1. Anasayfa
  2. Kitap

Tuncay Günaydın ile Perdesi Yırtık Dünya Üzerine

Tuncay Günaydın ile Perdesi Yırtık Dünya Üzerine
0

Adet üzere sizi kısaca tanıyabilir miyiz?  

Aydın ilinin İncirliova ilçesinin İsafakılar köyünde doğdum. İncir ve zeytin ağaçlarının gölgesinde büyüdüm sayılır. İlkokulu köyde, ortaokul ve liseyi Aydın’da okudum. Kırıkkale Üniversitesinde İşletme okudum. Uzun süredir İzmir’de ikamet etmekteyim.

Pek çok noktadan başlanabilir şüphesiz ama biraz daha kitap özelinde bir başlangıç yapıp sonrasında halkaları açmak istiyorum. Her ne kadar bir hikâye dosyası olsa da karakterlerin farklı hikâyelerde birbirlerine bağlandığını görüyoruz. Bir hikâyedeki yan kahraman sonraki hikâyenin ana kahramanı olarak karşımıza çıkabiliyor. Bu edebiyatımızda daha önce de örnekleri verilmiş bir form. Buradan hareketle hikâyelerin genel zeminiyle ilgili neler söylemek istersiniz?

Hikâyelerim daha oluşma aşamasında bir bütüne ait oluyor diyebilirim. En azından bu kitap açısından öyle oldu. Perdeci karakterini kafamda canlandırdığımda ve notlar almaya başladığımda onun yalnız kalmayacağını biliyordum. Açıkçası çok müsait bir alandı. Hâlâ bu formun çok verimli olduğunu düşünürüm. Kendimi bu formun içerisinde daha rahat hissediyorum. Çünkü bana kurgunun geniş imkânlarından faydalanma olanağı sunuyor.

Dosya taşra etrafında örülmüş olma özelliği gösteriyor. Ancak mekân genel itibariyle salt zeminden ibaret, asıl olan tematik değer ve duygu durumları ise çok daha kadim ve evrensel. Buradan hareketle mekâna yahut mekânın imkân alanından doğan hikâyenin doğasına dair neler söylemek istersiniz?

Mekân mecburiyettir. Öykülerde mekân kullanmayı severim. Yazarken mekân hep aklımdadır. Mekânı tasvir konusunda çok çaba göstermem. İnsan mekânda var olur. Mekân insanın ruhuna sirayet eder. Günümüz mekânlarının aynılığı içinde yaşayan insanların aynılaşması kaçınılmaz. Aynı duvarların içinde yaşıyoruz. Çatımız yok çoğumuzun, üst katımız var. Bunun da insana etkisi muhakkak olacaktır.

Bir Binanın Muhtasar Yazgısı adlı öyküm bir mekânın öykü karakteri olması açısından sorunuza güzel bir yanıt olabilir. Mekânla özdeşleşmiş, mekâna kanmış insanlarla birlikte bir binanın oluşumunu anlatmaya çalıştım. Mekân anlatımı kolaylaştırır. Okuyan açısından da güzeldir bu. Bir yazar bir mekânı okuyucusunun zihninde inşa edebilmişse başarılı olmuştur. Bu yüzden mekân anlatının en kullanışlı öğelerinden biridir.

Eser boyunca dikkat çeken hususlardan birisi de meslekler. Kitabın omurgasını oluşturan perdecilikten marangozluğa, gazetecilikten nalburluğa değin pek çok meslek hikâyelerde yer ediniyor. Meslek merkezli insan tanımlarıyla taşra arasında bir bağ kurduğunuz söylenebilir mi?

Elbette. Büyük şehirlerde artık meslekler ve o mesleği yapan kişiler çok göz önünde olmuyor. Bazı meslekler sıradanlaştı. Değersizleşti. Mesleğe değer veren kültür erozyona uğradı. İşçi ya da memur olundu. Herkes işçi veya memur olunca “Mesleğin ne?” sorusunun cevabı basitleşti. Meslekle insan birleşiminin sonuçlarıyla etkileşen bir toplum değiliz artık. Meslekler bireysel alanlara çekildi. Sosyal yapıyı etkileyen yönleri törpülendi neredeyse. Hikayelerimde hala yitirilmemiş bir meslek/insan birleşiminin izleri var. Taşrada bu izler hala görünür olsa dahi gün geçtikçe önemini yitiriyor.

Kitabı okurken zemin olarak Zeyyat Selimoğlu’nun ilk dönem hikâyelerini, form olarak Ali Ayçil’in Sur Kenti Hikâyeleri’ni ve tematik değer olarak da Mustafa Çiftçi’nin hikâyelerini anımsadım. Tür yahut tarz olarak kendinizi yakın gördüğünüz yazarlar var mı?

Bir şehrin ya da bir mekânın öykülerini en güzel yazan yazarlar olarak hepsini baş üstünde tutarım. Sur Kenti Hikâyeleri en çok hediye ettiğim kitaplardan biridir. Türk edebiyatında Haldun Taner’in yazdıkları bana hep yakın olmuştur. Onun kurguya olan hakimiyeti, biçimsel denemeleri ve Türkçeyi kullanmasındaki maharetine hayranım. Dünya edebiyatında da John Steinbeck dikkatimi çok çeker. Steinbeck’in  taşraya olan bakışı, taşranın gerçekçiliği ve karakterlerinin sıradanlığından etkilenmişimdir. Bütün bunların dışında Ahmet Hamdi Tanpınar romanlarıyla en yakınımda durur. Son zamanlarda ise Osman Özarslan’ın Hafriyat kitabıyla tanıştım. Osman Özarslan’da yakınımdır artık.

Perdesi Yırtık Dünya” adlandırmasından yola çıkmak istiyorum. “Perde” kitabın en baskın sembollerinden biri. Kitapta da defaatle vurgulandığı üzere perde örten, gizleyen yanıyla öne çıkan bir objeyken, hikâyeler doğası gereği perdeyi aralayan ve içeriden haber veren yanlarıyla ağır basıyor. Bu perde kimi öykülerde aralanıyor, kimi öykülerde yırtılıyor, kimi öykülerde hiç kalkmıyor. Bu düaliteye ve perde imgesinin inşasına dair neler söylemek istersiniz?

Perde çok kullanışlı bir imge. Öyküleri yazmadan önce perde ile ilgili bu kadar metafor olabileceğini düşünmezdim. İnsana ait her türlü hal perde ile anlatılabilir neredeyse. Yazdıkça mutlu olduğum bir imge haline geldi böylece. Kendi hayatımda da bir sürü perde olduğunu fark ettim . Kapalı, açık, yırtık, eski, yeni. Hatıraları saklayanı, beni aşikâr edeni…

Her insan perde uzmanıdır kendi dünyasında. O uzmanlığını unuttuğu anda bütün yalanı ortaya çıkar. Perdeci karakterinin perdeleri çekiverdiği anlar var. Perdeleri çekiverdiğimiz anlarımız olmasa çok zorlanırdık. Perdeyi tam aralamadığımız öykülerimiz olacak hep. Perdeyi aralamaya çalışan okuyanların merakıyla süslenmiş öykülerimiz olacak. En sonunda temelli kapanacak perde.

Dosyanın sonunda sahne perdesinin kapanmasını da bununla ilişkilendirmek mümkün mü?

En sonunda temelli kapanacak perde. Oyun bitecek. Sahne dağılacak. Kesin olan bu sonu engellemeye gücümüz yetmeyeceğine göre perdenin kapanmasına hazırlanmak gerekiyor. Perdeci farkında bu sonun geleceğinden. Perde sayesinde farkında. Ama farkında değilmiş gibi yaşıyor. Kitabın sonunda aslında o son kapanışın izi var.

Feleğin Vasıtası başlıklı hikâyede “Kendi masalını yaşamaya çalışmış. Başkalarına ait masallara bulaşmamış hiç.” cümlesi geçiyor. Buradan hareketle yazar yalnızca kendi masalını yaşayan mıdır?

Değildir. Çünkü kendi başına var olması mümkün değildir. Yazarın bir meseleye ihtiyacı vardır. O meseleyi işleyip masal yapacaktır. Meseleyi ise hayattan bulacaktır. Belki de başkalarının masallarından bulacaktır. Bütün uğraşısının sonunda kendi masalını anlatmaya ve imkan bulursa yaşamaya başlayacaktır. Meselesini masal yapanlardan olmak zor. Onlardan olmayı dilerim.

Üslubunuzda mizah ile hüzün yan yana duruyor. Bu ikili ton sizin için bir yazma stratejisi mi yoksa hayatın kendi ikircikli hâlinin yansıması mı?

Hüznü insanın öz sermayesi sayarım. Hüzün her şeyin içine sızabilen bir efsundur. Mizahın içine sızınca ortaya çıkan karışım beni her zaman yazmaya teşvik etmiştir. Dümdüz bir metin yazmak yerine duygu değişimlerini mizahın eliyle yumuşatmayı isterim. Kitapta bir öykü de Dilara şarkısında oynayanlardan bahseder. Aslında şarkının sözleri olabildiğine hüzünlüdür. Fakat müziğini duyan oynar nedense. Yaşamak biraz bu şarkı gibidir zaten. Yaşamak öyleyse yazdığımız hikayeler ona benzeyecektir. Sanırım hayatımda böyle bir mizah anlayışım var. Hüznün yol arkadaşı olmasa bile ardından el sallayanıdır mizah.

Öyküler biter bitmez zihninizde “bitmeyen” bir şey kalıyor mu? Bu kitabın sizde açtığı en uzun yankı nedir?

Hiç bitmiyor. Kitabı bitirdiğimi düşündüğümde hala ben de buradayım diyen karakterler vardı aklımda. Onları görmezden gelmek zordu. Kitaba almadığım perdeci öyküleri de var.

Emeller yüzünden heba olan zamanların yankısı.

Heba olanların güzelliği.

Perdeci karakterini yazmış olmak hissi de sanırım hep yüzümü güldürecek.

Pek çok yazarın metninde öncelediği, ona diğerlerinden daha fazla önem atfedip işçilik yaptığı bir kavramdan bahsetmek mümkün. Tuncay Günaydın hikâyelerinde bilinçli olarak neyi önceler?

Kavuşamamak. Ya da kavuşamayacak olmak. “Ömrümün mavisi, güle güle” diye bir söz söylemişti karakterlerimden biri. İşte o maviye kavuşulamayacak hiçbir zaman. Öykülerimde kavuşamamanın yankısı hep duyulur. Dünya ayrılığın sunağıdır sonuçta. Ayrılıp da gelinmiştir, ayrılıp da gidilecektir.   Perdesi Yırtık Dünya kavuşamamanın avuntusudur.

Vazgeçmemek. Güzele olan yolculuktan vazgeçmemek. En azından o yolda durabilmek.

Teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim ilginiz için.

Mehmet Önder Karakaş, 1995 yılında Kırşehir Çiçekdağı’nda doğdu. Lisans eğitimini Karabük Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. Yüksek lisans eğitimine Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalı’nda devam ediyor. Bir süre Karabük Üniversitesi Türkçe Öğretimi Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Şiir ve yazıları Dergâh, Notlar, Barbar, Nordik, İzdiham gibi muhtelif dergilerde yayımlandı.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir