Günlük telaşın içinde kimimiz rızık kaygısı, kimimiz makam-mevki sevdası, kimimiz maddi zenginlik sebebiyle kendimizi unutuyoruz. Bir kalbimiz olduğunu ve ona nazik davranmamız gerektiğinin farkında değiliz. Nezaket kelimesi ne yazık ki sanki başka diyarlara aitmiş gibi hareket ediyoruz. Karşımızdakinin incinip incinmeyeceğini düşünmüyoruz. Sesler bir anda yükselebiliyor, konuşulması gerekenler en sert şekliyle ağızdan çıkıveriyor.
Trafikte kimse kimseye yol vermek istemiyor, tahammülsüzlük had safhada. Okulda aynı sırayı paylaşan gençler birbirine acımasız eleştiriler yapıyorlar ‘şaka’ adı altında. Zayıf olan güçlülere karşı ses çıkaramıyor, arkadaşsız kalma veya dışlanma korkusu sebebiyle. Bir iş hakkında bilgisi olan kişiler, yardım isteyen kişiye yardım etmeyi tercih etmiyor, ‘öğrenince beni geçerse’ düşüncesiyle. Velhasıl iyi, güzel ne varsa insanlığın hafızasından silinmek üzere.
Oysa insan olmanın doğasında alçak gönüllülük, başkalarına yardım etmek ve en önemlisi de kendini tanımak yer alır. Allah’ın yarattığı en şerefli varlık olduğunu bilmek ve yaradılışına uygun yaşamak insan olmanın temel amacıdır. Ruh, ancak güzele yönlenince huzuru bulur. Sevgiyle mutlulukla buluşur.
Buğday ve insanın benzerliğinden yola çıkalım. Buğdayın gelişim süreci ve un haline gelişi ruhun inceliklerini anlatır bizlere. Tohum ilk olarak toprakla buluşur. Buğdayın toprağa tohum olarak gömülmesi ölmeden önce nefsini öldürmeyi simgeler. Kabuğunu kırışı kendi nefsiyle mücadele ederek yeniden diriliş anlamına gelir. Topraktan çıkan başak belli bir boya ulaşır ve tanelerini olgunlaştırır. Ağırlaşan, olgunlaşan başaklar zaman içinde eğilmeye başlar. Yani toy olan ruh, bireyler öğrendikçe tevazu sahibi olur. Başı eğilir. Rüzgârda ise kolay kolay kırılmaz, zarar görmez. İnsan da böyledir. Öğrendikçe sesini kısar. Kendini büyütmez, içindeki Hakk’ı büyütür. Tecrübeleri arttıkça tevazuu da artar. Hatta edebiyatımızda yer alan “dolu başağın başı eğri olurmuş” atasözü de bu durumu bizlere özetler niteliktedir.
İnsanın tecrübesi arttıkça tevazuunun arttığını anlatan en güzel örneklerden biri Hacı Bektaş-ı Veli ve Mevlâna arasında geçer. Zamanın birinde kötü yoldan para kazanan bir adam, bu parayla bir inek alır. Yaptıklarına pişmanlık duymaya başlayınca iyi bir şeyler yapıp günahlarını affettirmek için aldığı ineği Hacı Bektaş-ı Veli dergahına kurban olarak bağışlamak ister. Adam durumu Hacı Bektaş’a anlatınca, Hacı Bektaş ‘helal değildir’ diyerek geri çevirir. Bunun üzerine adam ineği alıp Mevlâna Hazretlerine giderek derdini anlatır. Mevlâna ise hediyeyi geri çevirmez, kabul eder. Adam şaşırır ve “Ya Mevlâna, ben sizin kapınıza. Gelmeden önce Hacı Bektaş’ın dergahına gittim. Aynı şeyleri anlattım ama o bu hediyeyi kabul etmedi” der. Mevlâna “Biz bir karga isek Hacı Bektaş-ı Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. Bu nedenle bu hediyeyi biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir” şeklinde karşılık verir. Adam üşenmeyip bu sefer de Hacı Bektaş-ı Veli hazretlerine gider. “Hünkarım, Mevlâna hazretleri götürdüğüm kurbanı hediye olarak kabul etti” diyerek Hacı Bektaş-ı Veli’nin görüşünü sorar. Hacı Bektaş “Bizim gönlümüz bir su birikintisidir. Mevlana’nın gönlü ise bir okyanus gibidir. Bizim gönlümüze damlayan bir damla gönlümüzü kirletebilir. Ancak onun engin gönlü bir damla ile kirlenmez. Bu sebepten dolayı Mevlâna senin hediyeni kabul etmiştir” diye cevap verir.
Bu anlatılan kıssada her iki gönül dostu da birbirini överken kendisi ile ilgili oldukça tevazu gösterir. Bunu yapmaktaki amaçları ise alçakgönüllülük göstererek karşısındaki yüceltmektir.
Tevazu, hayatımızın pek çok alanında yer alabilecek güzel bir haslet. Birkaç yıl önce izlediğim bir videoda gazeteci karşısındaki siyasetçiye “bize kendinizden bahseder misiniz” diye bir soru yöneltiyor. Siyasetçi, sahip olduğu hiçbir ünvanı kullanmadan sadece adını ve soy adını söylüyor. Bunun üzerine gazeteci “Efendim, aslında sizin profesör ünvanınız da var. Neden kullanmıyorsunuz? Ya da kullanmayı tercih etmemenizin özel bir sebebi var mı” diye soruyor. Siyasetçi ise “o ünvan üniversitede geçerli. Biz şu an üniversitede değiliz ve size uzmanı olduğumuz konu hakkında da ders anlatmıyoruz” şeklinde cevaplıyor. Söylediğinde çok da haksız sayılmaz. Tevazu, elde edilen ünvanlardan sıyrılabilmek değil midir?
Günümüz gençlerinden bahsedecek olursak onların da tevazu gösterme noktasında oldukça başarılı olduklarını söylemeden geçemeyiz. Mesela bugün ülkemiz, mühendislikle ilgili pek çok alanda başarılı projeler üretiyor. Üretilen projelerde takım liderlerinin ismi veya takım üyelerinden herhangi birinin adı üzerinde yoğunlaşılmıyor. Üretilen ürünlerin vasıfları ve ülkemize sağladığı katkıdan söz ediliyor.
Tevazu, insanı insan yapan en temel erdemlerden biridir. Kişi bildikçe susmayı, güçlendikçe yumuşamayı öğrenir. Sahip olunan bilgi, makam ya da başarı; başkalarını gölgede bırakmak için değil, insanlığa fayda sağlamak için anlam kazanır. Tevazu, insanın kendini inkâr etmesi değil; haddini bilmesidir. Başkasını küçültmeden de var olunabileceğini fark etmek, gerçek olgunluğun göstergesidir. Günlük hayatta sergilenen küçük tevazu davranışları, büyük toplumsal yaraları onarabilecek güce sahiptir. İnsan, yükseldikçe eğilmeyi bildiğinde hem kalbini hem çevresini korur. Alçakgönüllülük, sözde değil davranışta karşılık bulduğunda değer kazanır. Bugün insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu şey, daha fazla güç değil; daha fazla tevazu bilincidir.

Kaleminize yüreğinize sağlık çok hoş bir yazı olmuş .