Bizimle İletişime Geçin

Sinema

Hayat Ağacı

Hayat Ağacı’nın etliye sütlüye karışmaması, önemli bir zaaf noktası. Ne olursa olsun, Anne O’Brien’ın merhamet dolu hâli ve incelikli mesajları, geçmiş zaman üzerine yapılan flash-back’ler, eşsiz görüntü diliyle sanatsal, teolojik ve felsefi bir yapımla bizi baş başa bırakan yönetmen Terence Malick, yıllarca süren suskunluğunun hakkını da vermiş oluyor.

EKLENDİ

:

Sinemanın standart edebi metinler gibi giriş-gelişme ve sonuca bağlandığı, filmlerin fast food gibi üretilip anlık olarak tüketildiği, hızla sanalın gerçeği galebe çaldığı devasa bir endüstrinin içinde, insan aklını ve idrakini meşgul edecek, yer yer rahatsızlık verecek hikâyeler daha bir anlamlı ve kıymetli oluyor. Amerikan sinemasının derin suskunluklarla hayatını sürdüren ve nadir eserler üreten yönetmeni Terence Malick, yıllar sonra işte böyle derinlikli bir öykü ile tekrar karşımızda.

ABD’yi derin ırkçılık hezeyanlarının kuşattığı, fişlemelerin ve gerilimlerin had safhada yaşandığı McCarthy zamanında (1950’ler) Teksas eyaletinin Waco şehrinde bir çekirdek ailenin izindeyiz. Varlıklarının sembolik değeri nedeniyle isimlerini öğrenemeyeceğimiz çiftin 19 yaşında olan ortanca oğullarının ölüm haberi geliyor. Cenaze töreni olmadığına ve sarı zarf geldiğine göre evlatlarını savaşta kaybettiği izlenimine sahip olduğumuz O’Brien ailesi üzerinden yaratılışı, evreni, insanın kâinattaki yerini sorguluyor “Hayat Ağacı” (The Tree Of Life).

Oğul acısı çeken anne babanın durumunu, tahammülü işleyen yapım, her şeyin üzerinde bir sistem olduğu fikri ile kâinatın yaratılışından O’Brien’ların çocuklarının doğumuna kadar yaşanan süreci tam bir görsel şölenle, biraz da belgesel bir tatta sunuyor. Sonrasında da evin en büyük çocuğu olan Jack’in (Sean Penn) yetişkin haliyle de bol değişik zamanlı iç hesaplaşmalara tanıklık ediyoruz.

“Hayat Ağacı” ile varoluş üzerine derin salvolar atan, incelikler üzerine dil kuran yönetmen biraz da kendi geçmişi üzerinden hareketle menziline varmaya çalışan bir hikâye oluşturmuş. Malick (yönetmen), Teksas Waco’da geçen hayatında, erkek kardeşinin intiharıyla sarsılmış bir insan. Bu filmdeki Jack karakteri ile kendi iç dünyasını bize açan yönetmen, zihninin tüm mahrem koridorlarında dolaşmamıza izin veriyor.

Popülerlikten uzak neredeyse münzevi bir hayat süren Malick’in hayatında, üzerinde çalışıp yarım bıraktığı Heiddeger ve “varoluş felsefi”nin belirgin etkiler bıraktığı bu yapımla da ortaya çıkıyor; derin bir varlık sancısı yaşandığı, ontolojik soruların hemen her sekansta kendini göstermesiyle ortaya çıkıyor.

Hayat Ağacı, iki suyun (anne ve babanın) birleştiği bir ırmak gibi duru, hareketli ve berrak bir biçimde iki saatten fazla bir süre beyazperdede akıyor. Anne ve baba sembolleri üzerinden ilerleyen filmde inayet ve otorite, inanç ile doğa, teslimiyet ile direnç arasındaki tarihin dehlizlerinden gelen ve sonrasında Teksas’taki çekirdek bir ailenin üzerinde beliren bir seçim helezonu görüyoruz. Bu durumu, anne O’Brien’ın (Jessica Chastain) henüz küçük bir kızken rahibelerden aldığı öğütleri şefkat dolu sesinden bize taşınıyor:

Bir insanın kalbi, hayatı boyunca iki şekilde atar: İnayeti/erdemi seçerek ya da doğayı seçerek. Hangisini takip edeceğiniz tamamen size kalmıştır. İnayet, istediği gibi hareket etmeye çalışmaz. Hafife alınmayı, unutulmayı, sevilmemeyi kabullenir. Hor görülmeye ve yaralanmaya razı olur. Doğa ise sadece istediği gibi hareket eder. Diğerlerine kendi istediğini yaptırır. Onlar üzerinde hâkimiyet kurmayı sever. O hep kendi için ve kendi yolunda ilerleyerek yaşar. Tüm dünya onun etrafında ışık saçarken mutsuz olmak için bahaneler bulur. Derler ki, inayetin yolunu seçen her kimse, onun sonu asla hüsran olmazmış.”

Hayat Ağacı’nın anahtar kavramları “varlık”, “yokluk”, “idrak”, “arayış”, “yönelim”, “merhamet” ve “şiddet” olarak beliriyor. Anne ne kadar şefkatli ise baba o kadar belirsiz, yer yer şiddet içeren fiilleri ve sertliğiyle dikkat çekiyor. Mesela, güzel bir yaz sabahı, buzlu çaylar, yelle salınan perdeler eşliğinde yemek masasında ailecek yemek yenirken bile belli belirsiz bir gerginlik havası var.

Baba çok mesafeli ve en ufak bir kıvılcımla bile patlamaya hazır. Bunun nedeni ilk gençliğinde arzuladığı müzik kariyerini yapamaması, başarısız ve yitirilmiş hayallerle dolu ömür geçirmesi ve bir şehre sabitlenerek kalması yatıyor olabilir.

Baba, çocuklarıyla bahçede meşgulken onlara komşuları Bay Spencer’ın bahçesine girmemelerini emreder. Bahçeyi ayıran çizgiyi geçmemelerini nedensiz isteyen baba hiçbir açıklama ve gerekçe gösterme ihtiyacı hissetmez, diyalog kapıları nadiren aralarında aralanır.

Anne ise aynı akşam çocuklarına “Bayan Tavşan”ın masalını anlatır. Bayan Tavşan, çocuklarına şöyle seslenmektedir: “İster kırlara çıkın, isterseniz patikanın oraya. Bay Mcgregor’un bahçesine girmeyin ama. Babanız orada bir kaza geçirdi.”  diyerek aynı talimatı başka bir boyuttan, sembolik olarak ve gerekçeli, üstelik incitmeden aktarır.

Anne şefkati ve baba gerilimi arasında büyüyen çocukların en güzel zamanları babalarının iş seyahatine gittiği vakitlerde yaşanır. Koşumlarından kurtulmuş atlar gibi salınan çocuklar neşe içinde evin, kentin ve doğanın tadını çıkarırlar. Bu sevinç halesine anne de iştirak eder ve hep fısıltıyla öğütler verir: “Birbirinize yardım edin, herkesi sevin, her bir yaprağı, ışığın her bir zümresini” diye.

Filmin bu bölümünde büyük oğul Jack (Hunter McCracken) öne çıkar. Ailecek yüzmeye gittikleri sahilde, yakın arkadaşının boğularak ölmesi, onun içinde bir boşluk oluşturur. Çocukcağız, annesinin de öleceğini düşünür; onu çok sevdiği için de Pamuk Prenses gibi cam bir tabutta, orman içinde hayal eder.

Yaratıcıya karşı kırgın ve kızgındır. İç konuşmaları ruh halini yansıtır: “Neredeydin? Bir çocuğun ölmesine göz yumdun? Her şey senin elindeydi.” cümlelerini kurduktan sonra zihinsel olarak varacağı yer: “Sen iyi değilsen ben neden olayım?” olacaktır. Hırçınlaşır Jack, kavgacı, sinirli bir çocuğa dönüşür. Ortanca kardeşi R.L’nin (Laramie Eppler) üzerinde değişik tehlikeli oyunlar dener. Küçük kardeşleri Steve (Tye Sheridan) ikiliden biraz uzakta, belirsizliğe yakın pozisyonda yaşamaktadır.

Jack, babasını sevmez ama aynı zamanda ona benzemekten korkar. Küstahlık yapmamak, köpekleri dövüştürmemek, sahip olduğu şeyler için şükretmeyi hatırlamak, yalan söylememek gibi kötü davranışlardan uzak durmak için dua eder geceleri.(bunlar kötü mü? Karakter mi öyle düşünüyor? Yoksa yazım hatası mı? Yazarına sorulmalı.) Gelgitlerle dolu günler yaşar. Bu karışık ruh hali onu, hiç terk etmez.

Gün gelir, uğraştığı, sınadığı, kendisi gibi “kötü” olmayan, saf ve iyi niyetli kardeşinin ölüm haberi ulaşır. Üzerinden yıllar geçtikten sonra bile gördüğü sanrılardan, rüyalardan ve durgunluklardan acılarına, şüphelerine ve sorularına çare bulamadığını görürüz.

Ortanca oğulları ölen O’Brien ailesinde baba sessizliğe gömülüp çocuğuna yaptığı haksızlıkları, lüzumsuz eleştirilerini ve yersiz şiddetini düşündükçe utanır. Anne ise fısıltılar halinde yaratıcıya yakararak teslimiyeti seçer.

Hayat Ağacı’nda Hz. Eyyûb Figürü

“Ben dünyanın temelini atarken sen neredeydin! Sabahyıldızları birlikte şarkı söylerken, Tanrı’nın oğulları sevinçle çağrışırken.”(Job/Eyyûb 38:4,7) alıntısıyla başlıyor film ve ara ara ayetler görüntü eşliğinde akıyor. Bu sahneler afakî ayetlerle/kevnî/makro kosmos/dış tabiat (gezegenler, dağlar, deniz, çöl) ve enfusi ayetleri/mikro kosmos/iç tabiat (hücre, damarlar, cenin) ile destekleniyor. Filmin başındaki ayetle işlenen Hz. Eyyûb ile ilgili İncil’deki ayetlerin pasaj bütünlüğü şöyle:

“Rab kasırganın içinden Eyyûb’a şöyle yanıt verdi: ’Bilgisizce sözlerle tasarımı karartan bu adam kim? Şimdi erkek gibi kuşağını beline vur da, ben sorayım, sen anlat. ‘Ben dünyanın temelini atarken sen neredeydin? Anlıyorsan söyle. Kim saptadı onun ölçülerini? Kuşkusuz biliyorsun! Kim çekti ipi üzerine? Neyin üstüne yapıldı temelleri?”

“Kim koydu köşe taşını, sabahyıldızları birlikte şarkı söylerken, ilahi varlıklar sevinçle çığrışırken? Denizin ardından kapıları kim kapadı, ana rahminden fışkırdığı zaman; ona bulutları giysi, koyu karanlığı kundak yaptığım, sınırını koyduğum, kapılarıyla sürgülerini yerleştirdiğim, ‘buraya kadar gelip öteye geçmeyeceksin, gururlu dalgaların şurada duracak’ dediğim zaman?” (Job/Eyyûb, 38:1-11) Ayetler bu minval üzere devam ediyor. Bu ayetlerle hedeflenen, iyi bir insan olduğu halde başına musibet gelen Eyyûb’un yaratıcıya isyan edip, hâlini şikayetlendiği, hatta tartıştığı ve bunun karşısında da Rabb’in kâinatı örnek göstererek bu kadar büyük işlerin arasında onun ne kadar kıymetsiz bir varlık olduğunu anlaması gerektiği üzerinden “hiç”lik mefhumu ekrandan bize yansıyor.

Kur’an’da ise Eyyûb peygamberin durumu gayet yalın bir dille anlatılıyor: “Eyyûb’u da hatırla. Hani o Rabbine, ‘Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin’ diye niyaz etmişti. Biz de onun duasını kabul edip kendisinden dert namına ne varsa gidermiştik. Tarafımızdan bir rahmet ve kullukta bulunanlar için de bir ibret olmak üzere ona ailesini ve onlarla beraber bir mislini daha vermişti.” (21/Enbiya/83-84)

Musibetler, kayıplar ve yenilgiler İslam’da da elbette kötülerin hak ettiği bir durum olarak algılanmaz. Zira Eyyûb peygamber için “o ne güzel bir kuldu” (38/Sâd/44) ifadesi kullanılmaktadır. İnsanın güzel bir surette yarattığını (64/Teğabün/3) belirten yaratıcı, başıboş bırakılmayan (75/Kıyâme/36) bu varlığın, bek çok yaratılmıştan üstün ve şerefli olduğu (17/İsrâ/70) vurgulanır. İnsanın filmdeki gibi olumsuz durumlar yaşaması ise, kulların imtihanı olarak ifade edilip sabretmeleri ve böylece de mükâfatlandırılacakları müjdelenir. (2/Bakara/155)

Tüm bu dertler yumağıyla meşgul olan Jack, şantiyeler ve plazalar arasında kalmış bir ağaç gibidir. Dışarısı ne kadar aydınlıksa içerisi o kadar karanlık. Yeşilden çeliğe keskin bir geçiş yaşanır. Doğanın ortasında anne şefkati ile büyüyen Jack, yıllar sonra kulelerin arasında yalnız kalmış -vicdanı gibi- olan ağaca sığınır.

