Bizimle İletişime Geçin

Sinema

Hayat Ağacı

Hayat Ağacı’nın etliye sütlüye karışmaması, önemli bir zaaf noktası. Ne olursa olsun, Anne O’Brien’ın merhamet dolu hâli ve incelikli mesajları, geçmiş zaman üzerine yapılan flash-back’ler, eşsiz görüntü diliyle sanatsal, teolojik ve felsefi bir yapımla bizi baş başa bırakan yönetmen Terence Malick, yıllarca süren suskunluğunun hakkını da vermiş oluyor.

EKLENDİ

:

Sinemanın standart edebi metinler gibi giriş-gelişme ve sonuca bağlandığı, filmlerin fast food gibi üretilip anlık olarak tüketildiği, hızla sanalın gerçeği galebe çaldığı devasa bir endüstrinin içinde, insan aklını ve idrakini meşgul edecek, yer yer rahatsızlık verecek hikâyeler daha bir anlamlı ve kıymetli oluyor. Amerikan sinemasının derin suskunluklarla hayatını sürdüren ve nadir eserler üreten yönetmeni Terence Malick, yıllar sonra işte böyle derinlikli bir öykü ile tekrar karşımızda.

ABD’yi derin ırkçılık hezeyanlarının kuşattığı, fişlemelerin ve gerilimlerin had safhada yaşandığı McCarthy zamanında (1950’ler) Teksas eyaletinin Waco şehrinde bir çekirdek ailenin izindeyiz. Varlıklarının sembolik değeri nedeniyle isimlerini öğrenemeyeceğimiz çiftin 19 yaşında olan ortanca oğullarının ölüm haberi geliyor. Cenaze töreni olmadığına ve sarı zarf geldiğine göre evlatlarını savaşta kaybettiği izlenimine sahip olduğumuz O’Brien ailesi üzerinden yaratılışı, evreni, insanın kâinattaki yerini sorguluyor “Hayat Ağacı” (The Tree Of Life).

Oğul acısı çeken anne babanın durumunu, tahammülü işleyen yapım, her şeyin üzerinde bir sistem olduğu fikri ile kâinatın yaratılışından O’Brien’ların çocuklarının doğumuna kadar yaşanan süreci tam bir görsel şölenle, biraz da belgesel bir tatta sunuyor. Sonrasında da evin en büyük çocuğu olan Jack’in (Sean Penn) yetişkin haliyle de bol değişik zamanlı iç hesaplaşmalara tanıklık ediyoruz.

“Hayat Ağacı” ile varoluş üzerine derin salvolar atan, incelikler üzerine dil kuran yönetmen biraz da kendi geçmişi üzerinden hareketle menziline varmaya çalışan bir hikâye oluşturmuş. Malick (yönetmen), Teksas Waco’da geçen hayatında, erkek kardeşinin intiharıyla sarsılmış bir insan. Bu filmdeki Jack karakteri ile kendi iç dünyasını bize açan yönetmen, zihninin tüm mahrem koridorlarında dolaşmamıza izin veriyor.

Popülerlikten uzak neredeyse münzevi bir hayat süren Malick’in hayatında, üzerinde çalışıp yarım bıraktığı Heiddeger ve “varoluş felsefi”nin belirgin etkiler bıraktığı bu yapımla da ortaya çıkıyor; derin bir varlık sancısı yaşandığı, ontolojik soruların hemen her sekansta kendini göstermesiyle ortaya çıkıyor.

Hayat Ağacı, iki suyun (anne ve babanın) birleştiği bir ırmak gibi duru, hareketli ve berrak bir biçimde iki saatten fazla bir süre beyazperdede akıyor. Anne ve baba sembolleri üzerinden ilerleyen filmde inayet ve otorite, inanç ile doğa, teslimiyet ile direnç arasındaki tarihin dehlizlerinden gelen ve sonrasında Teksas’taki çekirdek bir ailenin üzerinde beliren bir seçim helezonu görüyoruz. Bu durumu, anne O’Brien’ın (Jessica Chastain) henüz küçük bir kızken rahibelerden aldığı öğütleri şefkat dolu sesinden bize taşınıyor:

Bir insanın kalbi, hayatı boyunca iki şekilde atar: İnayeti/erdemi seçerek ya da doğayı seçerek. Hangisini takip edeceğiniz tamamen size kalmıştır. İnayet, istediği gibi hareket etmeye çalışmaz. Hafife alınmayı, unutulmayı, sevilmemeyi kabullenir. Hor görülmeye ve yaralanmaya razı olur. Doğa ise sadece istediği gibi hareket eder. Diğerlerine kendi istediğini yaptırır. Onlar üzerinde hâkimiyet kurmayı sever. O hep kendi için ve kendi yolunda ilerleyerek yaşar. Tüm dünya onun etrafında ışık saçarken mutsuz olmak için bahaneler bulur. Derler ki, inayetin yolunu seçen her kimse, onun sonu asla hüsran olmazmış.”

Hayat Ağacı’nın anahtar kavramları “varlık”, “yokluk”, “idrak”, “arayış”, “yönelim”, “merhamet” ve “şiddet” olarak beliriyor. Anne ne kadar şefkatli ise baba o kadar belirsiz, yer yer şiddet içeren fiilleri ve sertliğiyle dikkat çekiyor. Mesela, güzel bir yaz sabahı, buzlu çaylar, yelle salınan perdeler eşliğinde yemek masasında ailecek yemek yenirken bile belli belirsiz bir gerginlik havası var.

Baba çok mesafeli ve en ufak bir kıvılcımla bile patlamaya hazır. Bunun nedeni ilk gençliğinde arzuladığı müzik kariyerini yapamaması, başarısız ve yitirilmiş hayallerle dolu ömür geçirmesi ve bir şehre sabitlenerek kalması yatıyor olabilir.

Baba, çocuklarıyla bahçede meşgulken onlara komşuları Bay Spencer’ın bahçesine girmemelerini emreder. Bahçeyi ayıran çizgiyi geçmemelerini nedensiz isteyen baba hiçbir açıklama ve gerekçe gösterme ihtiyacı hissetmez, diyalog kapıları nadiren aralarında aralanır.

Anne ise aynı akşam çocuklarına “Bayan Tavşan”ın masalını anlatır. Bayan Tavşan, çocuklarına şöyle seslenmektedir: “İster kırlara çıkın, isterseniz patikanın oraya. Bay Mcgregor’un bahçesine girmeyin ama. Babanız orada bir kaza geçirdi.”  diyerek aynı talimatı başka bir boyuttan, sembolik olarak ve gerekçeli, üstelik incitmeden aktarır.

Anne şefkati ve baba gerilimi arasında büyüyen çocukların en güzel zamanları babalarının iş seyahatine gittiği vakitlerde yaşanır. Koşumlarından kurtulmuş atlar gibi salınan çocuklar neşe içinde evin, kentin ve doğanın tadını çıkarırlar. Bu sevinç halesine anne de iştirak eder ve hep fısıltıyla öğütler verir: “Birbirinize yardım edin, herkesi sevin, her bir yaprağı, ışığın her bir zümresini” diye.

Filmin bu bölümünde büyük oğul Jack (Hunter McCracken) öne çıkar. Ailecek yüzmeye gittikleri sahilde, yakın arkadaşının boğularak ölmesi, onun içinde bir boşluk oluşturur. Çocukcağız, annesinin de öleceğini düşünür; onu çok sevdiği için de Pamuk Prenses gibi cam bir tabutta, orman içinde hayal eder.

Yaratıcıya karşı kırgın ve kızgındır. İç konuşmaları ruh halini yansıtır: “Neredeydin? Bir çocuğun ölmesine göz yumdun? Her şey senin elindeydi.” cümlelerini kurduktan sonra zihinsel olarak varacağı yer: “Sen iyi değilsen ben neden olayım?” olacaktır. Hırçınlaşır Jack, kavgacı, sinirli bir çocuğa dönüşür. Ortanca kardeşi R.L’nin (Laramie Eppler) üzerinde değişik tehlikeli oyunlar dener. Küçük kardeşleri Steve (Tye Sheridan) ikiliden biraz uzakta, belirsizliğe yakın pozisyonda yaşamaktadır.

Jack, babasını sevmez ama aynı zamanda ona benzemekten korkar. Küstahlık yapmamak, köpekleri dövüştürmemek, sahip olduğu şeyler için şükretmeyi hatırlamak, yalan söylememek gibi kötü davranışlardan uzak durmak için dua eder geceleri.(bunlar kötü mü? Karakter mi öyle düşünüyor? Yoksa yazım hatası mı? Yazarına sorulmalı.) Gelgitlerle dolu günler yaşar. Bu karışık ruh hali onu, hiç terk etmez.

Gün gelir, uğraştığı, sınadığı, kendisi gibi “kötü” olmayan, saf ve iyi niyetli kardeşinin ölüm haberi ulaşır. Üzerinden yıllar geçtikten sonra bile gördüğü sanrılardan, rüyalardan ve durgunluklardan acılarına, şüphelerine ve sorularına çare bulamadığını görürüz.

Ortanca oğulları ölen O’Brien ailesinde baba sessizliğe gömülüp çocuğuna yaptığı haksızlıkları, lüzumsuz eleştirilerini ve yersiz şiddetini düşündükçe utanır. Anne ise fısıltılar halinde yaratıcıya yakararak teslimiyeti seçer.

Hayat Ağacı’nda Hz. Eyyûb Figürü

“Ben dünyanın temelini atarken sen neredeydin! Sabahyıldızları birlikte şarkı söylerken, Tanrı’nın oğulları sevinçle çağrışırken.”(Job/Eyyûb 38:4,7) alıntısıyla başlıyor film ve ara ara ayetler görüntü eşliğinde akıyor. Bu sahneler afakî ayetlerle/kevnî/makro kosmos/dış tabiat (gezegenler, dağlar, deniz, çöl) ve enfusi ayetleri/mikro kosmos/iç tabiat (hücre, damarlar, cenin) ile destekleniyor. Filmin başındaki ayetle işlenen Hz. Eyyûb ile ilgili İncil’deki ayetlerin pasaj bütünlüğü şöyle:

“Rab kasırganın içinden Eyyûb’a şöyle yanıt verdi: ’Bilgisizce sözlerle tasarımı karartan bu adam kim? Şimdi erkek gibi kuşağını beline vur da, ben sorayım, sen anlat. ‘Ben dünyanın temelini atarken sen neredeydin? Anlıyorsan söyle. Kim saptadı onun ölçülerini? Kuşkusuz biliyorsun! Kim çekti ipi üzerine? Neyin üstüne yapıldı temelleri?”

“Kim koydu köşe taşını, sabahyıldızları birlikte şarkı söylerken, ilahi varlıklar sevinçle çığrışırken? Denizin ardından kapıları kim kapadı, ana rahminden fışkırdığı zaman; ona bulutları giysi, koyu karanlığı kundak yaptığım, sınırını koyduğum, kapılarıyla sürgülerini yerleştirdiğim, ‘buraya kadar gelip öteye geçmeyeceksin, gururlu dalgaların şurada duracak’ dediğim zaman?” (Job/Eyyûb, 38:1-11) Ayetler bu minval üzere devam ediyor. Bu ayetlerle hedeflenen, iyi bir insan olduğu halde başına musibet gelen Eyyûb’un yaratıcıya isyan edip, hâlini şikayetlendiği, hatta tartıştığı ve bunun karşısında da Rabb’in kâinatı örnek göstererek bu kadar büyük işlerin arasında onun ne kadar kıymetsiz bir varlık olduğunu anlaması gerektiği üzerinden “hiç”lik mefhumu ekrandan bize yansıyor.

Kur’an’da ise Eyyûb peygamberin durumu gayet yalın bir dille anlatılıyor: “Eyyûb’u da hatırla. Hani o Rabbine, ‘Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin’ diye niyaz etmişti. Biz de onun duasını kabul edip kendisinden dert namına ne varsa gidermiştik. Tarafımızdan bir rahmet ve kullukta bulunanlar için de bir ibret olmak üzere ona ailesini ve onlarla beraber bir mislini daha vermişti.” (21/Enbiya/83-84)

Musibetler, kayıplar ve yenilgiler İslam’da da elbette kötülerin hak ettiği bir durum olarak algılanmaz. Zira Eyyûb peygamber için “o ne güzel bir kuldu” (38/Sâd/44) ifadesi kullanılmaktadır. İnsanın güzel bir surette yarattığını (64/Teğabün/3) belirten yaratıcı, başıboş bırakılmayan (75/Kıyâme/36) bu varlığın, bek çok yaratılmıştan üstün ve şerefli olduğu (17/İsrâ/70) vurgulanır. İnsanın filmdeki gibi olumsuz durumlar yaşaması ise, kulların imtihanı olarak ifade edilip sabretmeleri ve böylece de mükâfatlandırılacakları müjdelenir. (2/Bakara/155)

Tüm bu dertler yumağıyla meşgul olan Jack, şantiyeler ve plazalar arasında kalmış bir ağaç gibidir. Dışarısı ne kadar aydınlıksa içerisi o kadar karanlık. Yeşilden çeliğe keskin bir geçiş yaşanır. Doğanın ortasında anne şefkati ile büyüyen Jack, yıllar sonra kulelerin arasında yalnız kalmış -vicdanı gibi- olan ağaca sığınır.

