Yitiksöz 28 İsmet Özel’in “öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan” dizesini demiryolunda yürüyen yaşlı bir amca görseline yerleştirerek başlıyor. Yirmi sekizinci sayısıyla Yitiksöz, insanı derinden etkileyen bahar mevsimine “Merhaba!” diyor. Bu sene Ramazan ayının ve Bayramının ardından bizlere bir serçe ötüşü gibi ulaştı Yitiksöz sadece iyilikten ve güzellikten yana tavır koyarak.
Genel Yayın Yönetmeni Sayın Duran Boz, “Evreni Evren Kılmak İçin” adlı yazısında merhametle kuşanan insanın “toprağı toprak / evreni evren kılmak için” vereceği mücadeleye değinir. İçinde yaşadığımız çağda ne yazık ki uluslararası tröstler ve onların uşakları; toprağı işlevsizleştirmek, evrenin dengesini bozmak ve insanı yozlaştırmak için ellerinden geleni artlarına bırakmıyorlar. Bize düşen; bunlara karşı 7/24 direnmek, mücadele etmek ve çevremizi uyanık tutmak için harekete geçmektir. Yazıdan bir bölüm huzurlarınızda:
“İnsan, içte derinleştikçe dışındakileri fark eder. Her ânını anlaşılır kılacak hamlelerin izini sürer. Kişiliğini yangın yerine çeviren oyunbazları soruşturmak suretiyle, oluş bilincini büyütür kendi kalbinde. Hayatı anlamlı kılacak ilkelerin seyrine azık hazırlar. Anbean çeşitlenen suallerin cevabını bulmaya çalışır. Sözün ateşini kaybetmemesi için kelimeleri vicdanıyla tartar. Sönüp gidenlere heveslenmeme kararlılığı içinde yaşamayı seçer. Bugünü dünle denkleştirmeme kaygısına ayarlar saatini. Gidene yazıklanmadan geleni umutla karşılar. Dert sahibi olabilmek içtenliğiyle vaktin çiçeklenişine tanıklık etmek ister.
İnsan, tercihiyle yol arkadaşlığına yazılır. Yarın için düşler biriktirir. Merhamet çağını hizalayan tavrıyla “toprağı toprak/evreni evren kılmak” için uğraşır. Sözcüklerin gencelen örgüsünü yeşertir dünyada. Hayatı sil baştan kurabilme duyarlığı içerisinde yaşantısını örer. Dilinin pütürlerini yonta yonta iç dünyasına yol yapar. Aşınmaların tezgâhında öğütülmemek için sözleşir.
Sözün fikre dönüşmesi ödünç yaklaşımlarla gerçekleşmez. Düşünce ciddi çabalar sonucu toprağa kök salar. İncelikli bakışın ahengi tarar gökleri. Birtakım mülahazalar sonucu evrensel olanla bütünleşir insan. Gelişigüzel hevesleri terk ederek pasaklarından soyunur yürek.”
Yitiksöz-28’e şiirleriyle katkı sunan isimler şunlar: Yasin Mortaş, Yunus Emre Altuntaş, Ekrem Elmas, Metin Kaplan, Hacı Ahmet Sevgili, İbrahim Gökburun, Ali Sali, Suavi Kemal Yazgıç, Cengizhan Konuş, Şakir Kurtulmuş, İnci Okumuş, Sinan Davulcu, Yasemin Kuloğlu, Hüseyin Çolak, Aziz Kağan Güneş, Kadir Ünal, Mustafa Gök, Asiye Ceylan, Seher Özkök, Derya Kurtoğlu ve Bünyamin K. Her birini ayrı ayrı tebrik ederim. Şakir Kurtulmuş, Bir Yüreğin Var Unutma adlı şiirinde toprak-su-hava-ateşi imliyor. Bir Yüreğin Var Unutma huzurunuzda, buyurun:
Bir Yüreğin Var Unutma
gökyüzünün kırık camlarından sular
akıyordu bulutlar durmadan akıyordu
sokak satıcılarının sesinde utangaçlık
dağların açık yarasında nal sesleri
eve dönerken beyaz siyah, kızıl renkli atlar
en iyi toprak saklıyor insanı yaz kış toprak
yanımızda nal sesleri mızrak boyu alçalırken
gecenin içinde kayboluyor güneş nöbeti devrederken aya
yenileniyor umutlar, başlangıçlar, taze bahar çiçekleri
kan renginde sularda yıkanan beyaz atlar
hatırlatıyor sana bir yüreğin olduğunu
yıkandıkça azgınlaşıyor atlar maviye dönüşüyor sular
yüzünde ceylan gülümsemesi
çık gel denizle konuştuğun yerden
kalabalıkların arasından
güneşin parıltılarından, ıslak ve aydınlık
dünyanın içindeki uğultudan
çıkıp çıkıp gel
belki yakın bir tarihte
sessizce bindiğin tren
geri gelmeyecek
kuşlar gökyüzüne resmini çizecek
belki de kaybolacaksın yıldızlar ülkesinde
bir gün yüzün çiçeklenmiş
göğsün genişçe açılmış
bir hikâyenin içinden geleceksin
çıkıp çıkıp geleceksin
Yitiksöz-28’de; Hasan Keklikçi, Abdullah İpek, Yavuz Ahmet, Emel Karagedik, Recep Ayık, Uzakbay Pirjanov, Ahmet Ergin ve Fatma Nur Uysal Pınar öykülerinin dünyasına davet ediyorlar bizi.