Duvara çarpıyor gibi hissediyorum. Dünya bozuluyor. İnsanlar açgözlü ve daha kötüye gidiyorlar.” der ama cümleleri çelik duvarlarda makes bulur ancak. Asansörde babasından özür dileyen bir telefon görüşmesi yapan Jack, bu fiilini yükseklere çıktıkça, yani sembolik olarak yaşı ve kariyeri ilerledikçe, belki babasını daha fazla anlayarak yapar, ilginçtir.

İncil’deki Job’un (Eyyûb’un), Jack OBrien’ın baş harfleri olduğunu ve böylelikle Jack ile Eyyûb peygamber arasındaki sembolik benzerliğin altını çizmek gerekir. Jack, babasının baskısını, kardeşinin ölümünü ve bir “yok”luk üzerine inşa ettiği acılarla dolu ömrünü, Rabb’e şikâyet eder. İsyan, yüzünün her karesine yansır. Sessiz yakarış ve isyanlarla, huzura ve mutluluğa erişeceğini düşünür belki.

SONUÇ

Mistik boyuta karşılık gelen filmde siyasal tek gönderme yer almamaktadır. Ailenin yaşadığı yıllar ABD’nin en çalkantılı ve gerilimli zamanlarına denk gelirken tamamen apolitik bir filmin yapılması fazlasıyla bireysel bir duruşu gösterir. Üstelik 19’unda ölen oğullarının hangi saikle öldüğünü sorgulamayan aile, yaratıcıyla enine boyuna hesaplaşmayı tercih eder.

Ölümün sonucu üzerine kurgulanan yapımda, “neden” merak edilmez. Oğul, cephede ölmüşse eğer, makro planda politik çıkarlar adına yapılan, kişilerin iki dudağı arasında olup biten savaşın; mikro planda ailede karşılığı olan ölümcül sonuçlarına bigâne kalınması anlaşılır bir şey değildir. Filmde ölüm, tamamen “varlık” ve “yokluk” üzerine inşa edilmiştir. Kardeşinin ölümüyle Jack’in hayatında açılan yara, gittikçe büyür, kapanmak bilmez.

Yaratılışı büyük patlama ile başlatan yönetmenin Darvinsel eğilimini bir tarafa bırakırsak, dünyaya ilişkin çok keskin gözlemlerinin, incelikler üzerinden inşa ettiği hayal gücünün olduğunu söylemeliyiz. Zarafet, filmin tamamına serpiştirilmiş bir eylem gibidir. Yönetmenin uçsuz bucaksız sorularla örülü zihni, her sekansa taşınır.

İnsanları açgözlülükle eleştiren Jack’in kapitalist çarkta bir dişli pozisyonunda olduğunu ama herhangi bir şekilde ciddi bir eleştiri yapmadığını görüyoruz. Geçmişle yaşamaya çalışan, dünya ile barışamamış, dalgalı ruh halleri sükûn bulamamış bu insanın, çocuksuz ve yalnız hayatında ancak “ruhlar âlemi” olarak algılanabilecek sahilde, ailesinin ve kardeşlerinin hatırlamak istediği dönemdeki halleriyle bir araya gelerek, sorunlarını halledecek olmasının bir çözüm olmadığını da kaydetmek gerekir.

Hayat Ağacı’nda başından sonuna kadar önemli sorular sorulup, ucu açık cevaplar verildiğini ancak belirsizliğin daha belirgin olduğunu müşahede ediyoruz. Amerika’nın yeni mistik arayışları içinde bir yerde duran filmin, başlı başına önemli olduğunu belirtmeliyiz. Popüler kişileri içine alıp, popüler bir konu yerine felsefeyi, dini, doğayı ve hayatın genelini konu edinen kaç yapım var ki Hollywood’da.

Sırf bu tezattan dolayı ayrı bir kıymeti olan Hayat Ağacı’nın etliye sütlüye karışmaması, önemli bir zaaf noktası. Ne olursa olsun, Anne O’Brien’ın merhamet dolu hâli ve incelikli mesajları, geçmiş zaman üzerine yapılan flash-back’ler, eşsiz görüntü diliyle sanatsal, teolojik ve felsefi bir yapımla bizi baş başa bırakan yönetmen Terence Malick, yıllarca süren suskunluğunun hakkını da vermiş oluyor.

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çok Okunanlar