Duvara çarpıyor gibi hissediyorum. Dünya bozuluyor. İnsanlar açgözlü ve daha kötüye gidiyorlar.” der ama cümleleri çelik duvarlarda makes bulur ancak. Asansörde babasından özür dileyen bir telefon görüşmesi yapan Jack, bu fiilini yükseklere çıktıkça, yani sembolik olarak yaşı ve kariyeri ilerledikçe, belki babasını daha fazla anlayarak yapar, ilginçtir.

İncil’deki Job’un (Eyyûb’un), Jack OBrien’ın baş harfleri olduğunu ve böylelikle Jack ile Eyyûb peygamber arasındaki sembolik benzerliğin altını çizmek gerekir. Jack, babasının baskısını, kardeşinin ölümünü ve bir “yok”luk üzerine inşa ettiği acılarla dolu ömrünü, Rabb’e şikâyet eder. İsyan, yüzünün her karesine yansır. Sessiz yakarış ve isyanlarla, huzura ve mutluluğa erişeceğini düşünür belki.

SONUÇ

Mistik boyuta karşılık gelen filmde siyasal tek gönderme yer almamaktadır. Ailenin yaşadığı yıllar ABD’nin en çalkantılı ve gerilimli zamanlarına denk gelirken tamamen apolitik bir filmin yapılması fazlasıyla bireysel bir duruşu gösterir. Üstelik 19’unda ölen oğullarının hangi saikle öldüğünü sorgulamayan aile, yaratıcıyla enine boyuna hesaplaşmayı tercih eder.

Ölümün sonucu üzerine kurgulanan yapımda, “neden” merak edilmez. Oğul, cephede ölmüşse eğer, makro planda politik çıkarlar adına yapılan, kişilerin iki dudağı arasında olup biten savaşın; mikro planda ailede karşılığı olan ölümcül sonuçlarına bigâne kalınması anlaşılır bir şey değildir. Filmde ölüm, tamamen “varlık” ve “yokluk” üzerine inşa edilmiştir. Kardeşinin ölümüyle Jack’in hayatında açılan yara, gittikçe büyür, kapanmak bilmez.

Yaratılışı büyük patlama ile başlatan yönetmenin Darvinsel eğilimini bir tarafa bırakırsak, dünyaya ilişkin çok keskin gözlemlerinin, incelikler üzerinden inşa ettiği hayal gücünün olduğunu söylemeliyiz. Zarafet, filmin tamamına serpiştirilmiş bir eylem gibidir. Yönetmenin uçsuz bucaksız sorularla örülü zihni, her sekansa taşınır.

İnsanları açgözlülükle eleştiren Jack’in kapitalist çarkta bir dişli pozisyonunda olduğunu ama herhangi bir şekilde ciddi bir eleştiri yapmadığını görüyoruz. Geçmişle yaşamaya çalışan, dünya ile barışamamış, dalgalı ruh halleri sükûn bulamamış bu insanın, çocuksuz ve yalnız hayatında ancak “ruhlar âlemi” olarak algılanabilecek sahilde, ailesinin ve kardeşlerinin hatırlamak istediği dönemdeki halleriyle bir araya gelerek, sorunlarını halledecek olmasının bir çözüm olmadığını da kaydetmek gerekir.

Hayat Ağacı’nda başından sonuna kadar önemli sorular sorulup, ucu açık cevaplar verildiğini ancak belirsizliğin daha belirgin olduğunu müşahede ediyoruz. Amerika’nın yeni mistik arayışları içinde bir yerde duran filmin, başlı başına önemli olduğunu belirtmeliyiz. Popüler kişileri içine alıp, popüler bir konu yerine felsefeyi, dini, doğayı ve hayatın genelini konu edinen kaç yapım var ki Hollywood’da.

Sırf bu tezattan dolayı ayrı bir kıymeti olan Hayat Ağacı’nın etliye sütlüye karışmaması, önemli bir zaaf noktası. Ne olursa olsun, Anne O’Brien’ın merhamet dolu hâli ve incelikli mesajları, geçmiş zaman üzerine yapılan flash-back’ler, eşsiz görüntü diliyle sanatsal, teolojik ve felsefi bir yapımla bizi baş başa bırakan yönetmen Terence Malick, yıllarca süren suskunluğunun hakkını da vermiş oluyor.

Okumaya Devam Et...
Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sinema

Dersu Uzala Filmi Etrafında: Tekno-Kapital İnsan ve Doğadaki Doğal İnsanı Yeniden Düşünmek

Dersu Uzala’nın her şeyin ruhunun olduğunu söylemesi değil, anlamlandırma çabasıydı önemli olan. Anlama ve anlamlandırma en çok sade ve kendiliğinden gelen bir iç ses gibi pazarlıksız olunca harita ruhun haritasına dönüştü Arseniev karakterinde. Bu seyirci filmi seyredenlerdi aynı zamanda. Dönüşümü ateşleyen olaylar yaşantılar örgüsüne takılanlar patika yolda otoban aradılar. Kaybolanlar hissetti.

EKLENDİ

:

Çatışma içimizde başlar. Doğadan yalıtılmış ortamlardan doğaya yapılan her seyir başka bir psikolojik haraketliliğe sebep olabilir. Karşılaşma kaçınılmazdır. Düşünen bir zihin, hala duyarlılığını yitirmemiş her kalp için doğa ya tedavi edici olur ya da hastalıkları arttırıcı olur. Dersu Uzala gibi bir bilge ile karşılaşılmışsa bu çoğunlukla tedavi edici bir sürece dönüşebilir.  Tüm dünyayı hatta tüm evreni hesaplamak, haritalamak ve böylece her şeyi kendi tekno-kapital dünyamız için daha kullanılmaya elverişli hale getirmek isteyebiliriz. Fakat bunu ruhunun derinliklerinde doğanın ritmini metafizik gerilimiyle rezonansa girerek yaşayan biri değiştirebilir. İç doğanın dış doğaya verdiği anlamlar dışımızdaki dünyanın etkileşiminde yanlış bir yola sapmış olabilir. Dış dünya tamamiyle yapay, sentetik ve doğayla uyumsuz bir formata girmişse insanın iç dünyasınının oluşumunda parazit etkiler yapabilir. Hatta bu parazitler yıkıcı bir etki ile hastalığa dönüşebilir.

İnsan tahayyülünün beton bir çerçevede buzullaşıp metalleşmesi karşısında filmdeki eşsiz sahneleriyle ormanın içinde tüm yüklerinden fazlalıklarından arındırması Dersu Uzala filmini seyredilir kılmaya değer. Hangi dolayımlara dolanıp zihnimizdeki hangi şartlanmışlıklara takılıp kalmışsak da sürekli yanan bir mumun alevinde eriyip gidebilecek bir aysbergin hiçbir şansının da olmayacağını unutmamamız gerektiğini kanıtlar niteliktedir bu film. M. Haneke’nin buzullaşma üçlemesinin buzları da eriyebilir. Bu doğal sürekliliğe ne dayanabilir?

İnsan ruhunun otobana değil patika yollara daha uygun olduğunu belirten bilge mimar Turgut Cansever’i hatırladım film boyunca. Köşeli, düz ya da geometrik modern (çoğu zaman da bu modernleşmeyi de başaramamış) mimarinin içinden hayal perdemiz sinemanın ekranında yansıyan çelişkili ruh halimizi patikalaştırdı film. Bir otobana çıkıp son sürat beklentisi içine gimek yerine sahneyi durdurup  bir kenarda doğayı temaşa etmek isteği doğduğunda mumun alevi yandı. Seyirlik ne kaldıysa o bile yeterdi. Nerdeyse kendiliğinden yanan ışık gibi bir anafordu bu.

Dersu Uzala’nın her şeyin ruhunun olduğunu söylemesi değil, anlamlandırma çabasıydı önemli olan. Anlama ve anlamlandırma en çok sade ve kendiliğinden gelen bir iç ses gibi pazarlıksız olunca harita ruhun haritasına dönüştü Arseniev karakterinde. Bu seyirci filmi seyredenlerdi aynı zamanda. Dönüşümü ateşleyen olaylar yaşantılar örgüsüne takılanlar patika yolda otoban aradılar. Kaybolanlar hissetti.

Kurosawa, doğduğu ve yetiştiği nehrin suları kirlenince yumurtalarını bırakamayıp çaresizce uzak Sovyet nehirlerine yüzmek ve yumurtalarını buralara bırakmak zorunda kalan bir somon balığının durumuna benzetmiş ve üzüntüyle ”Japon somonunun doğal olarak yumurtalarını bir Japon nehrine bırakması gerekmez mi” diye sormuştur. Yönetmen Kurusowa yabancılaşmanın sıkıntısını Sibirya steplerindeki ormanlarda mı yıkamalıydı? Anlaşılan o ki başka çaresi de kalmamış gibi. Biz yaşadığımız tekno-kapital dönüşümü hangi sularda ve hangi ormanın patika yollarında temizleriz bilinmez. Fakat bir arınma yaşanacaksa doğadaki sadeliğe, beklentisizliğe ve pazarlıksız oluşa dönüşü de gerektirir. Zamanın mekanda kurduğu ritmik ve döngüsel akış tekno-kapital beyinlerin yaptıkları ile yer değiştirmişse artık insan ne kadar insan kalabilir? İnsan doğaya hâkim olmaya çalışmak yerine onunla var olmak deneyimini yaşadığında gözündeki ışığın onun kalbindeki taşlaşmayı durdurduğu söylenebilir. Dersu Uzala hayatını bir misafir olarak bir çocuğun gözlerinde de devam ettirebilir velhasıl. Bazı filmler tahayyülümüzde öyle yer eder ki bir deneyime dönüşür zihnimizde. Yaşamsal bir pratik olarak kendini tekrar ederek buzullaşmayı durduran bir mum alevi olarak belleğimizde yeniden üretilir. Bu film de o tür filmlerden. Saygı ve selamlarımla…

Okumaya Devam Et...

Sinema

Her Zaman, Her Yerde

Nuri Bilge Ceylan’ın TRT’nin katkısıyla çektiği Bir Zamanlar Anadolu’da, 2011 yılında vizyona girmiş. Senaryo, filme ilham veren özgün hikâyenin yazarı Ercan Kesal, Ebru Ceylan ve Nuri Bilge Ceylan tarafından kaleme alınmış. Film, Ercan Kesal’ın hekimliğinin ilk yıllarında tayin olduğu ve benzer olayların yaşadığı Kırıkkale’nin Keskin ilçesinde çekilmiş. Ercan Kesal, hikâyenin fikir aşamasından senaryo haline gelişini ve bütün adımlarıyla filme çekiliş sürecini Evvel Zaman isimli kitabında anlatıyor. Filmi ve bu kitabı birlikte değerlendirmek sinemaya derin ilgi duyan herkes için ders niteliğinde olacaktır. Kitapta en çok dikkatimi çeken bölümlerden biri de, senaristlerin filme isim aradıkları kısımlar oldu. Doğru ismi bulmak için gösterilen çabaya değmiş ve filme çok isabetli bir isim verilmiş.

EKLENDİ

:

Yazar: Rabia Kanpolat

Sanat, bazı boyutlarıyla kültürden kültüre farklılıklar gösterse de aynı düşünceyi evrensel olarak farklı alanlarda, farklı yollarla seslendirme imkânı da sunmaktadır. Sinema; edebiyat, müzik gibi pek çok sanattan beslenerek; görsel, yazınsal, işitsel  enstrümanları kullanarak toplumu zihinsel olarak inşa etmektedir.

 

Ali Ural, konuk olduğu Trt 2’de yayınlanan Edebiyat Söyleşileri programında “Bir kitabın okuru sayısınca nüshası vardır.” diyor. Bu cümleden yola çıkarak “Bir filmin izleyici sayısı kadar versiyonu vardır.” diyebiliriz. Film, bittikten sonra izleyici zihninde yeniden çekmeye başlıyorsa iyi bir iş çıkarmış ve muhatabına nüfuz etmiş demektir.

 

Bir Zamanlar Anadolu’da benim üzerimde tam da böyle bir etki uyandırdı ve uzun uzun düşünmemi sağladı. Film bittiğinde sıradan bir izleyici olarak zihnimde oluşan ilk cümle “Bu filmde kimse işini düzgün yapmıyor.” oldu. Sonra tek tek doktorun, savcının, komiserin ve diğer rollerin film akışı boyunca sergiledikleri tutumları, katil karakterine  yaklaşımlarını gözden geçirdim. Kurduğum bu ilk cümle iyice koyulaştı zihnimde. Yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgi gibi, görevle kişisel alan arasında da ince bir çizgi var. Bu çizgi aşıldığında toplu bir boş vermişlik çıkıyor ortaya ve bireylerin hikâyesi asıl meselenin önüne geçiyor. Filmde bu olgu; manda yoğurdunun lezzetinden, kuzu etinin güzelliğinden bahsedilen sahnelerle ön plana çıkarılıyor. Bagaja cesetle beraber koyulan kavun sahnesi ise her şeyi tek başına anlatmaya yetiyor.

 

Nuri Bilge Ceylan’ın TRT’nin katkısıyla çektiği Bir Zamanlar Anadolu’da, 2011 yılında vizyona girmiş. Senaryo, filme ilham veren özgün hikâyenin yazarı Ercan Kesal, Ebru Ceylan ve Nuri Bilge Ceylan tarafından kaleme alınmış. Film, Ercan Kesal’ın hekimliğinin ilk yıllarında tayin olduğu ve benzer olayların yaşadığı Kırıkkale’nin Keskin ilçesinde çekilmiş. Ercan Kesal, hikâyenin fikir aşamasından senaryo haline gelişini ve bütün adımlarıyla filme çekiliş sürecini Evvel Zaman isimli kitabında anlatıyor. Filmi ve bu kitabı birlikte değerlendirmek sinemaya derin ilgi duyan herkes için ders niteliğinde olacaktır. Kitapta en çok dikkatimi çeken bölümlerden biri de, senaristlerin filme isim aradıkları kısımlar oldu. Doğru ismi bulmak için gösterilen çabaya değmiş ve filme çok isabetli bir isim verilmiş.

 

Evvel Zaman’da Kesal’ın bazı sahneleri yazarken Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez’in 1982 Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan eseri Kırmızı Pazartesi’yi tekrar okumuş olduğunu belirtmesi beni hiç şaşırtmadı. Romanda özetle, namus meselesi yüzünden işlenmek istenen bir cinayet var, bunu herkesin biliyor ve susuyor olması anlatılıyor. Film, kitaptaki duyguyu izleyiciye geçirmekte çok başarılı olmuş. Bu ikili zihnimde Kanadalı yazar, şair, müzisyen Leonard Cohen’in Every Body Knows parçasının “Herkes biliyor, geminin su aldığını/Herkes biliyor, kaptanın yalan söylediğini/Herkeste bu buruk duygular…” sözleriyle birleşerek iyi bir üçlü haline geliyor.

 

Bir Zamanlar Anadolu’da’nın can alıcı kareleri otopsi sahnesinde göze çarpıyor. Teknisyen Şakir’in doktora “Size de bulaşmasın.” repliği son kareyle birlikte belleklerde kalmaya devam ediyor. Sanat, farklı zamanlardan, değişik coğrafyalardan, birbirinden ayrı yollarla bizlere “aynı” şeyi söylüyor.

Okumaya Devam Et...

Sinema

Karınca Evine Varınca

Bizi kendimize getiren yolları severiz” der İbrahim Tenekeci. Yol, muhayyilemezin önemli imgelerinden biri. Hayatın, kişinin serencamının, kemalat yolculuğunun, “olmanın”, mukim kalmayışın, tamahkâr olmadan sebat etmenin ifadesidir yol. Yol hikayeleri, tasavvuf edebiyatımızın da önemli temalarından birini oluşturur.

EKLENDİ

:

Bizi kendimize getiren yolları severiz” der İbrahim Tenekeci. Yol, muhayyilemezin önemli imgelerinden biri. Hayatın, kişinin serencamının, kemalat yolculuğunun, “olmanın”, mukim kalmayışın, tamahkâr olmadan sebat etmenin ifadesidir yol. Yol hikayeleri, tasavvuf edebiyatımızın da önemli temalarından birini oluşturur.

Salik yola çıktıktan sonra artık aynı kişi değildir menzile ister varsın ister varmasın…

Şemsi, hayatın rahle-i tedrisinden geçmiş; yollar boyu düşünmüş taşınmış ölçmüş, biçmiş, tartmış; kamyonunun içinde hayat yolculuğunun da seyrinde bir karakter. Uzun yol şoförü olan Şemsi, İstanbul’a nakliye yapmak üzere yola çıktığında kamyonunda bir kaçak yolcu fark eder. Ve yolculuk burada başlar. Kaçak yolcu Fidan’ın ve Şemsi’nin gençlik yıllarından bugüne kendiyle hesaplaşmasının yolculuğu…*

Şemsi, Fidan’ın tedirgin hali sebebiyle onu İstanbul’a götürmek konusunda tereddüt yaşar. Ve Yolların dili ile Fidan’a sorar:

Ters yola girmiş olabilir misin kızım?

Ters yola girince bütün trafik insanın üstüne üstüne gelir, bilesin”

Fidan aksini söylese de , Şemsi cevabından mutmain olmasa da “Gençliğin acı tecrübeler manzumesi” olduğunu bizatihi kendi hayatından bilir ve Fidan’ın kararına çok da müdahil olmaz.

Nedir Gençlik?,

Akılcılık, duygusallık, duygularda istikrarsızlık, kimlik arayışı benlik duygusu, bencillik, kendini yüceltme, aşağılık kompleksi, bağımsızlık arzusu, bağımlılık, isyankarlık, idealizm, hayal kırıklığı, cesaret , mahcubiyet, çekingenlik, tedirgenlik, huzursuzluk, maceraperestlik, kesin inançlılık, şüphecilik, bunalım, hırçınlık, kavgacılık, çabuk sevinme, çabuk üzülme, çabuk heyecanlanma, kararsızlık, güvensizlikler çağı…

Gençlik, karıncanın hâlinin temsilidir. Filmin yönetmeni Nazif TUNÇ Kuran-ı Kerimde tasvir edilen karıncanın bu tedirgin, kararsız, vehimli halinden mülhem bu filmi çekmeye karar verir. Filmdeki karıncamız bir canlı bomba adayıdır. Gençliğinin gel-gitli hallerini fırsat bilen bir terör örgütü tarafından, İstanbul’a canlı bomba eylemini gerçekleştirmek üzere davet edilmiştir. Bu eyleme ulvî amaçlar yüklenmiş, başta Fidan’ın ölen ablası olmak üzere hak sahiplerinin haklarının yerini bulacağına, yolunda gitmeyen düzenin değiştirilebileceği ümidine inandırılmıştır.

Şemsi, Fidan’ı emniyet içerisinde İstanbul’a götürerek bir iyilik yapacağını düşünür fakat bilmeden bir kötülüğe aracılık eder. Hatasını telafi edebilmek için tekrar yollara düşer. Bayezid-i Bistami Hazretleri’nin, Hemedan’dan aldığı hardal tohumuna birkaç karıncanın karışarak Bistâm’a geldiğini görünce karıncaları Hemedan’a götürüp eski yerine, evlerine geri bıraktığı gibi,

Karınca benimle geldi, benimle gidecek” diyerek kendi canını da ortaya koyduğu bir yolculuğa başlar.

Bu noktadan itibaren Şemsi’nin gençliğinden başlayarak kendi vicdan hesaplaşmasını da izleriz. Gençliğinde 80’li yılların sol örgütlerinde yer almış, bedelini ödemiş, sevdikleriyle ve dostlarıyla yollarını ayırmış, yalnızlaşmış bir karakterdir Şemsi. Fidan’ı bulmak için eskiden yoldaşlık yaptığı dostlarının kapısını çalar. He*r bir dostu Türkiye’nin farklı bir orta yaş tipolojisinin temsilidir. Hararetli gençlik döneminde birbirine yoldaşlık yapmış, ardından kendi yolculuklarına ayrı menziller seçmiş kimselerdir bunlar.

Ama benzer kanaati paylaşırlar: Zamane örgütleri onların gençlik yıllarındakilere benzememektedir. Fikriyatı, kavramları, idealleri mesnetsiz, köksüz, amaçsız; fiiliyatları acımasız ve çok yıkıcıdır.

Şemsi’nin kendi yolculuğunda vardığı nokta vicdanın, adaletin, vatanseverliğin, hür bir kalbin, derin köklerden gelen bir bilgeliğin karar kıldığı bir noktadır. Ruhunun karar kıldığı bu yer karıncanın da ait olduğu Hamedan şehrinin bir temsilidir.

Şemsi, “Karıncayı” da alıp yurduna dönebilecek midir?

2020 Önder Yılın Sinema Ödülü

Pandemi sebebiyle vizyona giremeyen film izleyicisi ile buluşmayı bekliyor. Filmin başrol oyuncusu Halit KARAATA 8. Antakya Film Festivalinde en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldü. Karaata, “Bir hayat tecrübesini” hâl diline dökerek oldukça başarılı bir şekilde Şemsi karakterine hayat veriyor. Ama Fidan’ı eski dostuyla kurtardığı sahnede polis de olsa, “Kahraman ne kaybederdi kahramanlığından?” diyerek küçük bir eleştiride bulunmak isteriz.

5. Önder Kültür Sanat ödüllerinde yılın Sinema Filmi ödülünü alan Nazif TUNÇ imzalı “Karınca”ya kendi yolculuğunda başarılar diliyoruz.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar