1. Anasayfa
  2. Edebiyat
  3. İnceleme

Unutulanlardan “Pileki”

Unutulanlardan “Pileki”
0

Zaman geçiyor… Zaman geçtikçe insan da değişiyor, hayat şartları da değişiyor. Özellikle modernleşme ile beraber geçmişe ait pek çok değerimiz kaybolup gidiyor. Hâlbuki bu değerler hayatın vazgeçilmez birer parçasıydı, işleri kolaylaştırıcı, bir müşkülü çözücü yönleri vardı. Teknoloji gittikçe hayatımıza girmeye başladı, hayatımıza girdikçe işlerimizi daha da kolaylaştırdı, hatta öyle ki insanoğlunun yeteneklerini, meziyetlerini, becerilerini elinden alacak kadar işlerimize el koydu.

Eski değerler, alet-edevat bir kenara itildi, ayakaltında dolaştıkça biraz daha köşeye itildi. Kimi çürümeye terk edildi, kimi çöpe atıldı, kimi yakıldı, kimisi de hurdacıya devredildi. Bir zamanlar bir köşede dururdu bazı değerlerimiz, gün geldi durdukları köşeden de kayboldular. Bazı insaf sahibi yürekler bu duruma razı gelmedi. Evlerin bir köşesinde, bahçe duvarının kenarında yer verdi, geçmişi yâd etti, hatıralar canlandı gelip geçip baktıkça. Daha da duyarlılık gösterenler köy müzeleri, semt müzeleri kurarak bulabildiği değerleri, nesneleri toplayıp adeta korumaya aldı, tabiri caizse uçurumun kenarından çevirdi…

Teknolojinin bu noktaya gelmesinde birer yapı taşı olan bu değerleri korumak lazım. Bunlar toplumların hafızasıdır, ufkudur aynı zamanda. Bütün meziyetlerimizi hatta irademizi makinelere teslim ettiğimiz bu çağda yeteneklerimizin hatırlatıcı hafızası… İnsanlık uygarlıkta bir noktaya geldi lâkin bu gelinen nokta aynı zamanda insanlığın, meydana getirdiği uygarlığın sonunu hazırlayan bir nokta gibi görünüyor. İnsanlığın zor zamanında, yokluğu yaşadığı anında imdadına koşan bu değerlere tekrar muhtaç olmayacağı konusunda kim garanti verebilir!

Ne olursa olsun insanlığın bir bilgi, tecrübe birikimi, bir kültür olarak değerlerin korunmasını, en azından yazıya dökerek toplumların hatırasında yaşatmak gerekiyor. Çünkü birkaç kuşak sonra hatıralar da bile kalmayacak, yaşayanlar hafızalarıyla birlikte göçüp gidecek, görenler unutup gidecek; görmeyenler, bu birikimle yaşamayanlar hiç hatırlamayacak. Bu yüzden toplumun tecrübelerini, ürettiği değerleri, meydana getirdiği değerleri not düşmek, yazıya aktarmak, kalıcı kılmak lazım.

Pileki de unutulmaması gereken değerlerden biri…  Pileki kelimesinin anlamı Türkiye’de Halk Ağzından Derleme Sözlüğünde; “Mısır ekmeği pişirilen, toprak ya da taştan yapılmış yuvarlak tepsi gibi kap.” olarak ifade edilmekte ve Çanakkale-Ulupınar’da, İstanbul – Kartal – Kurtdoğmuş’ta, Ordu, Trabzon, Rize, Erzurum ve Artvin – Şavşat’ta kullanıldığı belirtilmektedir. Pileki, Şavşat yöresindeki köylerde sadece mısır ekmeği değil; buğday ve arpa unundan yöresel ekmek çeşidi olan kete, gevrek, börek benzeri yiyecekleri pişirmekte de kullanılan bir ürün olarak anlaşılır.

Pileki kırmızı killi kir topraktan yapılırdı. Pileki ve diğer topraktan yapılan diğer kap kacağın da yapıldığı bu toprağı her yerde bulmak mümkün değildi. Belirli yerlerden insanlar gider, buraları kazır, çıkan toprağı bir elekten geçirerek içindeki iri parçaları ve taşları ayıklardı.  Ayıklanan toprak ıslatılır ve hamur hâline getirilirdi. Bir süre bekletilen toprak hamuru işlemeye başlanır, tepsi şeklinde yuvarlak düz bir satıh oluşturulur, uzun yuvarlak hâle getirilen hamur topağı bu yüzeyin kenarlarına yapıştırılır, daha sonra tepsi kenarı gibi düzgün bir şekil verilirdi. Tepsi şeklini alan pilekinin bazen iki bazen de dört yanına tutmak için ölçülü aralıklarla kulp ilave edilir, ıslak ellerle sıvazlanarak üzerindeki pürüzler giderilir ve parlak bir duruma getirilirdi. İhtiyaç duyulan sayıda yapılan pileki, güveç gibi kaplar, çatlamamaları için gölge bir yerde üzerleri örtülerek kurumaya bırakılırdı. Kuruyan kaplar büyük bir itina ile kırmadan kuruma yerinden alınır, daha önce hazırlanmış ocağa konularak üzerine de kuru tezek konularak yakılır ve bu şekilde toprak kaplar pişirme işlemine tabi tutulurdu. Odun yerine tezek kullanılması, ateşin yavaş yavaş ve uzun süre yanması içindi. Alevi fazla olan ateş toprak kaplara zarar verebilirdi. Ateşte pişen pilekiler artık ekmek pişirme görevi için hazırdı.  

Pileki iki parça olarak kullanılırdı. Resimde görüldüğü gibi kaplar çatılır, içinde ateş yakılarak iyice kızması sağlanırdı. İyice kızan pilekilerden birisi yanan korların üzerine yatırılır, poğaça adı verilen ekmekler yapışmasın diye bazen içine geniş yeşil yapraklı otlardan konulur ve yuvarlak şekilde parça parça veya tepsi gibi kabı kaplayacak şekilde pilekiye vurulurdu. Vurulurdu ifadesini kullandım çünkü ekmek vurdum, gevrek vurdum… şeklinde tabirler kullanılırdı. Sonra diğer parça üstüne kapatılır, onun da üzerine kızgın korlar konularak ekmekler pişmeye bırakılır, yanmaması için zaman zaman kontrol edilirdi. Ekmekler piştikten sonra üstteki parça kaldırılır ve enfes kokulu ekmekler çıkarılarak sıcak ve yumuşak kalması için bir beze sarılır, ardından kersan denilen ahşaptan oyularak yapılmış kaba konulur ve bilahare sofradaki yerine götürülürdü.

Pilekiler aslında çok fonksiyonlu kaplardır. Saydığımız ekmek çeşitleri yanında patates de pişirilirdi. Yöreye mahsus kartopi adı verilen beyaz patatesler iyice yıkanır, kabuğu soyulmadan, bölünmeden patatesler kızgın pilekiye konulur, üzeri resimdeki gibi kapatılırdı. Bir süre sonra pişen patatesler bazen tuzlanarak bazen de yöreye has tuluh peyniri ile birlikte yenilirdi; özellikle kış aylarında çayla birlikte misafirlere ikram edilirdi. Aynı şekilde etli ya da etsiz yapılan patates yemeği de tepsi ile birlikte sulu yemek olarak pilekide pişirilirdi. Pilekinin ekmek çeşitlerine, patateslere ve yemeklere ayrı bir lezzet kattığını da belirtmeden geçmemek lazım. Pilekinin fonksiyonu bunlarla bitmiyor elbet; kızgın pilekide mısır patlatıldığı da olur ki patlamış mısır patura diye adlandırılır yörede. Kızgın pilekiye dökülen mısır tanelerinin üzeri kapandıktan sonra patlarken çıkardıkları ses adeta savaş meydanını çağrıştırır, çocuklar için de eğlence ve merak konusu olurdu.

Günümüzde artık evlerde yerini fırınlı sobalara ve elektrikli fırınlara bırakan pilekiler fotoğraflarda kaldı. Atalar mirasına değer veren kimi hanelerde bir köşeye atılan, günden güne ayakaltından uzaklaştırılan nesneler olarak yerini alsa da bir süre sonra kırılıp, dökülüp yok olup gidecekler. Bunun önüne geçmenin yolu yöresel müzeler kurmaktan geçiyor. Muhtarlıkların, belediye başkanlıklarının bir görevi de hatta öncelikli görevi de bu olmalı diye düşünüyorum.

Dr. Öğr. Üyesi Adnan Uzun 1962 yılında Şavşat'ta dünyaya geldi. İlkokulu Şavşat'ta bitirdi, ortaokul ve lise eğitimini Bursa'da tamamladı. Üniversiteyi Marmara Üniversitesi, Atatürk Eğitim Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde okudu. 1987 yılında Edirne Uzunköprü'de öğretmenlik görevine başladı. Trakya Üniversitesinde Yüksek Lisans ve Doktora programlarını tamamladı. Millî Eğitim Bakanlığına bağlı çeşitli okullarda öğretmenlik ve idarecilik yaptı. Aralık 2010'dan itibaren Artvin Çoruh Üniversitesinde Yrd. Doç. Dr. olarak akademisyenlik görevine başladı, halen Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesinde Doktor Öğretim Üyesi olarak görevini sürdürmektedir.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir