Bizimle İletişime Geçin

Düşünce

Her Daim Yeşermek

Yere düşen ekmeği alırsan Allah da seni düştüğün de yerden kaldırır, ekmek tanelerini kuşlara ver ki, kuşlar ahirette dile gelip bu dünyada iyi çocuktu desinler… Avcumuza şeker koyarak kulağımıza bu nasihatleri fısıldayan mahallenin ihtiyarlarından öğrendim, nimetin ne olduğunu ne yaparsam onu yaşayacağımı ve kuşu, böceği ile âlemin dengesini, büyüklüğünü…

EKLENDİ

:

            Yara ışığın içeri girdiği yerdir, demiş Mevlâna. Rüzgârlar bazen sert eser, kırar dallarımızı… En çok da kalplerimizi… Yara alırız ve mızmız etme yoksa büyüyemezsin, dedikleri için ağlayamayız. Yaralarımızla büyürüz.  Yaralarımız farklı olsa da bize ilham olan ışık, aynı ışıktır. Rahmetin, merhametin o ışıkla içimize akacağına inanırız. Allah katında değerli olma yolunda çalışırken dünyada değersiz görülmenin altında ezilmemek için aynı saflarda durur, birbirimize tutunuruz. Yok sayıldığımız günlerden sadece birinin altı çizilir ve adı 28 Şubat olur.  Hiç bitmez 28 Şubatlar… Kaybolanlar, yenilenler, isyan edenler olsa da saflar sıkılaşır ve sadece yaralarımıza akan ışık sarar bizi.

Yaralı insanlarla yaralı şehirler oluşur. Beni böyle bir yaralı şehir büyüttü.

Hikâyeyle, şiirle, romanlarla kendilerine yeni pencereler açmaya çalışan yaralı insanlarla büyüdüm ben.  Süslü salonlar, lüks kafeler yoktu ama çay evlerinde, parklarda, peynir ekmekli sofralarda insanı saran sohbetler vardı. Özel dersler, eğitimler almadım ama aldığı yaralara ağlamak yerine yarasına akan ışığa yüzünü çeviren insanlarla birlikte olma şansı yakaladım.

Hepimiz, yara aldıkça kendimizi tanımlamak için kelimeler arıyorduk. Çizgi Kitabevi’nde gacırdayan tabureler üzerinde dinlediğim şiirler, hikâyeler… Pahalı olduğu için alamadığım şiir kitaplarını akşam oku, yarın getir, diyen Beyaz Kitabevi sahibi Mahmut Abi’nin güveni, kitapçıdan istediğin kitabı al, hesabıma yazdır, diyen hocalarımın özverisi… Hepimiz “Oku” emri ile güçleneceğimizi biliyorduk. Her öğrenciye indirimli, bedava kitap veren kitapçıların nasıl para kazanıyorlar, sorusunun cevabını ararken öğrendim bereketin gücünü…

Çay bahçelerinde, şehrimize gelen yazar ve şairlerin konuk olduğu edebiyat akşamlarında dinlediğim sözler, yaratılmış olmak değerli olmaya yeter, sözünü güçlendirdi içimde. Onların yaralarına akan ışıkla sözcükleri nasıl parlattıklarını gördüm. Bir ümitti, belki şiir değiştirirdi dünyayı, hikâyeler çoğaltırdı safları… Birbirimize kurduğumuz her söz bir yara bandı gibiydi.

Yere düşen ekmeği alırsan Allah da seni düştüğünde yerden kaldırır, ekmek tanelerini kuşlara ver ki, kuşlar ahirette dile gelip bu dünyada iyi çocuktu desinler Avcumuza şeker koyarak kulağımıza bu nasihatleri fısıldayan mahallenin ihtiyarlarından öğrendim, nimetin ne olduğunu ne yaparsam onu yaşayacağımı ve kuşu, böceği ile âlemin dengesini, büyüklüğünü…

Eski kazakların sökülüp sökülüp yeni motiflerle şekil almasıydı bayramlık… Komşu, çocuklarına bayramlık alamamışsa, siz de evin içinde giyin bayramlıklarınızı, diyen annemi anlamaktı büyümekGücü yetmeyeni incitmemek için ucuza aldık, hediye geldi, yalanları söylemekti mütevazılık

Şimdi şehrimden uzaktaydım, başka bir şehri anlamaya çalışıyordum. Buradaki insanlar o yaralı şehirlerin birbirine tutunma, zorluklara karşı var olma çabasından yoksunlardı galiba. Bu şehirdekiler ya yara almamış ya da yaralarına akan ışığı görmemişlerdi. Bu yeni şehirde geçirdiğim ilk ramazan ayında vitrinlerde, sokaklarda bir neşe görememiştim. Şehir bana, ramazan geldi, dememişti. İftara beş dakika kala, komşu hakkı, diyerek, elinde tatlı tabağıyla kapımı kimse çalmamıştı. Mahallelerde iftar sofraları yoktu.

Bir tarihi camii ve önünde büyük bir çınar ağacı olsa seveceğim bu şehri, demiştim. Hele eski bir kitabevi, baharat kokan taş döşeli eski sokaklar… Koskocaman mermer sütün buraya nasıl konmuş diye düşünmek istiyordum bir tarihi caminin önünde… Yazarın, şehrin gülleri diye tanımladığı, esnafın kol kanat gerdiği meczupların hikâyelerini dinlemek istiyordum, oysa meczuplar taş atılacak deliler, diye tanımlanıyordu bu şehirde. Bir şehir, yaşayanlarına, tarihi şahsiyetleriyle aynı sokaklarda yürüyor hissi veriyorsa şehirdir. * Sözünü okuyunca anlamıştım nelerin eksik olduğunu, sokaklarda kimlerle yürüyordum, gölgelerin kim olduğunu seçemiyordum. Alâeddin Keykubad’ın, Şems-i Tebriz’inin, Sadreddin Konevi’nin, Muhyiddin Arabî’nin gölgesi yoktu sokaklarda…

Beni yaralı bir şehir büyütmüştü. Her köşesi geçmişin izleriyle dolu olan sokaklarda aynı ışığa dönüktü hepimizin yüzü. Havası, suyu, ağacı, kuşu, tarihi, bahçeleri, tarlaları, evleri,  evliyaların duası, meczupları,  hikâyeleri ile dokunan şehrimin kültürü bizi sarıp sarmalamıştı, yoğurmuştu. Gökten inene, yerden yükselene edilen şükürler büyütmüştü. Taş, tuğla ile inşa edilen bir şehir, insanlar inşa eden şehirlerden birine dönüşmüştü. İşte o yaralı şehirlerden biri olan Konya, bozkırın kurak yüzüne inat büyümüş, büyütmüştü.

Konya, en büyük gönül yarasıyla, aşkla, yanmaktı ve yandıkça işte o yaralara akan ışıkta pervane olup dönmek, dönmekti… Döndükçe şehrin gülü olmak da vardı Şems’ini arayan Mevlâna olmak da…

Konya, her daim yeşermekti.

 

 

*Prof. Dr. KUDRET BÜLBÜL

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çok Okunanlar