Hatırat okumanın hayat kuran, hayat kurtaran bir yönü var. İyi yazılmış bir hatırat okumak, iyi yaşanmış bir hayatla karşı karşıya getiriyor insanı. Yeni bir insanla tanışıyorsun, yazarın tanıdıklarını yazar nasıl tanıdıysa sen de öyle tanıyorsun. Hatıratını yazacak kadar yaşamış bir insanın zihnine girmek, bazen seçkin bir şiir antolojisine, bazen dolu dolu bir aşka bazen de duraksız bir koşuşturmaya tesadüf etmek anlamına geliyor. Akıbet, okur kendisini duvara bakar bir halde buluyor. Bir süre kendine gelemedikten sonra gelecekteki kendine varıyor, yaşanmaya değer bir hayat -anlatmaya değer bir hayat da denilebilir- yaşamış kendine. Daha yaşamadığı hayatının vakalarını kayıt altına alan kendisini görüyor. Asıl soru burada kendini belli ediyor: Muhayyel hatıratına neler yazıyor?
Hakiki bir hatırat okurunu afallatır, biraz sarsar, okurun mizacına göre onda muhtelif infiallere sebep olur. Kimilerinde geç kalmışlık hissi doğurup miskinliğe yol açar. Bu hisler ve düşünceler acilen terk edilmeli ve ayağa kalkılmalıdır. Zaten bir hatıratın en büyük faidesi de budur, insanı ayağa kaldırır. İnsanda hayata dair bir istek uyandırır, ben de şair olmalıyım, ben de okumalıyım, ben de okutmalıyım, ben de gezmeliyim, ben de tanımalıyım, ben de…
Geleceğe dair bir hevese sebep olduğu gibi şimdiye dair de bir muhasebeye sevk eder insanı. Şu anda kıymetli görülen şeyler kıymetsiz, göz ardı edilen şeyler göz nuru olabilir. Dert edilen şeylerin ne kadar ufak, dünyadaki saadetlerin ve hüzünlerin ne kadar geçici, insanların ne kadar çeşitli olduğu hatıratlar ile aşikâr olur. En önemlisi de budur: İnsanlar çok çeşitlidir.
İnsanlar çok çeşitlidir ve tanımaya, tanışmaya değerdir. İyi yazılmış hatıralarda, iyi yaşanmış hayatlarda ortak olan şey bu hayatlardaki kaliteli insan kalabalığıdır. Okunmaya değer birçok hayat bir hatıratta beraber bulunur. O anda yaşanmışlıkları mercek altına alınan kişi de daha pek çok hatıratta gururla yerini almıştır şüphesiz. İnsan tanımak yaşanmaya ve anlatmaya değer bir hayatın olmazsa olmazıdır. Hem birbirimizden hem de kaliteden uzaklaştığımız bir çağda yaşıyoruz. İkisini de pek aramadığımız bir çağ aynı zamanda. Hatıratlar bize bu ikisini temin edemese de bu ikisine olan arzumuzu harlar. Başka insanları aramak, bulmak ve tanışmak için bizi ayağa kaldırır.
Elbette hatırat okumak da diğer bütün amellerimiz gibi niyete göre şekillenen bir iştir. Bakış açısı kazanmak, zamanımızı nasıl değerlendireceğimizi bilmek için hatırat okunabileceği gibi belli bir döneme dair bilgi edinmek için de hatırat okunur. İkinci türün getirdiği birçok problem vardır ancak bu yazıda bir genç olarak kendimle ne yapacağım konusunda bir yol gösterici olarak hatıratları düşünmek istiyorum. Ahmed Muhtar’ı okuduğumda bir zanaat öğrenmek, Ayşe Hümeyra Ökten’i okuduğumda ‘bir mübarek sefer’e çıkmak, Mahir İz’i okuyunca entelektüel ve şair bir çevrede bulunmak özlemi duyuyorum.
Hatıratlar bir kişinin penceresinden başka insanları tanıma imkânı sunduğu gibi aynı pencereden farklı kitaplara ulaşma imkânı da sunuyor. Edebî zevkin gelişmesi için kimleri nasıl okumak gerekir, ilim yolculuğunun farklı aşamalarında hangi kitapların tesiri müspet olur, tutarlı ve kapsamlı bir düşünce dünyası nasıl inşa edilir gibi sorulara hatıratlar vasıtasıyla cevaplar bulunabilir. William McNeill’in hatıratını okuduğumda ciddi bir akademisyenin entelektüel hayatını adım adım takip etmek ben de benzer adımlar atmak isteği doğurmuştu.
Okuruz, gözümüzün önünden vakalar, insanlar, nükteler, şiirler, doğumlar, ölümler… geçer gider. Sonunda kitabı kapatırız, kafamızı kaldırıp duvara bakarız. İşte o anda bir pencere açılır. Bilmem kaç yıl geçmiş, büyük bir kütüphanedeyiz; ağarmış saçlar, diz üstünde bir battaniye ile oturuyoruz. Karşımızda bir genç oturuyor. Biz anlatıyoruz, o notlar alıp sorular soruyor. Daha yaşamadığımız hatırlarımızı anlatıyoruz. Tatmadığımız acıları hatırlayıp hüzünleniyor, görmediğimiz saadetleri anıp gülümsüyoruz. İşte hatıratlar bize bunu hatırlatıyor: yaşamadığımız hatıralarımızı.
