İnsan, bilinenin aksine etten ve kemikten değil tükenmeyen bir arayıştan ibarettir. Damarlarında arayışın kanı devinip durur. Biz ona bazen heyecan bazen haz bazen de arzu deriz. Heves gibi mevsimlik işçileri karın tokluğuna çalıştırdığımız gerçeğini de göz ardı etmemek gerekir. Çok geçtir artık, acele karar verme virüsü metastaz yapmıştır bütün bedeninde. İvedi müptelasıdır insan; mazi, mazeret ve mezar eşkenar üçgeninde debelenip durur. Mazinin nedameti, ânın mazereti ve geleceğin mezarlık endişesi kuşatır çepeçevre ruhunu ve benliğini. Nihayetinde, hesap bakiyesi yorgunluklar toplamıdır insanın.
Bir pazar endişesi kuşatır insanı her gün doğumunda. Sabahı yazan akşamı da yazar veresiye defterine insanın. İşte o zaman, mezara nazar eden azar azar kaydırır gözünü mütemadiyen zarar eden bu pazardan.
Odaların çoğalıp iletişimin sıfırlandığı bir iletişim çağında yaşamak dijital gerçekliğini uzaktan kumanda ile yönetmeye kalkan biz yoğurt üfleyicilerine, ‘İpek ılık süt iç’ ses temelli cümle yöntemi fişleri de kâr etmez oldu artık. Uzun ömürler diledik süt ve süt ürünlerine, raf ömrü uzasın diye katkı maddesi biriktirdik ceplerimizde. Kendi ömrümüzden çalarak sütün ömrünü uzatmaktan başka bir işe yaramadı bu da. Sütün ömrünün insan ömründen daha uzun olacağı yıllarsa çok yakında.
Oda demek duvar demektir. İçyüzü de duvar dışyüzü de. Odaları çoğaltırken duvarları da çoğalttık aramızda. Duvarlar uzak diyarların ardında bıraktı bizi. Duvarlarımızı yarıştırdık birbirimizle. Benim duvarım senin duvarından kalın, benim ördüğüm duvar senin duvarından yüksek diyerek övünç duyduk vakti gelince üstümüze devrilecek duvarlardan.
Hiçbir duvar, güvenle yan yana durmaz. Güven, insanın bedenindeki en hassas kemik gibidir. Çok kolay kırılır. Kaynaması ya çok zaman alır ya da imkânsızdır. Güven kelimesinin en kırılgan yeri ise son harfidir. O harf düşerse güve olur güven. Belki de bu nedenledir ki baştan sona değil sondan başa doğru sarsılır ve yıkılır güven. Bu yüzden birinin güvenini sarsmak nitelikli dolandırıcılık kapsamına alınmalı.
Toprak insana meftun, insan toprakta metfun. Ön ödemesiz tekmili birden üçü bir arada: Provasız tekfin, kafiyesiz teşyi ve yalıtımsız bir defin. Merak etmeyin, cürümler bakiyeniz cari hesabınıza çoktan geçti cüzi miktar bir hayat karşılığında. Yaraları tanıdık olanların ya da aynı yerden kanayanların ruhları daha kolay bulur birbirini. Umut etmek güzeldir. Yazgının umudundan çok umudun yazgısına bakmak söze ve hikâyeye doğru yerden başlamaktır.
Kötümser bir umut mu iyimser bir karamsarlık mı? Yiğitlik hangi yana düşer? Keşke hayatın da F5 tuşu olsaydı, basınca yenilenseydi ömür sayfası. Yiğitlik müsait bir mezarlıkta inecek var diyebilmektir. Ayrıntıların verdiği acılar, incitilen bir tenin hasarından daha incedir. Hachiko kadar vefalı olmayı başaramadı insanlık. Üstelik saati de yoktu ama saat kadar dakikti.
Bazı insanlar vardır, ağrı kesici gibidir: Sızınızı dindirir ama kalıcı yan etkileri vardır. Bazı insanlar yağmur gibidir, ıslatır ama huzur serpiştirir omuzlarınıza, serinlik saçar saçlarınıza. Bazı insanlar vardır ateş gibidir, anasır-ı erbaadandır ama yakar dokunanı, ısıtır yakınında olanı, üşütür uzağında duranı. Bazı insanlar su gibidir, susadığınızda susuzluğunuzu giderir, kanamanızı dindirir, haddeden geçirir çeliğinizi, yerin yutamadığı göğün tutamadığı raddeye varınca da Nuh tufanına rahmet okutur.
Cesedi, cesaret yapan ar’dır. Ar’ı olmayanın cesareti de yoktur. Bırak çukurları ile barışık olsun, günahla yamama asfaltları. Mükrim olanın ikramı mücrim olana bile dermandır. Yılda birkaç kez seni sınayacağını vadeden, yanılmaz ve yanıltmaz seviye tespit sınavında. Çoktan alındı ölümün ambalajından, ‘çocukların ulaşamayacağı yerde saklayınız’ uyarı yazısı. Hasar kelimesini bile çalmışlar tarayıcıların adres çubuğundan. Kursağını hazırla hevesine, heves konforundan vazgeçmez çünkü. Yeryüzünde kesin bilgi olarak bilinen en güçlü gerçek; hayat, bir oyun ve eğlenceden ibarettir.
Herkesin aşkı parmak izi gibidir. Sen de ‘sözü tükenen ölmeli’ diyenlerden olma. Bil ki fakir hazîrede fikir hazinede uyanır. Sır seninle ölendir, kalem ve satır satır yazdıkları kaderdir. Pahası asgari ücreti geçmeyen sözcükler satın aldınsa lügatlerden, kurduğun cümlelerin pazardaki ederinden şikâyetçi olmaya hakkın yoktur. Bedel, talebe âşıktır.
Hayatta bir merak edenin olsun. Yola mı çıktın, senin için endişelenen, husalanan; senin için, için için kaygılanan biri olsun mesela. Gideceğin yere ulaştığında derin bir nefes alan, huzur bulan, sen duymasan da gönülden bir elhamdülillah diyen… Adını koyma adı olmasın, atanmışın değil adanmışın olsun. Hayatta hiçbir şeyin olmasın ama seni karşılıksız, çıkarsız, beklentisiz, umarsız bir merak edenin olsun.
Hiç düşündün mü Jose Saramago’ya; “Kayaların yapısını incelemek için başka bir gezegene araçlar gönderebilecek kapasitede olan bu şizofren insanlık, milyonlarca insanın açlık nedeniyle ölmesinden fütursuzca bahsedebiliyor” dedirten sebep nedir? Ya da “Mars’a gitmek, komşuya gitmekten daha kolay görünüyor” dedirten komşusu sen olabilir misin?
Bir örümcek değil miydi sevdiğinin emniyeti için sığındığı yerin kapısını özenle ören? Cömert ol, sevgi sayı ile mi verildi sana ki tasarruflu kullanıyorsun. “Aşk mektupları elbette yakılmalı, geçmiş en soylu yakacaktır” diyen Nabokov kadar sevdin mi birini? Evler yaptın kendi ellerinle, ahlardan yapılma çatısı olan, tapuları şimdi kayıp arşivlerde. Vuslat hasretten zordur. Vuslatın gereğini yapmak, hasretin husasını taşımaktan daha ağırdır.
Musa’yı taşıyan sepet, Nil’e meydan okumanın adıydı. Yusuf’u tutan kuyu yerçekimine, Yunus’un karanlıkları yaran denizaltısı okyanusa meydan okumuştu. Bir kuru asa değil miydi suyunu taştan çıkaran, azgın yılanları yutan, düzensiz suları hizaya sokan? Kurdun kemirdiği bir asa değil miydi Süleyman için zamana meydan okuyan? Kahraman bir güvercin değil miydi derme çatma bir yuvada zamansız soluklanan?
İnsan ki gitmek fiilini kalmak fiilinden hep önce öğrenir. Çünkü lügatte gitmek, kalmaktan önce gelir. Gitmekle meşhurdur insan yani. Kalmak, sınıfta kalmak gibi ayıp sayılır bizde. Ölüm Beni Çağırıyor öyküsünde Yılmaz Güney diyordu ya hani; “Sen de git. Sevdiğim bütün insanların yaptığı gibi, sen de git ölüler sevilmez artık. Ölenlerin arkasından salt söylenir. Benim söylenecek bir şeyim yok ki. Neyse uzatma da git. Beni yalnız bırak. Senden bir ricam var. Gözlerim G.’de kaldı. Ona söyle gözlerimi göndersin. Hadi git.”
Ey bu şehrin dilsiz yurttaşları, mezarlık arkadaşlarım, gölge taşlarım, kimliğini hâmil-i kart yakınımdır notuyla musallada unutanlar: Öldü bu şehrin son kitabesi, alnı öpülesi taşlar öksüzdür şimdi. Koştunuz ama yetişemediniz, yetişilmesi gerekene. İlk tekbire geç kaldınız, mevtayı nasıl bilirdiniz sorusunu artık boş bırakabilirsiniz.
Dilimde yarım kalan bir anons masumluğudur bazı cümleler: İz bırakan hatırlanır ya da umut etmek uzun bir mektuptur gidene. Aramızda kalsın: Tek kişilik organize suç örgütüdür insan… Bu da böyle biline.