Emel Karagedik “Doktorlara Çay Yapıyorum” adlı öyküsünde bizlere hasta-doktor-sağlık personeli-vatandaş ilişkisinin bir başka veçhesini sunuyor:
Doktorlara Çay Yapıyorum
“(…) Doktor hanımın odasından çıkarken ilgisi için teşekkür ediyorum. Sağlık ocağından ayrılmadan önce gözlerim çaycı hanımı son kez arıyor. Göremiyorum. Aramızda haberi olmadan onunla kurulan bu bağın sebebini biliyorum aslında. Ben onu bana kilometrelerce uzaklıktaki bir yakınımla özdeşleştiriyorum. Fırsat bulduğu zamanlarda çalıştığı sağlık ocağından beni arıyor. Arkadan sesler geliyor hep. Doktor bey filtre kahve istiyor, hemşire hanım bergamotlu çay. Kapatmak zorunda kalıyoruz telefonu. Yarım kalıyor konuşmalarımız. Beni “sonra” arayacağına söz veriyor. O “sonra” gün sonunda olur mu diye bekliyorum, genellikle olmuyor. Acele etmiyorum, bekliyorum. Böyle zamanlarda sağlık ocağında gördüğüm abla geliyor aklıma. O da mı böyledir, diyorum. İşine yetip evine yetemeyen biri mi ya da o yakınım gibi hem işine hem evine yetmeye çabalarken kendine yetemeyen biri mi? O da büyük olmanın insanı daha fazla yoran ağırlığıyla mı eziliyor sürekli? İyi anne, iyi evlat, iyi eş… Hep iyi, her zaman iyi, hep ayakta, hep sağlam olmak için mi çabalıyor? Nasılsın? diye sorduklarında tırnaklarına kadar yerleşen yorgunluğuna rağmen “İyiyim.” diye mi cevaplıyor herkesi. Nazının geçtiği biri yok mu şu hayatta? Kırmızı cüzdanının fileli bölmesinde babasının ve çocuklarının fotoğraflarını mı taşıyor hemen hemen her kadın gibi? Onların içinde nikâhı için çektirdiği gençlik fotoğrafı da mı duruyor? Ne kadar güzelmiş o yaşlarda. Şimdiki hâliyle hiç mi benzemez insan? Nasıl değiştirmiş hayat onu? Nasıl hırpalamış? Bu yaşlanmak mı yıpranmak mı karar veremiyor. Öfkeyle demliğe kaynar su boşaltıyor. Üzerine çay atarken etrafa da döküyor. Kendine iş çıkardığına kızıyor.
Herkesin canı tatlı, dedi kan alacak olan hemşire. Ben ona “İğneden tırsıyorum, benim canım tatlı.” falan demedim oysaki. Sadece hangi kolumu açacağımı sormuştum. O da “Fark etmez.” dedi. Kan tüpleriyle uğraşırken yüzüme bakmadan devam edip “Herkesin canı tatlı.” Deyince “Anlamadım.” dedim. “Size değil sizden önceki hastaya söylüyorum. Bana acıtmazsın değil mi benim canım çok tatlı demişti de.” O yoktu ama şimdi burada. Kanını verip çıkmıştı çoktan. Odada sadece ben varım. Benim canım da tatlıdır ama ben bunu hiç dile getirmedim bugüne kadar. Canı tatlı olmayan insanlar da mı var? Nasıl yani? Onlar gücünü nereden alıyor merak ediyorum. Çocukken çok mu sert yetiştiriliyorlar acaba? Zor şartlarda mı büyüdüler de kan alma olayı onlara sinek ısırığı gibi geliyor. Kelebeklerden korkan çocuklar var bir de. Kelebeğin iğnesi yoktur, iğnesini etinize batırmaz ama sanırım kelebeğin uçuşu dengesiz olduğundan korkar bazı çocuklar onlardan. Yüzüne yakın uçarlar insanların. Savrukturlar. Yediklerimize gelmezler, kanımızı emmezler, zararsızdırlar ama işte dengesizdirler de. Hemşire yüzüme bakmadı, geçmiş olsun bile demedi, döndü ve çayını alıp çıktı. Crocs terliklerinin kauçuklu sesi kaldı geride. Ben oradan bir yara bandı alıp kendi kendime koluma yapıştırmaya uğraştım, canım tatlı değildi ne de olsa.
Can tatlılığı insanları nasıl da ikiye ayırıyor diye düşünürken bitmeyen bir günün öğle saatlerini yaşıyordum. Okuduğum kitaba devam ettim biraz. Sonra az şekerli bir kahve yaptım kendime. Sade kahvenin sertliğini sevmiyorum. Eczacının çaya kahveye dikkat edin dediği geldi aklıma. Kan yapan ilaçlar aldıktan sonra hemen çay, kahve içmemeliymişim. Kahveye düşkünlüğüm yok zaten çaya da artık dikkat edeceğim. Akşama doğru kar yağmaya başladı. Kar yağarken gökyüzünü seyrettim. Küçükken kar yağışını izlemeye doyamazdım, kar taneleri aşağıya inerken ben göğe yükselirdim. Uçtuğumu hissederdim. O zamanlar kar çok yağardı. Pencereyi açar kar havasını içimize çekerdik hem üşütürdü hem de ciğerlerimizi açardı. Şimdiki zaman karları nazlı nazlı yağıyor. Gece kar devam ediyor mu diye sokak lambasının sarı ışığına baktım, kar tanelerinin uçuştuğunu gördüm. Kar yağıyor mu uçuşuyor mu anlayamadım. Yatağıma yattım. Kar sabaha kadar yağar mı tutar mı diye hesap ederken aklıma sağlık ocağındaki çaycı hanım geldi. O, karı görünce yerler buz tutar da işe nasıl giderim diye mi düşünüyordur acaba, dedim. Bu düşünceden sonra kar içime içime yağdı, üşüdüm.”
Yitiksöz 28’de deneme, inceleme ve kitap tanıtımı yazılarıyla yer alan isimler şunlar: Ali Galip Yener, Hasibe Çerko, Sercan Ceylan, Beyhan Kanter, Mahmut Gider, Fatma Nur Uysal Pınar ve Jale Önder Darıcı dikkat çekiyor. Hasibe Çerko “Yazarak Yaşamak ve Felsefe Atölyesi Notları (Özdeş Dünyayı Ararken” adlı yazısında düşünmek ve yazmak eylemleri üzerinde kendisiyle tartışıyor:
Yazarak Yaşamak ve Felsefe Atölyesi Notları (Özdeş Dünyayı Ararken “Düşünme eylemine nasıl yaklaşmalı! Çok çeşitli ama yine de belli bakış açılarının ucunda soyutlanma eğilimi gösteren meselelerle tatsız bir kucaklaşma mı, yoksa herhangi sıradan birinin yönünü dönüp bakmayacağı, hiçbir koşulda, katiyen gönül indirmeyeceği sonsuzluğun uçurumuna tuhaf bir coşkuyla eğilip kulak verdikten sonra daha bir coşkulanma tutkusu mu? Yahut sırrı ifşa ederim korkusuyla için için yandığı hâlde eyleyenin susarak dingin kalma iradesine teslimiyeti mi? Dünyanın en iç sınırını ve dünyanın en dış sınırını mümkün mertebe kavramakla bütünlüğe ve birliğe kanat çırpmak isteği saklı mıdır bu tanımlarda? Birlik toprağına duyulan özlemle hatırlamaya duyulan iştiyak hissedilmekte ve aşkın mekânından şöyle dolu dolu bir nefes haberi ulaşmakta mı tüm bu tanımlardan? Belki.
Düşünme eylemini ben yazıdan bağımsız olarak yetkinleştirebilir miyim, bilmiyorum. Şimdilik bu noktada diyeceğim; yazının bana sunduğu imkân sayesinde iç dünyamın asla yoksullaşmayacağı ama zenginleşeceği, çok ganimet elde edeceği ve çok çeşitleneceği, bolluk içeresinde yüzerken sözcüğün o bollukta en uygun adları seçerek billurlaşacağı düzene susayıp durmaksızın oraya açılmak isteyeceğidir.
