Osmanlı döneminde doğmuş Cumhuriyet dönemini de idrak etmiş bir çok insan gibi Nazım Hikmet’in de bu tarz şiirleri vardır. Cümlemizi genelleştirebiliriz: XX. Yüzyılın başında Osmanlı toplumunda yaşayan her şairin konu ile ilgili şiirleri vardır. Bunun birinci sebebi bizim edebiyatımızı besleyen ana damarlardan birinin tekke oluşudur. İkinci sebep Yunus Emre başta olmak üzere türk edebiyatının zirve şahsiyetleri bu kültürün içinde yetişmişlerdir. Nazım Hikmet için bir üçüncü sebep ise Mevlevi dervişi olan Mehmet Nazım Paşa dedesidir.
1840- 1926 tarihleri arasında yaşayan Nazım Paşa bir çok ilde görev yapmış olan bir Osmanlı valisidir. Son görevi Selanik valiliğidir. Torunu Nazım orada 1902 de doğmuştur. Dinî tasavvufî kültürle ilgili Arapça, Farsça’dan tercümeleri olan Nazım Paşa da şairdir .
Böyle bir aile ortamında büyüyen torunun, ilk şiirlerinin bu mecrada olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü o, Selanik mevlevihanesi başta olmak üzere ilahiler eşliğinde dergâhların lahûti atmosferinde yapılan zikirlerin canlı şahididir. Ama gençlik döneminde başka arayışlar onu farklı noktalara taşıyacak, “muhalif olma” karakteri onun başına zaman zaman işler açacaktır.
İdeolojik dalgalanmalar bir tarafa şiirden anlayan herkes onun büyük şairlerimizden biri olduğunu itiraf eder. Şairin bu ilk şiirlerini görmezden gelme hakkımız yoktur. Bazı şairler ilk şiirlerini inkar ederler, bilinmesini istemezler. Bu tavır da doğru değildir. İnsan yaşarken ray değiştirebilir. Ama maziyi inkar etmeye gerek yok .
1921 tarihli şu dörtlüğü Mehmet Akif’i çağrıştırıyor:
Ya Rabbi bahtımız ne kadar kara
Biraz da nurunu yak bu diyara
Bir ışık bu sonsuz karanlıklara
Ya Rabbi bahtımız ne kadar kara
Aynı yıl yazılan şu mısralar Necip Fazıl’ın değil onundur:
Gel ey imanlı gençlik, gel ey beklenen gençlik
Gel ki Anadolu’da senin bükülmez çelik
İmanına azmine ümit bağlayanlar var
Fatih ve İstanbul sevgisini, Sekizyüzelliyedi isimli şiirinde Yahya Kemal ‘e benzer bir uslupla dile getirirken son mısralarında Ayasofya da var:
…
Hak yerine getirdi en büyük niyazını
Kıldı Ayasofya’da ikindi namazını
İşte o günden beri Türk’ün malı İstanbul
Başkasının olursa yıkılmalı İstanbul.
Dedesine ithaf ettiği şiirde bir tekke atmosferinin şairin ruhuna sunduğu mistik derinliğin net fotoğrafı vardır:
DERGAHIN KUYUSU
Büyükbabama
Ne içli bir dua,ne içten bir ah,
Uyuyor selviler altında dergah!.
Kaç kere gönlümü dinledi bu yer.
Tek tük kandillerde yorgun alevler
Titriyor gecenin sert rüzgarıyla.
Gece sanki sönen yıldızlarıyla
Gölgeli dergahın dolmuş içine..
Bir inilti, bir ses… Bu yalvarış ne?
Ya Rabbi,ne içten anıldı adın!..
“Ölmeden öl!”diyen bir itikadın
Gönülden duyarak ulu sesini ,
Ruha şifa sunan felsefesini,
Biri zikrediyor dergâhta işte.
Göklere yükselen bu inleyişte
Elemi gizlidir bir âh u vâhın.
Çoktan dervişleri yattı dergâhın..
Bu yalvaran kimdir, kim bu zikreden?
Yoksa ağlıyor mu gönlüm bilmeden!
Gönül! Bu inilti senden mi geldi?
Hayır, işte o ses yine yükseldi,
Yine yalvarıyor, yine ağlıyor
Gözümü dumandan eli bağlıyor
İçimde yakılan bir buhurdanım…
Vuruşu duruyor kalbimde kanım.
Bir hayalet oldu yanan benliğim:
Bu kuvvetli ruh kim? Bu zikreden kim?
Kim bu varlığımı kendine çeken?
Şimdi bir zulmette gölge gibi ben
O yalvaran sese ilerliyorum
“Benliğim ölmeden öldü” diyorum…
Böyle yürüyerek geçtikçe her an,
gitgide geliyor sesi yakından
git gide sinerken ben gölgelere
Yorgun ayaklarım çarptı bir yere.
Titredim bir taşa ani temasla,
Ömrümde bu kadar korkmadım asla:
Sanki ta kalbimi bir bıçak yardı…
Önümde bir küme karanlık vardı.
Bütün varlığımı bir an unuttum
Yavaşça eğilip o yeri tuttum.
Dergah kuyusunun duvarıydı bu..
Yeniden benzimi sararttı korku.
Burdan geliyordu o iniltiler!
Gönülde titrerken şüpheli bir yer
Allah’a yalvaran Allah’ın adı
Beynimin içinde bir uğuldadı.
Sanki bir dakika çarpmadı kalbim
Ey ulu Allahım, Ey ulu Rabbim!
Kuyuda zikreden , ağlayan kimdi?
İçine eğildim… Anladım şimdi:
İsm-i Celalini candan andıkça,
Yer yer yükselerek çalkalandıkça,
Kuyunun zulmette parlayan suyu…
Kuyu zikrediyor,ağlıyor kuyu!..
*
MEVLÂNÂ’NIN MÜRİDİ
Mevlevî bir dedenin torunu en çok kimi sevebilir?
Sararken alnımı yokluğun tacı
Silindi gönülden neşeyle acı
Kalbe muhabbette buldum ilacı
Ben de müridinim işte Mevlana
Ebede set çeken zulmeti deldim
Aşkı içten duydum, arşa yükseldim
Kalpten temizlendim, huzura geldim
Ben de müridinim işte Mevlana
Şairin Vasiyyeti Yerine Geldi mi?
…
Siz ey bizi sevenler istemezseniz bunu
İstemezseniz eğer böyle gam çekmemizi
Doymadan öldüğümüz Anadolu’da bizi
Evliyalar mezarı tepelere gömünüz
Bir şefaatçi bulur ahirette gönlümüz
