Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

“Ne Gereği Var Bu Çocuğun!”

Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Bir gün, doktorun söyledikleri ile neye uğradıklarını şaşırdılar. Günlerce kendilerine gelemediler. Dost ve akraba ziyaret ve tesellileri de fazla bir rahatlama sağlamamıştı. En iyi ilaç zamandı ve Allah’tan gelene teslimiyetten başka bir şey yoktu artık.

EKLENDİ

:

 Sevgili Enes Göral ve ailesine…

İki pırlanta gibi, dünyalara değişmeyeceği tatlı mı tatlı kızı vardı. Yeni bir çocuk yapmanın zamanı geldi diye düşündü. Eşiyle de konuştu.

“Rabbim verirse bir evladımız daha olsun. Hele de erkek olursa, değme keyfimize!”

“Hayırlısı efendi, her şeyin hayırlısı olsun.”

Karı koca eğitimciydi. Okulda öğrencilere gereken her türlü desteği verir onları yetiştirmek için hiçbir çabadan kaçınmazlardı. Tüm öğrencileri kendi çocukları gibi bilirlerdi. Bu yüzden resmi görevlerin dışında da öğrencilerle ilgilenmek onlar için en kutsal bir görevdi.

Üçüncü çocuklarını kucaklarına aldıkları zaman her ikisinin de sevinci kat kat artmıştı. İki kızdan sonra bir erkek çocuklarının olması, ifade etmeseler de ayrı bir mutluluk veriyordu.

Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Bir gün, doktorun söyledikleri ile neye uğradıklarını şaşırdılar. Günlerce kendilerine gelemediler. Dost ve akraba ziyaret ve tesellileri de fazla bir rahatlama sağlamamıştı. En iyi ilaç zamandı ve Allah’tan gelene teslimiyetten başka bir şey yoktu artık.

Bir gün bir arkadaşı geldi ziyaretine.

“Ben size geçmiş olsun demiyorum, gözünüz aydın diyorum.”

Bu söze bir anlam veremedi Ahmet Öğretmen.

“Evet sizin için şaşırtıcı olabilir ama bilerek kullandım bu cümleyi. Ve amacım elbette sizi üzmek değildi. Bu yavrumuz Down Sendromlu olabilir. Ancak şunu unutma ki sana rahmet ve bereket getirecektir.”

“Biz de inanıyoruz ve Allah’tan gelen baş tacı diyoruz.”

Misafir anlatmaya devam etti:

“Benim bizzat şahit olduğum bir olayı anlatacağım sana. Lütfen iyi dinle.

Hüseyin diye bir arkadaşım var. Onun annesi vefat etti. Bir müddet sonra babası Hacı Abdullah, çocuklarına sitemle karışık talimat verdi:

“Beni hemen evlendirin!”

Önceleri herkes bunun geçici bir duygu hali olduğunu düşünerek, böyle umarak geçiştirdiler. Kimse oralı olmadı. Hatta zaman zaman espri yaptı çevresindekiler. Hacı Abdullah çocuklarının kendisini evlendirme konusundaki gevşekliğini görünce toplar hepsini. Ve net konuşur:

“Beni evlendirin diyorum ama hiç oralı olmuyorsunuz. Eğer siz beni evlendirmezseniz ben kendim gider uygun olsun olmasın biriyle evlenirim. Size son kez söylüyorum ve sadece iki hafta müsaade veriyorum.”

Çocuklar şaşkınlıkla birbirlerine bakar, kızar, sesli sessiz tepki verirler. En son biri dayanamaz:

“Baba ne gereği var evlenmenin? Yaşın yetmişi aştı. Senin on iki çocuğun var. Kimin yanında istersen kalırsın. Kimi istiyorsan yanına gelsin. Evlenip ne yapacaksın? Hem annemin vefat edeli daha kaç ay oldu ki?…”

“Ben söyleyeceğimi söyledim. İki hafta zamanınız var. Siz bilirsiniz.”

Hacı Abdullah hem hacı hem de hocaydı. Mali durumu da iyiydi. Şehirde bilinen ve sevilen biriydi. Eşini de çok severdi. Neden böyle davrandığını, acelecilik yaptığını kimse anlayamadı. Çocukları da babalarını üzmek istemedikleri için çevreye bakındılar ve süre dolmadan uygun birini buldular. Evlendirdiler.

Önce kadınlar arasında dolaşan sonra erkeklere de uğrayıp gelen haber herkesi şok etti. Hacı Abdullah’ın bir çocuğu olacaktı. Tüm aile bunu da kabullenemedi.

“Baba yaptığın nedir Allah aşkına? Bu yaştan sonra evlendin hadi neyse, şimdi bir de çocuğun olacak. Yani doğru mu yaptığın?”

Çocukların, gelinlerin hepsi kızgındı. Ama bir saygısızlık yapmıyorlardı.

“Siz benim işime niçin karışıyorsunuz? Sizden bir şey istemiyorum ben!”

Çocuklar çaresiz sessizliğe gömülürler.

Bu sessizliği, evliliğin yedinci ayında büyük hüzün takip eder. Hacı Abdullah vefat eder.

Yeni anneleri karnında yedi aylık bebeğiyle yalnız kalır. Aslında yalnız kalmaz, çocuklar özellikle Hacı Abdullah’ın kızları doğuma ve lohusalığın bitişine kadar gereken ilgiyi gösterirler.

Ancak yeni bir sorun ortaya çıkar; çocuk engellidir. Bunu öğrenen anne, arkasına bile bakmadan bir gün ansızın evini ve çocuğunu terk eder babasının evine kaçar.

Engelli bebek, tek başına kalır.

Kaçak annenin, bebeğini alması için sayısız ricacı gönderilir ama fayda etmez.

Bebeğin kendilerine kaldığını gören on iki çocuğun her biri mazeretler bulur. Minik yavrunun ortada kalmasına gönlü razı olmayan Hüseyin çaresiz bebeği almaya karar verir.

“Ben bu çocuğa nasıl bakayım?”

“Hanım bu bize Allah’ın bir emaneti artık?”

“Allah’ın bir tek emanetçisi biz miyiz?”

“Öyle deme hanım, Allah’ın zoruna gider.”

“Tamam öyle demeyeyim ama bu çocuğa da bakamam. Götür devlet baksın.”

“Bu benim kardeşim. Babam vefat etti. Sözde anam kaçıp gitti. Kardeşlerim de almadı. Bu masumun ne günahı var. İster engelli olsun ister olmasın biz bu çocuğa bakacağız artık. Allah için buna bakacağız.

“Ne gereği var bu çocuğun. Zaten hasta, yakında ölür belki de… Beni zorlama…”

“Hanım seni zorlayacağım. Allah için, vicdanın için, insanlığın için zorlayacağım. Bu masum yavrunun sözde annesi gibi sen de bu çocuğa bakmak istemesen bile ben buna bakacağım. Allah rızası için bu çocuğa bakma gereğimiz var. Sen ben bu dünyada ne kadar gerekli isek, bu çocuk da o kadar gerekli.”

Hüseyin’in hanımı çaresiz kabullenir ve çocuğa bakar. Daha sonraları, ilk tepkisinin ne kadar yersiz olduğunu anlar, daha çok diğer akrabalarına öfkelendiği için söylediği sözlerden dolayı da pişman olur, minik yavruyu sever evladı gibi…

Bir yıl kadar sonra Hüseyin kanser olur, ilik kanseri. Gitmediği doktor kalmaz. Donör olarak akrabalarından bakmadıkları kimse kalmaz. Hatta yurt dışından bile arayışlara girer. Mali imkanları yerinde olduğu için pek çok ülkeyle irtibata geçerler. Ancak yaşanan tam bir hayal kırıklığı ve beklenen de her canlının yaşayacağı ölüm şerbetidir.

Bir gün bir grup misafir gelir. Uzaktan tanıdık kimseler. Konu donör meselesine gelir.

“O kadar aradık taradık. Biliyorsunuz en uygunu kardeşlerden oluyor. On bir kardeşim var, hepsi de gönüllü oldu ama hiçbiri uymadı. Artık kaderimizi bekliyoruz.”

Misafirler teselli edici sözler söylediler. Tam bu esnada bir çocuk uzaktan koşarak geldi ve Hüseyin’in boynuna sarıldı. Hüseyin de şefkatle kucaklamıştı, buruk tebessüm eşliğinde.

Misafirlerden biri sordu:

“Çocuğun mu Hüseyin abi?”

Hüseyin biraz durakladıktan sora cevap verdi:

“Yok kardeşimdir, ama evladım sayılır.”

“Kardeşin mi?”

“Evet!”

“Peki bu kardeşinden de kan örneği aldınız mı?”

Üç ay sonra Hüseyin, Down Sendromlu kardeşini kucağına alıp ona ihtimamla sarıldığında hanımına bakarak şu sözleri söyledi:

“Her insan kıymetlidir hanım. Her insan can taşır ve can sunar…

Ve unutma ki her insan gerekli bir varlıktır…”

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çok Okunanlar