Her nesnenin özsel gerçekliğine uygun olarak imge ve form düzeninde sergileneceği niteliksel mekânın en kuşatıcı düşünme eylemlerine biçim kazandırdığını, büyük biçime ulaşmanın da yegâne temeli olduğunu belirtelim. Zira söz ancak kutsal toprakla mayalandığı ölçüde ete ve kana dönüşebilir. Hz. İsa’nın vurguladığı samimi lisanı, kalbin kanına bulanmış canlı dili oluşturan da bu kaynaşmadır. Nitekim lisan olarak dil buradan, yani bu evrensel mekândan kaynayıp taşar da bu toprakla kuşatılma neticesinde hakiki hissediş dünyasına, yani sırf doğallık olan ahenk ve uyum düzeyine yükselebilir. İster düşünme eylemi ister yazma eylemi diyelim, eylemi gerçekleştiren her kimse, dolaysız gerçeklik denilen duyu âleminin ardındaki derin doğayı böyle bir yükselişte bulacaktır kuşkusuz; yine kuşkusuz bireysel tecrübenin son derece parlak bir merhalesi olup, elmas ve ateşten duvarları eriten latif dokusuyla, T.S. Eliot’ın, “Cıvıldayan dünya” adını verdiği o yeri irade gücüyle azar azar, ruhun katmanlarına inerek fethedecektir. Daima bekleyişli bir sabırla, dikkatle inerek yükselebilir o özdeş dünyaya kişi. Düşünme eylemi ancak o vakit düşünmeksizin düşünmeye, düşünmenin de ötesinde anlamın vizyonlar hâlinde akıp durduğu gönül aynasına döner. Özgürce hareket eden bir dil, ufuklu bir anlatım elbette duru bir gönülde filizlenir.”
Bu sayıda yazar ve akademisyen Vefa Taşdelen Hoca adına oylumlu bir dosya hazırlanmış. Vefa Taşdelen, edebiyat ve düşünce dünyamızın dikkat çeken isimlerinden biri. Yitiksöz bu sayıda hazırladığı dosyayla Hoca’ya verdiği önemi belirginleştiriyor. Dosyaya Mehmet Ulukütük, Çağrı Taşgetiren ve Nigar Gizem Ünal yazılarıyla Vefa Taşdelen’de edebiyat ve felsefeyi sorgularken aynı zamanda Nigar Gizem Ünal, Vefa Taşdelen’le Edebiyat ve Felsefe üzerine bir konuşma gerçekleştirmiş. Çağrı Taşgetiren’in “Vefa Taşdelen’in Bakışıyla Kierkegaard’da Benlik ve Varoluş” başlıklı yazısında yazarın düşünsel dünyasında yolculuğa çıkıyor. Buyurun yolculuğa:
“Vefa Taşdelen’in Bakışıyla Kierkegaard’da Benlik ve Varoluş”
“Felsefe tarihinde, hem hayatıyla hem de düşünceleriyle sıra dışı pek çok filozofa rastlamak mümkündür. 19. yüzyılda yaşamış Danimarkalı filozof Søren Kierkegaard, hayatı ve felsefesi iç içe geçmiş, bu iç içelikten derinlikli felsefi ve psikolojik analizler ortaya koymuş, 42 yıllık kısa ömrüne pek çok eser sığdırmış nevi şahsına münhasır bir düşünürdür. Felsefi analizlerinde bireyi merkeze alan Kierkegaard, somut varoluşun felsefesini yapmış ve hakikat arayışının ancak öznel bir tutumla olabileceğini savunmuştur.
Kierkegaard’ın düşüncesinin temelinde benlik ve varoluş sorgulaması yer alır. İnsanı, hayatının anlamını sorgulamaya çağırması, ona “Danimarkalı Sokrates” unvanını kazandırmıştır. Somut varoluşu, bireyi ve özgürlüğü problematize eden yaklaşımıyla “varoluşçuluğun babası” olarak anılır. Sartre ile Heidegger gibi düşünürler üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Felsefenin yanı sıra teoloji, psikoloji, edebiyat ve sanat alanlarında da önemli tesirleri vardır.
Kierkegaard, benliği ve varoluşu sorgularken bunu kuru bir mantıksal argümantasyon zinciri içinde değil, edebî, sanatsal ve belagat yönü güçlü bir dille yapmıştır. Onun felsefesi, varoluşun tanıklığını üstlenmek, hayattaki anlam arayışını, varoluşsal kaygılarını, ruh hâllerini, hüznünü ve melankolisini samimi bir şekilde paylaşmaktır. Farklı müstear isimlerle kaleme aldığı eserlerinde, çeşitli karakterler aracılığıyla özgürlük, kaygı, kader, inanç gibi birçok konuyu tartışır. Bu yüzden, onun metinlerinde alışılmış bir felsefi söylemle karşılaşmayız. Kierkegaard okumak keyiflidir; edebî ve sanatsal bir tat sunar. Ancak aynı zamanda zorludur; anlatının içinde kimin konuştuğunu ayırt etmek, sistematik bir analiz yapmak güçtür.
Vefa Taşdelen’in “Benlik ve Varoluş – Kierkegaard Felsefesi Üzerine Bir İnceleme” adlı eseri, kalıplara sığmayan ve anlaşılması güç bu önemli filozofun felsefesine dair hem bütüncül bir bakış sunuyor hem de özel olarak onun benlik ve varoluş konusundaki düşüncelerinden yola çıkarak özgün tespitler ortaya koyuyor. Bu yönleriyle kitabı, Türkçede Kierkegaard felsefesini en geniş şekilde açıklayan eser sayabiliriz. Kitabın ele aldığı temel problem, Kierkegaard’ın varoluşun gayesi olarak gördüğü benliğin, onun varoluş alanları olarak tanımladığı estetik, etik ve dinsel alanlarda ortaya çıkıp çıkmadığının araştırılmasıdır.
Kitap dört bölümden oluşuyor. Taşdelen, birinci bölümde varoluş alanlarında felsefi söylemin nasıl kurulduğuna dair bir analiz yapıyor ve Kierkegaard’ın felsefe yapma tarzını hem biçimsel hem de içeriksel olarak değerlendiriyor. İkinci bölüm, benlik ve varoluş üzerine odaklanıyor; insanın yeryüzündeki ödevi olan “ben olma”nın ne anlama geldiğini ve Kierkegaard felsefesinde benliğin bir sentez olduğu düşüncesini ele alıyor. Üçüncü bölümde, Kierkegaard’ın estetik, etik ve teolojik olarak adlandırdığı varoluş alanlarında benliğin ortaya çıkma imkânı sorgulanıyor. Dördüncü bölümde ise Taşdelen, kitabın en önemli ve özgün tezi olarak, Kierkegaard’ın az bilinen eseri “Sevginin Eserleri”nden yola çıkarak bir varoluş alanı olarak “sevgi alanı” yaklaşımını öne sürüyor.”
Yitiksöz 28, 2025 yılının Ramazan ayının ardından hanemizi şenlendirdi. Şevval ayı Ramazan’ın manevi ikliminde yaşamayı sürdürmek demek bir yerde. Nisan-mayıs-haziran ilk ikisi ilkbahar ayları arasında yer alır. İlkbahar yeniden doğuş ve diriliş bir anlamda anlayan için. Gazze’de terör örgütü İsrail’in işlediği cinayetler hiçbir manevi ay ve gün dinlemeden arsızca devam etti, ediyor. Doğum ve ölüm bir hayatiyetin işaretidir. Hep birlikte bu hayatiyeti Rahmanî çizgiye taşımak için çırpınacağız. Sonuç Allah’tan hiç kuşkusuz. Bize düşense çaba göstermek.
Modern veya postmodern denen insan kapana kıstırılmış ve tüketim kölesi yapılmış bir canlıdır. Kendisine sunulanın dışına çıkmak istemediği sürece ne isterse verilir. Kendisine sunulansa hedonizm merkezli bir hayattır. Öte dünya, hesaba çekilmek gibi bir derdi olanlar kendisine sunulan hedonist masaya dönüp bakmaz bile. O bilir ki hedonist masadan ne kadar uzak durursa o kadar insan kalacaktır. Modern-postmodern sistemin istediği İNSAN değil ROBOT’tur.
- sayısıyla da göz dolduruyor Yitiksöz. O, vahyin kılavuzluğunda ve kutlu elçinin rehberliğinde çıktığı yolculuğa devam ediyor. Allah yolumuzu açık kılsın. Allah’a emanet olunuz.
Yitiksöz-28 şu sitede elektronik olarak yayımlanacaktır: https://marastaedebiyat.com/yitiksoz
