1. Anasayfa
  2. Din ve Hayat

Hutbelerin Dili

Hutbelerin Dili
0

Diyanet mensubu olmadığım için “Hutbelerimizin Dili” demedim. Hoş, Diyanet mensubu olsaydım da o kurumun bütün tasarruflarını benimsemek zorunda olmadığım için hutbeleri sahiplenmekten imtina edebilirdim. “Cuma Hutbelerinin Dili” demediğim için iki bayramın hutbelerini dışarıda bırakmakla hata ettiğimi düşünenler olabilir. Bu, gereksiz bir varsayımdan başka bir şey olmayacaktır.

Bu yazıya başlarken, TDV İslâm Ansiklopedisinin “HUTBE” maddesini okusam iyi olacak.

https://islamansiklopedisi.org.tr/hutbe

Tanım cümlesini kopyalayıp yapıştırıyorum:

“Cuma ve bayram namazları başta olmak üzere bazı ibadet ve merasimlerin icrası esnasında topluluğa hitaben yapılan konuşma.”

Bu tanım, yılın 52 haftasında ve iki bayramında icra edilen hutbeler dışında da hutbe olabileceğini ihsas ediyor. Bakalım, onlar neymiş?

“Hutbe” maddesinin 7. paragrafında bu sorunun cevabını buluyorum:

“Hac ibadetinin ifası esnasında okunan hutbeler de sünnet olup Şâfiîler’e göre dört, diğer mezheplere göre üç defa icra edilir. Birinci hutbe zilhicce ayının 7. günü Kâbe’nin yanında öğle namazından sonra, ikincisi arefe günü Arafat’ta cem‘ ile kılınacak namazdan önce, üçüncüsü bayram günü Mina’da, dördüncü hutbe ise ikinci gün yine Mina’da okunur. Birinci ve üçüncü hutbede hatip oturmayıp konuşmasını tek hutbe halinde yapar. Bu hutbelerin hepsinde hac menâsikiyle ilgili bilgiler verilir. Fakihlerin çoğunluğuna göre yağmur duası münasebetiyle kılınacak namazdan sonra hutbe okumak menduptur. Ebû Hanîfe ise bu esnada hem namazın cemaatle kılınmayacağı hem de hutbe okunmayacağı görüşündedir. Öte yandan Şâfiî fakihleri, güneş tutulması sırasında kılınacak namazdan sonra da cuma hutbesi gibi iki hutbe okunmasının mendup olduğunu söylemişlerdir.”

Dinimizin ne güzel incelikleri, ne zengin ayrıntıları var!

Mustafa Baktır’ın kaleme aldığı “Hutbe” maddesinde İslâm tarihinin çeşitli dönemlerinde hutbe uygulamalarına ilişkin önemli ve özlü bilgiler verilmiş. Hindistan’da (Pakistan’ı da içeriyor elbette), Doğu Türkistan’da, bazı Afrika ülkelerinde hutbelerde Halife-Sultan II. Abdülhamid’in adının anılması ve dua edilmesi geleneğinin onun ölümünden sonra da devam etmiş olduğu bilgisi dikkate değer bir bilgi.

Cumhuriyet döneminde Türkçe hutbe uygulamasının tarihi de özetlenmiş. Ansiklopedi maddesinde yer almayan bir bilgiyi Tanıl Bora’nın Demirel kitabında görmüştüm. 253. sayfadan aktarıyorum: 1979 Kasım’ında kurulan 6. Demirel hükümetinin ilk icraatları arasında, Ayasofya’nın Hünkâr Mahfili’ni ibadete açmak, Topkapı Sarayı’nda kesintisiz Kur’an tilavetini başlatmak vardı. Darbeden bir gün önce, Taksim’e cami yaptırmak için kurulmuş bir vakfın yönetim kurulunu kabulünde, “Yaptırın ben arkanızdayım” desteğini vermiş, “Keşke Mimar Sinan’ı mezardan çıkarmak mümkün olsa da Süleymaniye gibi bir abide oraya diksek,” temennisinde bulunmuştu. Diyanet İşleri Başkanı Tayyar Altıkulaç, bir görüşmelerinde Demirel’in “Yahu hoca efendi, hutbelerin sonunda okunan bir âyet-i kerime var, hatipler onu okuduktan sonra meâlini de okusalar olmaz mı?” önerisinde bulunduğunu, bunun üzerine bu uygulamaya başlandığını yazar.

İslâm tarihinde “hulefâ-i râşidîn” sayılan dört halifeye hürmetle eklenen ve “beşinci halife” sayılan Ömer bin Abdülaziz (680-720) döneminden beri hutbelerin sonunda okunagelen Nahl suresinin 90. âyetinin meâli: “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”

Bu uzun girizgâhtan sonra 19 Aralık 2025 Cuma günü dinlediğim hutbede dikkatimi çeken bir hususa, yani asıl konumuza geçebilirim.

Hutbede, Asr suresinden sonra bir hadis-i kudsî metni okundu:

وَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّي اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

قَالَ اللّٰهُ: يَسُبُّ بَنُو آدَمَ الدَّهْرَ ، وَأَنَا الدَّهْرُ، بِيَدِى اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ.

Bu hadis-i kudsînin anlamı hutbe içinde şöyle verildi:

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s), bir kudsî hadislerinde Yüce Rabbimizin şöyle buyurduğunu bizlere haber vermektedir: Âdemoğlu zamana kahreder. Hâlbuki zamanı var eden benim! Gece de gündüz de benim elimdedir.

“’Yesubbu’ kelimesini ‘kahreder’ şeklinde tercüme etmek, yeni Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Safi Arpaguş’un mizacına, tavrına daha uygun görülmüş olmalı!” demekten kendimi alamadım. Benim bildiğim Arapçada “sebbe / yesubbu”, “sövmek, küfretmek” anlamına gelir. Hattâ Arapçada “işaret parmağı”nın adı “sebbâbe”dir. “Sövüp saymayı alışkanlık edinmiş” anlamına gelir ki Türkçemizde de “parmak sallamak” deyimi, doğrudan sövgüyü değilse de bir çeşit tehdidi içerir. Tevakku Arapça Türkçe Sözlük uygulamasının “sebbe” fiiline verdiği anlamlar şöyle: “sövmek, beddua etmek, küfretmek, lanet etmek, sövüp saymak”.

Dilimizde ve edebiyatımızda “dehr” ile “felek” neredeyse eş anlamlı sayılmış, “kahpe felek, zalım felek” sıklıkla şikâyet konusu edilmiştir.

Kısacası “sebb”in içinde sözle ve davranışla kendini ortaya koyan somut bir eylem söz konusudur. Oysa “kahır, kahırlanma, kahretme” söze dökülmeyebilecek, insanın daha çok içinde cereyan eden bir duygu durumudur.

Sözün özü, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “يَسُبُّ بَنُو آدَمَ الدَّهْر”  cümlesini Âdemoğlu zamana kahreder.” şeklinde tercüme etmiş olmasını beğenmedim, yadırgadım, yersiz ve anlamsız bir hassasiyet kabarması saydım. Ne sövdüm ne kahrettim; sadece üzüldüm. Allah’ın ve elçisinin sözlerini birtakım güncel ve olası algı bozukluklarını gözeterek değiştirmeye, yumuşatmaya çalışmak hiç de hoş bir davranış değil. Hem gereksiz hem anlamsız bir çaba bu. Böylesi ince eleyişler ve incelişler, beklenen faydayı temin etmek şöyle dursun, küçümsemelere ve kırılmalara da yol açabilir. Hafazanallah!

Kaldı ki DİA İslâm Ansiklopedisi, “Dehriyye” maddesinde sözü edilen hadis-i kudsî hakkında şu ifadeler vardır: “(Zemahşerî), Hz. Peygamber’in, “Dehre sövmeyiniz, çünkü dehr Allah’tır (veya Allah dehrdir)” dediğini (Müsned, V, 299, 311; Buhârî, “Edeb”, 101; Müslim, “Elfâẓ”, 4) hatırlatır (el-Keşşâf, III, 512-513). Bütün kaynaklarda hadisin son kısmı, “Sizin dehre nisbet ettiğiniz olayların asıl fâili ve yaratıcısı Allah’tır; bu sebeple zamana sövmekle Allah’a hakaret etmiş olursunuz” şeklinde açıklanmıştır.    

Bu yazıyı burada bitirirken DİA İslam Ansiklopedisinde İlhan Kutluer’in kaleme aldığı “FELEK” maddesini okumaya başladım. Size de tavsiye ederim:

https://islamansiklopedisi.org.tr/felek

1956 Konya doğumlu. İlköğrenimini Konya’da, ortaöğrenimini Konya, İzmir ve Balıkesir’de gördü. Erzurum’da Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Hatay-Kırıkhan, Konya-Ilgın, Amasya merkez, Konya Meram Fen Lisesi, Halep Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ve Artvin Çoruh Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesinde hoca, MEB Talim ve Terbiye Kurulu’nda üye olarak çalıştı. Artık emekli, 2012’den beri Ankara’da yaşıyor. Evli, dört çocuk babası. Edebiyat dergisinde şiirle başladığı yazı hayatını çeşitli dergi ve gazetelerde sürdürdü. Arapçadan çeviriler, Osmanlı Türkçesinden aktarmalar yaptı. Aylık edebiyat dergisi Hece’nin yazı kurulunda.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir