum. Çok korkmuştum. Akmayan suları, yanmayan kaloriferleri, doyurmayan yemekleri, yemekle beraber verilen sadece bir veya iki dilim ekmekleri, Amerikan margarinlerini, öğrencilerin kaçak içtiği sigaraları mesele yapmayan öğretmen için benim elimdeki tesbih, önemli bir mesele olmalıydı.

Fosforlu bir tesbihti bu. Beyaz, küçük taneli, karanlıkta beyazlığı ortaya çıkan bir tesbih… Evden getirmiştim. Bazı geceler elime alır, karanlıkta yanışını seyrederdim.

– At o tespihi!

Tereddüt ettim. Fakat ses tonunda ısrar vardı:

– Atmazsan ben atarım!

Çaresiz, on on beş adım öteye, otların içine doğru attım tespihimi. Atmak denemezdi buna, biraz hızlıca bırakıvermiştim sanki öteye.

Çok içerledim, üzüldüm. Başkaca da bir şey demeden dönüp gitti öğretmen, idare binasına girdi.

– Üzülme, dedi arkadaşım. Gel biraz dolaşalım, sonra kimse görmeden dönüp alırız tespihi.
Ağladığımı belli etmeden beş on dakika dolaştık. Aklımızca öğretmen idare camlarından bakıp görebilirdi. Biraz zaman geçmeliydi. Öyle de oldu. Hızlıca yürüyerek tespihi attığım yeşil alana yaklaştık. Bir şey yokmuş gibi davranarak tespihi görüp eğildim, alıp hemen cebime koydum. Sonra da hızlıca uzaklaştık oradan.

İşte böyle, değerli dostlar!

1964, Kocaeli doğumlu. İlkokulu İzmit’te, ortaokul ve liseyi Adapazarı’nda okudu. Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde aldı. 1987’de Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliğine başlayan Ahmet Akçakaya 2019’da emekli oldu. Gençlik yıllarından itibaren başladığı yazı çalışmalarına devam etmektedir. Yazıları Millî Gazete ve Yeni Devir ile Mavera, Yeni Sıla, Ahenk, Ay Vakti ve İkindi Yazıları dergilerinde yayımlandı.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir