1. Anasayfa
  2. Gezi Yazısı

İstanbul Günlüğü (4): Boğaz’da Bir Yalı’nın Güne Düşürdüğü Sessizlik

İstanbul Günlüğü (4): Boğaz’da Bir Yalı’nın Güne Düşürdüğü Sessizlik
0

İkindi suları yavaşça akşama eğilmişti. Balıkçılar oltalarını suya salmış, sessizce bekliyordu. Kimi misinasını düzeltiyor, kimi yemin telâşına düşüyor, kimi de vakti keraheti kolluyordu. Çayını, çöreğini alıp gelenlerin sessiz hazırlıkları; kestane ve mısır kokularına karışan hafif rüzgâr… Bütün bunlar, insanı kendi içine çağıran bir İstanbul dekorunu tamamlıyordu.

Bebek sahilinde, yalıların kaldırıma omuz verdiği dar ve hafif yokuşlu yolda yürüyordum. Kadim şehir İstanbul’un, belki de dünyanın bu emsalsiz köşesinin, geçmişin sesini bugünle usulca karıştırdığını hissediyordum. Sesler, suretler belirip kayboluyor gibiydi. İstanbul, ışığını, kokusunu ve asırlara direnen ihtişamını cömertçe sunuyordu.

Yalılar—irili ufaklı, beyazlı, mavili, çiçekli, ağaçlı—kaldırımlara küskün yüzlerini dönmüşlerdi. Boğaza ise gerçek çehrelerini gösteriyorlardı. Seyri mest eden güzellik ön cephelerinde saklıydı; sanki şehrin sırlarını yalnızca sulara fısıldıyorlardı.

Dikkatimi çeken bir yalı, asil bir yalnızlıkta suskunluğa batmıştı: Mustafa Zeki Paşa Yalısı. Boğazın iki yakasını birleştiren köprü, gerili bir yay gibi üzerinden geçiyor, yalıyı saran bir kuşak misali görkemini taçlandırıyordu. Önünde birkaç kişi fotoğraf çektiriyordu; ben taşlığa, ağaçlara, gölgelerin arasına ve sessizliğe gömülmüş bu mekâna bakıyordum. Hüzünlü, derbeder bir duruşu vardı; içine kapanmış, geçip giden zamanı, çaresizliği ve zavallılığı sessizce, belki de kaderini anlatıyordu.

Neredeyse parçaları kopacak, duvarları göçecek gibi ihtiyarlıktan bizar, inliyordu; her taşında geçmişin ağırlığı hissediliyordu. Osmanlı’nın yüksek rütbeli komutanlarından Tophane Müşiri Mustafa Zeki Paşa yaptırmış yalıyı ama içinde yaşamak nasibi olmamış. İttihatçılar el koymuş, Paşa’yı önce Büyükada’ya, ardından Rodos’a sürgüne göndermişler.

İnsan gibi eşyanın da bir kaderi olsa gerek; yalı yıllardır boş, çürümeye terk edilmiş halde duruyor.

Seyri tamamlayıp tekrar sahile indim. Kalabalık koyulaşmış, akşamın rengi insanın üzerine hafifçe çöküyordu. Balıkçıların kovalarında üçer beşer balıklar birikmişti. Yaşlı bir adam kamp tüpünde çay demliyordu; buharı güneşin son ışıklarına karışıp göğe doğru yükseliyordu.

Adımlarım beni boğazın zarif yamacına, Aşiyan’a götürdü. Şehrin sustuğu, geçmişin nefesinin hâlâ hissedildiği sessizliğe.

Önce İlhan İrem’in mezarı gözüme ilişti; mütevazı ama bakımlıydı. Toprağı kabarık, üzeri kır çiçekleri ve aynalı kalplerle doluydu. Baş ve ayak ucunda ince iki tahta parçası vardı; yanlarına iki kanat, üstüne ismi, alt yanına ise resmi yerleştirilmişti. Duvarına bırakılmış şeffaf sandıkta defter ve kalem duruyordu; altında bir bayrak.

“Görmeyeli buralara olanlar olmuş,” diye mırıldandım; sevdiğim o şarkının hatırası düştü içime.

Ardından Medine Müdafii Fahrettin Paşa’nın kabrine yöneldim. Şanına yakışır bir vakarla düzenlenmiş kabri başında dua ettim.

İnişli çıkışlı patikalardan geçtim. Hanedan mensupları, siyasetçiler, devlet adamları, paşalar, ressamlar, şairler, yazarlar… Hepsi, zamanın avuçlarından sıyrılmış, sessiz birer hatıra gibi duruyordu.

Çıkışa yaklaşırken Yahya Kemal’in mezarıyla karşılaştım. Yanındaki duvarda, rüzgârla salınan servilerin gölgesinde adeta bir fısıltı gibi,

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde…” sessizce yankılanıyordu.

Günü, bu derin hissiyatla kapattım; bir asude bahar ülkesi…Bir rüyadan uyanır gibi, hayatın telaşıyla adımlarımı sıklaştırırken, içimden İstanbul’a ve içinde sakladığı herkese ve her şeye mırıldandım: “Uğurlar ola…”

Ömrün bakiyesi…

Gidenlerin ardından sallanan bir el kadar kısa.

Hasret yüklü, yakıcı.

Ramazan Toprak Gazeteci. 1971 Şanlıurfa doğumlu. Evli, üç çocuk babası.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir