Beyzâvî’nin Yaşadığı Asra Genel Bir Bakış
Hicri yedinci asır, İslam âlemi ve Müslümanlar için son derece karmaşık, Moğol saldırılarının peş peşe geldiği bir asırdı. Moğol istilasının bir sonucu olarak İslam toprakları dağınık bir hâlde idi. Moğollar, geçtikleri her yeri yakıp yıkıyor, karşılarında duran herkesi ezip geçiyorlardı. Bu asırda Moğol istilasından kurtulan İslam memleketleri son derece az idi. Beyzâvî de Salgurlular Devleti’nin yükseliş ve çöküşlerini görmüş, Moğolların İran’ı istila etmelerine şahit olmuştu.
İslam dünyası birçok küçük devlete bölünmüş, bu devletlerin yöneticileri Moğol tehlikesini ancak Moğolların Harizmşahlar Devleti’ne saldırmasından sonra anlamışlardı. Çok geçmeden bu saldırılar Çin, Türkistan, Hindistan’ın bir bölümü, İran, Anadolu ve Doğu Avrupa’ya kadar uzanmıştı. Birbirleriyle çekişen yöneticiler, Moğol tehlikesi gelmeden önce kendi aralarında Moğollara karşı İslami bir ittifak kurmayı düşünememişlerdi. O dönemde Harizmşahlar Devleti’ni yıkarak İran’a doğru akan Moğol seli, her tarafı dehşetler içerisinde bırakmış, İran’da saltanat süren Selçuklu Türkleri yıkıntılarından Salguriye prensleri de Moğollara boyun eğmek zorunda kalmışlardı. Beyzâvî, İslam dünyasının karışık olduğu bir zamanda doğmuş ve böyle bir dönemde yetişmiştir.
Atâbek Ebû Bekir b. Sa’d, Cengiz Han’ın İran’ı istila etmekle görevlendirdiği oğlu Oktay Kağan’a bağlılığını bildirmek üzere oğlunu ve kardeşini yanlarına birçok hediyeler vererek Moğol karargâhına gönderdiği zaman, Beyzâvî’nin babası “kâdilkudât” (kadıların başı) olarak görev yapıyordu. Doğu Müslümanları korkunç bir felaket içerisinde yaşarlarken Ebû Bekr b. Sad’ın dirayeti ve iyi idaresi sayesinde kendi ülkesi Moğol istilasından kurtulmuş oluyordu. Onun ülkesi diğer yerlere nispetle biraz daha sakin olduğundan, çevreden kaçıp gelen ilim adamları burada toplanıyordu. Şeyh Sa’dî bir hikmet ve edebiyat anıtı olan Gülistân adlı eserini Ebû Bekir adına ithaf ederken Beyzâvî de o sırada en büyük bilginlerin sığınak yeri olan Şîraz’da ilim tahsil etmekle meşgul oluyordu.
İslam dünyasının büyük bir kısmının Moğol istilasına uğradığı bir zamanda yaşanan ve iç açıcı olmayan bu duruma rağmen İslam dünyasının farklı bölgelerinde ilmî faaliyetler devam etmiş, Ferîdüddin Attâr (ö. 618/1221), Yâkût Hamevî (ö. 626/1229), İbnü’l-Fârız (ö. 632/1235), Mecdüddîn İbnü’l-Esîr (ö. 606/-1210), İzzüddîn İbnü’l-Esîr (ö. 630/1233), Ziyâüddîn İbnü’l-Esîr (ö. 637/1239), İbnü’s-Salâh Şehrezûrî (ö. 643/1245) İbn Hâcib (ö. 646/1249), İzzüddîn b. Abdisselâm (ö. 660/1262), Celâleddîn Rûmî (ö. 672/1273), Yahyâ b. Şeref Nevevî (ö. 676/1277), İbn Hallikân (ö. 681/1282), Bostân ve Gülistân’ın yazarı Sa’dî-i Şîrâzî (ö. 691/1292) İbn Dakikü’l-Îyd (ö. 702/1302), Hâfızüddîn Nesefî (ö. 710/1310), İbn Manzûr (ö. 711/1311) gibi pek çok müfessir, muhaddis, fakih, kelamcı, tarihçi, coğrafyacı, edebiyatçı ve şair yetişmiştir.
İslam kültürünü kökleştirmeye çalışan bu devrin âlimleri, gayelerine ulaşmak için önceden yazılanları, eserleri özetlemek, şerh etmek, yeniden tanzim etmek ve fihristler yapmak tarzında faaliyetlere girişmişlerdir. Mezheplerin yaygınlaşması ve yerleşmesinin bir sonucu olarak bağımsız düşünmemenin Müslüman bilginleri bu tür faaliyetlere yöneltmiş olması muhtemeldir. Bununla birlikte usul, mantık ve lügat ilimlerine dair yeni eserler telif etmişlerdir. Fıkıh ve kelam kitaplarını bu ilimlerin örgüsüyle bezemişlerdir. Böylece felsefe ile dinî ilimleri mezcetmişlerdir. Beyzâvî’nin yaşadığı çağın siyasi ve kültürel yapısı kısaca bu idi.
Kâdî Nâsırüddîn Beyzâvî
Kâdî Nâsırüddîn Abdullah b. Ömer Beyzâvî, bugün İran/Şîraz’a sekiz fersah uzaklıkta bulunan Beyzâ kasabasında dünyaya geldi. Hicri yedinci asırda Azerbaycan Bölgesi ve civarında İslami ilimler alanında yetişmiş en önemli şahsiyetlerden biri olan Beyzâvî’nin özellikle de tefsiri, zamanından günümüze kadar gerek âlimler ve gerekse ilim yolcuları tarafından hararetle okunmuş, şerh, haşiye ve ihtisarlar türünden üzerinde yapılan çalışmalar İslami ilimlerde hiçbir esere nasip olmayacak dereceye ulaşmıştır.
Beyzâvî, babasından “İmâmu’l-mille ve’d-dîn” olarak bahsetmektedir. Diğer taraftan Beyzâvî’nin babasının Atâbek Ebû Bekr Sa’d ile iyi bir ilişkisi olduğu ve Beyzâvî’nin babasını Şîraz Kâdilkudâtlığına getiren kişinin Atâbek Sa’d olduğu ifade edilmektedir. Clément Huart (ö. 1926), Beyzâvî’nin babasının Fars şiirinin koruyucusu olduğunu kaydetmektedir. Fars Emîri’nin Moğollarla iyi geçinmesinin bir neticesi olarak Moğol istilasından kurtulmuş şanslı bölgelerden birisi olan ve bu sebeple de istiladan kaçan komşu ülkelerin bilginlerine sığınak teşkil eden Şiraz’da geniş bir ilmî çevre oluşmuştu. Bu ortamda yetişen Beyzâvî, babasından icazet aldıktan sonra herhangi bir ilmî seyahate gerek kalmadan kendi memleketindeki ehlisünnet bilginlerinden akli ve naklî ilimleri tahsil etti. Bizzat kendisi bağlı bulunduğu silsileyi gösteren ve Hz. Peygamber’e kadar ulaşan bir ulema zinciri zikretmektedir. Babasının vefatından sonra Fars Emîri -İlhanlı hükümdarı- Abaka tarafından Fahreddin eş-Şîrâzî’den boşalan Şîraz kâdilkudâtlığına tayin edilen Beyzâvî, bir taraftan da talebe yetiştirmiştir. Beyzâvî’nin ilim aldığı diğer bir hocası ise bir müddet beraber yaşadığı ve kendisine hizmet ettiği tasavvuf ehlinden Şeyh Muhammed b. Muhammed el-Kehtâi olduğu kaydedilir.
Kadılık görevinden ayrılan Beyzâvî, Fars’ın yeni başkenti Tebriz’e gitti. Burada, vezirin de hazır bulunduğu bir ilim meclisine katılarak ilmî dirayetini gösterdi. Vezirden tekrar Şîraz kadılığına tayin edilmesini isteyince onu takdirle karşılayan vezir, Beyzâvî’nin bu isteğini yerine getirir. Kadılık görevine dönen Beyzâvî, bir müddet sonra bu görevden ayrılarak ömrünün kalan kısmını ilimle iştigal etmek üzere Tebriz’e yerleşir. Bazı kaynaklara göre Beyzâvî, Tebriz’de karşılaşıp sohbetlerinden faydalandığı Şeyh Muhammed el-Kehtâî’den kadılığa tayin için vezir nezdinde şefaatte bulunmasını istemiş, o da kendisini ziyarete gelen vezire, Beyzâvî’yi göstererek: “Şu yanımdaki adam cehennemden seccade kadar bir yer talep etmektedir” deyince vezir, şeyhin emrini hemen yerine getirmiştir. Şeyhin sözlerinden etkilenen Beyzâvî, kadılık isteğinden vazgeçerek tasavvuf yoluna girmiş, kalan ömrünü Tebriz’de eser telif etmek ve talebe yetiştirmekle geçirmiştir. Kemâleddin Merâgî, Abdurrahman b. Ahmed İsfahânî, Çârberdî ve Zeynüddin Henkî meşhur talebelerindendir.
Meşhûr Eş’arî kelamcısı, ünlü müfessir ve büyük Şafiî fakihi Beyzâvî, kendi zamanındaki ilimleri elde etmiş ve bu ilimler hakkında eserler telif etmiş imam, allâme, cedelci, seçkin, salih ve âbid bir zat idi. İbn Habîb Dımaşkî, onun hakkında “Bütün âlimler onu övmüşlerdir, şayet Minhâcü’l Vüsûl adlı eseri dışında başka bir eseri bulunmasaydı bu bile Beyzâvî’nin ilmî dirayetini göstermek için yeterli olurdu” demektedir. Azerbaycan Bölgesi’nin ve civarının âlimi olarak şöhret bulan Beyzâvî, tefsir, hadis, fıkıh, kelâm, usuli fıkıh, mantık, nahiv, astronomi, tasavvuf gibi konularda eserler yazmış olmasının yanı sıra bazı kitaplara şerhler yazmak suretiyle farklı ilim dallarında haklı bir şöhrete kavuşmuştur. Özellikle Envârü’t-Tenzîl ve Esrârü’t-Te’vîl adlı tefsiri İslam âleminde hiçbir tefsirin ulaşamadığı bir mevkiye sahip bulunmakta, tefsire yazılan haşiye ve talikaların sayısı üç yüzü geçmektedir. Osmanlı âlimleri tarafından yazılan şerh, haşiye ve talika sayısı bazı kaynaklarda altmış olarak verilirken Bursalı Mehmed Tâhir, sayıyı yetmiş bir olarak vermektedir.
Vefatı
Beyzâvî’nin vefat tarihi hakkında, kaynakların ekseriyeti, onun 685/1286 yılında Tebriz’de vefat ettiğini söylemektedir. Kutbu’ş-Şîrâzî’ye, Tebriz’de şeyhinin yanına defnedilmesine dair vasiyetine binaen vefatından sonra Kehtâî’nin yanına defnedilmiştir.
Eserleri
Envârü’t-Tenzîl ve Esrârü’t-Te’vîl. Beyzâvî’nin en önemli eseri olan tefsir, İslam dünyasında büyük bir şöhret kazanmış, ilim ehli arasında kıymet bulmuş, üzerine başka bir kitaba nasip olmayacak kadar şerh, haşiye ve talika yazılmıştır. Eserin tamamı, İhlas, Fatiha ve Ayetel Kürsi gibi bazı bölümleri üzerine yapılan şerh, haşiye ve talika türündeki çalışmaların sayısı üç yüzü geçmektedir. Kitabın farklı baskıları bulunmaktadır. Ayrıca Türkçe çevirisi de yapılmıştır.
Beyzâvî, ilim dünyasında kendisini şöhrete kavuşturan tefsirinin yazış gayesini kitabının ön sözünde şöyle açıklamaktadır: “Şeriat kaidelerinin binası ve esası dinî ilimlerin başı ve önderi olan tefsir ilmi, değer ve kıymet açısından ilimlerin en büyüğü, şeref ve alâmet bakımından en yüce olanıdır. Tefsir yazmak, onun hakkında konuşmak, ancak dinî ilimlerin hepsinde bu ilimlerin usul ve furuunda akranlarına galip gelen, Arap dili sanatında, edebî fenlerde yüksek derecelerde bulunan kimselere ait olabilir. Uzun zamandan beri hem sahabenin büyüklerinden, tabiîn âlimlerinden ve bunların dışındaki selef bilginlerinden bana ulaşan haberlerin özetini içine alan, gerek benim ve gerekse benden evvel gelen faziletli kimselerin ve araştırıcıların ortaya koydukları mühim birtakım ince nükteleri ve latifeleri ihtiva eden, meşhur sekiz imama ulaşan kıraat vecihlerini ve muteber kurradan rivayet edilen şazları da açıklayan fenleri de içine alan bir kitap yazmayı düşünmekte idim. Ancak aczim beni bu işi yapmaktan alıkoymakta ve istediğim şu makama yükselmeme engel olmaktaydı. Nihayet yaptığım istihareden sonra mazhar olduğum bereket ve kolaylıklar sayesinde endişelerimden kurtuldum ve yapmak istediğim şeye başlamaya ve niyet ettiğim şeyi yerine getirmeye gayretim arttı. Kitap tamamlanınca Envârü’t-Tenzîl ve Esrârü’t-Te’vîl adını vereyim diye niyet ettim. Allah’ın, doğru yolun güzellerine ulaştırması dileğiyle sözlerime başlıyorum. Her hayra ulaştıran ve her isteyene istediğini veren yegâne zat, O’dur.”
Kâtib Çelebi’nin ifadesiyle, Beyzâvî, i’râb, meânî ve beyân ile ilgili konuları Zemahşerî’nin Keşşâf’ından, hikmet ve kelami hususları Fahreddin Râzî’nin Mefâtihu’l-Gayb’ından, iştikakla ilgili meseleler başta olmak üzere kolay anlaşılmayan nükteleri ve letaif-i işârât gibi hususları Râgıb Isfahânî’nin tefsirinden almıştır. Bütün bunlara kendi fikrinin ürünü olan ma’kûl vecihleri ve makbul tasarruflarını eklemiştir. Böylece gizlilikler çehresinden şaibeler kalkmış, ilimde basiret ve genişlik olarak artmıştır.
Tavâliu’l-Envâr min Metâli’i’l-Enzâr. Kelam dalında yazdığı eserlerinin başında gelmektedir.
Minhâcü’l-Vüsûl ilâ İlmi’l-Usûl. Fıkıh usulüne dair olan kitap, Tâceddin Urmevî’nin el-Hâsıl mine’l-Mahsûl adlı eserinin muhtasarıdır. “Meşhur Beyzâvî tam bir tefritle hareket ederek Mahsûl’ün binden fazla sahifesini, yalnız yirmi sahife içinde özetledi. Altı asırdan beri bu mevzuda İslam mekteplerinde okunan kitaplar Beyzâvî’nin adı geçen kitabı etrafında ortaya konan şerh ve haşiyelerdir. Bu şarihlerden biri olan İsnevî, eserin kaynakları hakkında: ‘Beyzâvî eserini Ürmevî’nin Hâsıl’ından hülasa etti. Hâsıl da Râzî’nin Mahsûl’ünün hülasasından başka bir şey değildir. Mahsûl’e gelince o da hemen hemen iki esere Gazalî’nin Mustasfa’sına ve Mu’tezile’den Ebü’l-Huseyn el-Basrî’nin Mu’temed’ine dayanmaktadır. Hakikaten ben, bu iki kitabı ezberlemiş olan Râzi’nin zaman zaman bu eserlerin birinden veya diğerinden tam bir sahifeyi veya buna yakın kısmı olduğu gibi aktarmakta olduğunu görürdüm’ demektedir.” (Muhammed Hamidullah, İslam Hukuku Etüdleri, s.73-74.)
Mirsâdü’l-Efhâm ilâ Mebâdi’l-Ahkâm. İbn Hâcib’in fıkıh usulüyle ilgili Müntehe’s-Sûl ve’l-Emel adlı eserinin şerhidir. Kitap, Kütahya/Vahîd Paşa Kütüphanesi’ndeki tek nüshasından tahkik edilerek neşredilmiştir. I-III. (Kuveyt 1436/2015).
el Gâyetü’l Kusvâ fi Dirâyeti’l-Fetvâ. Gazâlî’nin şafiî fıkhına dair el-Vasîtü’l-Muhît bi Ektâri’l Basît adlı eserinin muhtasarıdır. Ali Muhyiddîn Karadağî’nin tahkikiyle neşredilmiştir. (Kahire: 1980)
Misbâhu’l- Ervâh. Kelâm ilmiyle ilgili olan kitabın ilmî neşri gerçekleştirilmiştir.
Müntehâ’l-Münâ fî Şerhi’l Esmâillâhi’l-Hüsnâ. Esmayıhüsnanın şerhi hakkındadır. Şehîd Ali Paşa nr. 428’de bir nüshası bulunan eser, Beyzâvî’ye nispet edilen kitabın iki baskısı gerçekleştirilmiştir ki her ikisi de Beyzâvî’ye değil Nesefî’ye aittir.
Tuhfetü’l-Ebrâr. Hüseyin Begavî’nin Mesâbihu’s-Sünne adlı hadis kitabının şerhidir. Kitabın neşri yapılmıştır.
Lübbü’l-Elbâb fî İlmi’l-İ’râb. İbn Hâcib’in gramer konusunda yazdığı el-Kâfiye’nin muhtasarıdır.
Nizâmü’t-Tevârih. Hz. Âdem’den hicri 674/1275’e kadar geçen olayları zikretmesinden dolayı genel bir tarih niteliğinde olduğu söylense de Clement Huart, bunun Hz. Âdem’den (a.s) 1275’e kadar olan İran tarihi olarak zikreder. Farsça kaleme alınan eser, Fars Selçukluları ve atabeylerin tarihi açısından dikkate değer bir eserdir. Peygamberler tarihi, Emeviler, Abbasiler, Samanoğulları, Gazneliler, Deylemiler, Selçuklular ve Moğollar hakkında değerli bilgiler ihtiva eden eser, Haydarabad’da (1930) neşredilmiştir. Sultan III. Mehmed’in (ö. 1012/1603) emriyle Mustafa b. Abdurrahmân tarafından Enîsü’l-Mülûk adıyla Türkçeye çevrilen eserin bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hâmidiye nr. 890’da kayıtlıdır. Bitlis’li Ebü’l-Fazl Mehmed Efendi eseri Türkçeye tercüme ettiği gibi mütercimi bilinmeyen bir tercümesi İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinde nr. 877’de mevcuttur. Pek çok tarihçi Nizâmu’t-Tevârih’ten faydalanmıştır. Karamanî Ahbârü’d-Düvel ve Âŝârü’l-Üvel, Ahmed Zeynî Dahlan Tarihu’d-Devle el-İslamiyye adlı eserlerinde Hülâgû’nun bazı arifler vasıtasıyla Müslüman olduğunu Beyzâvî’den nakletmişlerdir.
Diğer Eserleri
Risâle fî Ta’rifâti’l-Ulûm ve Mevzuâtihâ. Çeşitli ilimlere dair tariflerin yer aldığı eserin farklı neşirleri yapılmıştır.
el-İzâh fî Usûliddîn. Kelam ilmine dairdir.
Şerhu Metâli Envâr fî’l-Mantık. Sirâceddîn Urmevî’nin mantığa dair eserinin şerhidir.
Et-Tehzib ve’l Ahlâk. Tasavvuf hakkındadır.
Şerhu’l-Fusûl. Nâsırüddîn Tûsî’nin astronomi hakkındaki Fusûl adlı eserinin şerhidir.
Şerhü’t-Tenbîh. Ebû İshâk eş-Şîrâzî’nin fıkha dair eserinin şerhidir. Beyzâvî’nin bu kitabı dört cilt tutacak şekilde şerh ettiği ifade edilmektedir.
Şerhu Mukaddimeti İbn Hâcib. Fıkıh usulüne dairdir.
Ta’lik alâ Muhtasarı İbn Hâcib. Fıkıh usulüne dairdir.
Şerhu Müntehabi’l-Mahsûl fî’l-Usûl. Râzî’nin fıkıh usulüne dair eserinin şerhidir.
Şerhu’l-Mahsûl min İlmi’l-Usûl. Râzî’ye ait Mahsûl adlı kitabın şerhidir.
Şerhu’l-Minhâc. Kendi eserine yazdığı bir şerhtir.
el-Ayn. Tefsir hakkındadır.
Muhtasar fî’l Hey’e. Astronomi hakkındadır.
Havâssü’l-Kur’ân. Surelerin fazileti hakkındadır.
Şerhu’l-Kâfiye. Gramer hakkındadır.
