“Tablet mi dediniz?
Defter de diyebilirsiniz.
Bakın! Şarjı da bitmiyor, sayfaları da…
Onlar Kur’an-ı Kerîm’i bu tabletlerle öğreniyorlar.”
Modern dünyanın tam merkezinde, elimizdeki ekranların parlaklığına boğulmuş durumdayız. Dakikalarca kaydırdığımız pürüzsüz cam yüzeyler, bizi dünyaya bağladığını iddia ederken aslında bizi en yalın gerçeklerden ne kadar koparıyor? Bataryamızın yüzdesi %10’a düştüğünde yaşadığımız o anlık panik dalgasını düşünün. Priz arayan gözler, kesilen iletişimler, yarıda kalan işler…
Şimdi yönümüzü Batı Afrika’ya, Gine’nin başkenti Konakri’ye çevirelim. Çamurlu sokakların ortasında, gözlerinde evrenin tüm masumiyetini taşıyan çocukların ellerine bakalım.
Onların ellerinde lityum iyon pillerle çalışan, retina ekranlı tabletler yok. Onların ellerinde, üzerine kömür karası mürekkeplerle kutsal kelimelerin kazındığı, tahtadan levhalar var. Bizim “ilkel” diyebileceğimiz, onların ise dünyaları sığdırdığı ahşap tabletler.
Bizler her yeni döneme, her yeni eğitime başlarken “eksikler listesi” hazırlarız. En iyi bilgisayar, en kaliteli defter, en ergonomik kalem… Konakri’deki bu çocukların karesi ise bizlere, hakiki bir öğrenme sürecinin kusursuz materyallere değil, ruhtaki sarsılmaz kararlılığa bağlı olduğunu fısıldıyor.
Yazılan her bir harf siliniyor, yerine yenisi yazılıyor. Ne bir bulut depolama alanına ihtiyaçları var, ne de bir yazılım güncellemesine. Hafızalarına kazıdıkları her ayet, aslında o ahşap tabletlerden çok daha kalıcı bir yere, ruhlarına işleniyor.

Bizler dijital çöplüğümüzün içinde bilgi obeziteliğinden mustaripken, onlar tek bir tahta parçasının üzerinde, piksellerin asla taklit edemeyeceği o Nûr’u satır satır kalplerine indiriyorlar.
O ahşap levhalar, sadece yokluğun getirdiği bir zorunluluk değil; azmin, emeğin ve köklü bir geleneğin günümüz dünyasına meydan okuyuşudur. Mürekkebin tahtaya her dokunuşunda, teknolojinin bize sunduğu sahte konfor alanları bir bir yıkılıyor. Bizler saniyeler içinde binlerce sayfaya ulaşıp hiçbirini derinlemesine okumazken, o pürüzsüz tahtaya kazınan tek bir satır, bir çocuğun tüm geleceğini ve ahlakını şekillendirmeye yetiyor. Cihazlarımızın esiri olduğumuz bu çağda, esnemeyen ve eskimeyen bir iradenin fotoğrafıdır bu.
Üstelik bu yalınlık, insana kendi hayatındaki fazlalıkları sorgulatıyor. Hayatımızı kolaylaştırsın diye etrafımızı sardığımız onca eşya, aslında bizi yavaşlatan birer yüke mi dönüşüyor? Konakri’nin çamurlu yollarında, üzerlerindeki mütevazı kıyafetlerle dünyaya gülümseyen bu çocukların ne bir prize bağımlılıkları var ne de veri paketlerine.
Sizce de onlar; zihni ve kalbi özgür bırakmanın, sadece eldekiyle yetinmek değil; eldekini en kutsal amaca adamak olduğunu sessizce haykırmıyorlar mı? Bizler elimizdeki ekranlara dünyaları sığdırdığımızı sanırken, onlar o tek bir tahta parçasının üzerinde ebedi bir hakikati seyrediyorlar. Bu fotoğraf, prizlere bağımlı yaşayan modern insanın dünyasına indirilmiş sessiz ama sarsıcı bir darbedir.
Bu yazıya telefonunuzdan ya da bilgisayarınızdan ulaştığınızı biliyorum. Belki birkaç dakika sonra başka bir bildirime tıklayacak, bu çocukların gözlerindeki kararlılığı unutacaksınız.
Ancak bir sonraki sefer cihazınızın şarjı bittiğinde, Konakri’nin o yağmur yemiş toprağında ellerindeki tahta tabletlere sımsıkı sarılan çocukları hatırlayın.

Unutmayın; dünyayı değiştiren şey elimizdeki teknolojinin gücü değil; içimizdeki öğrenme ve üretme aşkının bitmek bilmeyen enerjisidir.
Sayfaları tükenmeyen, şarjı bitmeyen bir hayat yaşamak, tamamen bizim bakış açımızda gizli.
