Ali b. Ebû Tâlib’e (r.a) atfedilen meşhur söz, asırlardır ilim ehlinin dilinde dolaşır:
“Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.”
Bir harf, bir ömür ve kölelik… İlk bakışta mübalağa gibi görünen bu ifade, aslında bilginin insan üzerindeki tesirini hatırlatan hikmetli bir sözlüdür. Tıpkı “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” deyişinde olduğu gibi. İşaret edilen husus, bırakılan izin derinliğidir. Söz konusu ilim olduğunda bu tesir, çoğu zaman bir muallimin, bir mürebbinin, bir rehberin, kısaca bir hocanın dokunuşuyla başlar; insanı bir arayışa, bir yolculuğa davet eder.
İlim, sabırla büyütülen bir fidana benzer. Bilgiyle sulanması yetmez; kök salması için sağlam bir zemin, serpilmesi için uygun bir iklim gerekir. Hakiki muallim, bilginin yeşereceği zemini kuran kişidir aynı zamanda. Zihnin daraldığı, düşüncenin nefessiz kaldığı anlarda yetişir; fark ettirmeden yaptığı dokunuşlarla ufkunuza pencereler açar. Bu yüzden o, bir bilgi taşıyıcısından önce, düşüncenin olgunlaştığı bir habitat kurucusudur. Yolu gösterir, fakat yürümeyi yine de size bırakır.
Bilhassa ilk gençlik ve olgunluk yıllarında, henüz kendi kimliğini mayalayan bir talebe için bu dokunuşlar hayatidir; bir gelecek, bir istikamet, bir şahsiyet inşasıdır. Bu zaman diliminde ehil bir nazarın muhatabı olmak, talihten sayılır.
O nazar, sizi her vitrine değil, ruhunuzu ve fikrinizi gerçekten besleyecek mecralara yönlendirir. Bu iklimde yetişmenin mükafatı, her parıltıyı cevher sanan kalabalıkların aksine, gizli membaları, vakur kürsüleri, olgun efkârı henüz yolun başındayken tanımaktır. Dahil olduğunuz çevre sizi rahatlatmaz, katılaştırmaz; derinleştirir.
Bugün ekranları dolduran psikologvari teselli cümlelerinin sahibi değildirler; zihnî terbiyenin, bulunduğunuz sahada dirsek çürütmekle mümkün olduğunu halleriyle gösterirler. Rahle-i tedrislerinde bazen celallenir, bazen sükutuyla konuşurlar. Bu tavır, ham demirin çeliğe dönüşmesi için tavında dövüldüğü ateş sancısı gibidir. Her duyduğu şeyi defterine yazan bir tâlibin, önce bu hararette olgunlaşması gerekir; değerli olana karşı istidat geliştirmesi ancak bununla mümkündür.
Asıl olan, faydalı ilme rıza göstermektir, yoksa başıboş lisanların sahipleri malumatlarından memnundur. İlim, metinlerden taşıp insanın varlığında da yaşamaya devam ettiğinde gerçek manasına kavuşur.
Kibrit-i Ahmer
Yıllar boyunca İhyâu ulûm’üd-din’in’in sahibi İmam Gazzâlî’nin (ö. 505/1111) hizmetinde devam etmiş ve ondan ilimleri en ince noktalarına kadar öğrenmiş eski talebelerinden biri, fikrini devamlı işgal eden bir meseleyi hocasına arz etmek ister. Bu sual, Hz. Peygamber’in “Allahım, faydasız ilimden sana sığınırım” hadisiyle ilgilidir. Hocası çoğu meseleye eserlerinde cevap vermiştir, ancak talebe asıl gayesini şöyle açıklar:
“Fakat ben şeyhimin verdiği cevapları muhtevi evrakını hayatım müddetince beraberimde bulunmasını ve ömrümce içindeki düsturlarla amel etmeyi murad etmekteyim.”[1]
Bunun üzerine, ilmini el-Munkiz eseriyle bir iç arınma ve riyazet bahsiyle kemale erdirmiş olan İmam Gazzâlî, talebesi için Eyyühe’l Veled (Ey Oğul) adlı eserini kaleme alır. Burada hakiki rehberi, altın işlemesinde kullanılan ve son derece nadir bulunan bir cevhere benzetir: Kibrit-i Ahmer’e.
Müellife göre onlar, iyi mahsul vermesi için diktiği nebatların arasında biten yabancı otları ve dikenleri temizleyen çiftçi gibidirler. Hasletleri sabır, şükür, tevekkül, yakîn, kanaat, iç huzuru, hilm, tevazu, ilim, sıdk, hayâ, vefa, vakâr, sükûn, teennidir.[2]
Öğrencisine “Şimdiki zamanda böyle adamlar pek enderdir. Kibriti- Ahmer’den de nadir bir şeydir”[3] şeklinde bir hatırlatmada bulunur.
Fayda Vermeyen Bilgi Ancak Ölümle Tartıldığında Gerçek Yüzünü Gösterir
Alimler hayatları boyunca yazdıkları kıymetli eserlerin akabinde özellikle hayatlarının sonlarına doğru, sonrakilere miras kalacak değerli nasihatler bırakırlar. Bunlar hiç bilinmeyen sözler değildir, aksine bildiğimizi sandığımız hakikatlerdir. Bu nasihatlerinde genelde ölüm metaforu kullanırlar. Zira geçici olan, ancak ölümle tartıldığında gerçek yüzünü gösterir ve hayatın en açık çehresi, bu karşı konulmaz gerçekte aşikâr hale gelir. Diğer her gayeden arınmış bu sadelikte…
Gazzâlî’nin eserindeki ilgili kesit şöyledir:
Okuduğun ve mütalâa ettiğin ilimler daima kalbine fayda verecek ve nefsini temizleyecek mahiyette olmalıdır. Meselâ ömrünün sonuna bir hafta kaldığını öğrensen, bu kısa zamanda fıkıh, ahlâk, usûl, kelâm ve benzerleri ilimlerle meşgul olmazsın. Fakat kalbini murakabe eder, ruhunu tanımaya çalışır, dünyevi alâyıktan el etek çeker, ruhunu kötü huylardan uzaklaştırır, Allahu Teâlâ’nın sevgi ve taatiyle meşgul eder ve en güzel huylarla bezemeye çalışırsın.[4]
Talebesine ömrü boyunca yanında taşıyacağı değerli bir miras olarak emanet ettiği bu evraktaki en çarpıcı ikaz ise şu cümle olsa gerektir:
Sorduklarının bir kısmına cevap vermek haramdır. Bilmediklerini öğrenmek için evvelâ bildiklerinle amel etmelisin.”[5]
Bu söz, ilmin de yaşam gibi bir lütuf olduğunu hatırlatır; faydalısı, omuzlarda taşınması gereken kıymetli bir miras, faydasızı ise bir vebaldir.
Türâsa İhtiram Göstermek
Bildiklerinle amel ifadesinden anlayabileceğimiz bir diğer husus, türâs denilen klasiklerimize saygıdır. Bunlar öncekilerin mirasıdır. Bugün, muhtevalarındaki bazı ifadelerden hareketle onların bayatlamış! fikirler olduğunu salık veren modern dünyanın aksine, büyük medeniyetlerin söz konusu metinler üzerinden yükseldiği gerçeği unutulmamalıdır.
Binlerce yıldır el değiştiren klasikler hem kendi döneminden hem de temas ettiği toplumlardan büyük bir yük ve mana taşırlar. Ne bayattır ne bayağı; bir gelenektir ve bizim hikayemizdir.
Tıpkı bugün altın işleme sanatında ‘kırmızı kükürt’ün aranan bir malzeme olmaması gibi. Bu durum, Kibrit-i Ahmer’in kadim manasını geçersiz kılmaz.
Not:
Bu vesileyle, Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) hayatına dair kaleme alınmış klasik Siyer kaynakları üzerine muhakemelerin yürütüleceği ilmî bir toplantıyı sizlerle paylaşmak isteriz. İstanbul Üniversitesi ve Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi iş birliğiyle gerçekleştirilecek olan ve İSAV tarafından organize edilen Günümüz Siyer Problemleri Tartışmalı İlmî Toplantı –Siyer Kaynakları- 11-12 Nisan tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilecektir.
Bizim de “Kayıp Siyer Literatürünün Yeniden İnşası” başlıklı bir tebliğ ile katkı sunacağımız bu buluşmaya okuyucularımız davetlidir.
Bildiri özetlerine buradan ulaşabilirsiniz:
https://www.isav.org.tr/img/_1756522932026_.pdf

[1] Gazzâlî, Ey Oğul, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1969, s. 10.
[2] Ey Oğul, s. 22-23.
[3] Ey Oğul, s. 23.
[4] Ey Oğul, 30.
[5] Ey Oğul, 24.
