Bir bahar mevsimini daha günlük telaşeler içinde geçirdik. Kaçımız bir çiçeğe selam verdik? Kaçımız bir ağacın çiçek açmasını tefekkür ederek izleyebildik? Kaçımız kendimizi baharın sıcaklığına bırakabildik? Kaçımız çiçeklere konan binbir çeşit kuşu izleyerek onların neyin peşinde olduklarını düşünebildik? Kaçımız evimizdeki veya yolumuzun kenarındaki bir çiçeğin ya da ağacın adını, özelliklerini biliyoruz? Bahar mevsimiyle birlikte gün ışığına çıkan irili ufaklı yüzlerce hayvandan kaçının adını biliyoruz? Daha bunlara benzer yüzlerce soru bizi bekliyor.
Bu çağda sadece dış çevremizden uzaklaştırılmadık; aynı zamanda sosyal çevremizden de uzaklaştırıldık. Pandemi öncesinde bu ülkedeki birçok aile her ay en az bir misafir kabul ederken maalesef pandemi sonrasında misafir kabul etme oranı sanki yılda bire inmiş gibi. Buna, o dönemde bütün medyaları yöneten küresel güçlerin insanlara fizikî mesafeye uymaları gerekirken sosyal mesafeyi telkin etmelerinin de etkisi olduğunu düşünüyorum.
Sıra geldi insanı kendi iç dünyasından uzaklaştırmaya. Eskilerin nefis muhasebesi, yenilerin ise özdenetim dedikleri süreçten insanı uzaklaştırmak için görsel ve sanal medyayı hayatımızın her anına soktular maalesef. Asıl kıyamet de böylece koptu.
Peki, postmodern insan neden bu denli duyarsızlaştı? Üzerinde sayfalarca yorum yapılabilir. Ama ben bunun peşinde değilim. Çünkü yapılan açıklamalar ve yorumlar da postmodern insanın hayatında pek bir şey değiştirmiyor. Maalesef postmodern insan kendine, kendi özüne, iç dünyasına eğilmeye fırsat bulamıyor. Mesele, insanın kendi özüyle buluşmasına engel olan küresel sistemden kaynaklanıyor.
Peki, bu küresel sistemi nasıl alt edeceğiz?
Tarihte de egemen güçler insanı etkisiz kılmak için uğraşırlardı; ancak bunu savaşla veya baskıyla belli bir yere kadar yapabiliyorlardı. Günümüzde ise bu müdahale, küresel güçler tarafından çok daha spesifik yöntemlerle gerçekleştiriliyor. Evet, birileri —küfür, fitne ve fesat erbabı— ne yapması gerekiyorsa yapıyor. Bizler bundan yakınarak çözüm üretemeyiz. Bize düşen, insanlığa kendimize özgü yeni bir hayat biçimi sunmaktır.
Tarihe baktığımızda bütün Elçiler bunu yaptı. Bundan sonra da SON ELÇİ’nin müntesipleri olarak bizler, onun hayatını doğru dürüst okuyup anlayarak ve içselleştirerek sorumluluklarımızı yerine getirmeliyiz. Bu yolculukta bize birinci derecede rehberlik edecek olan, hiç kuşkusuz SON ELÇİ’ye indirilen ilahî kitaptır.
İlahî kitaba ve SON ELÇİ’nin örnekliğine itibar ederek geliştireceğimiz yeni bir hayat modeli, bizi birilerinin kurduğu tuzaklardan kurtaracaktır. Bunun için yapmamız gerekenler, sözden çok hâl ehli olmaktan geçiyor.
Hâl-gönül ehli insanlar, Mekke’de kurulu karanlık zulüm ortamını; dünyanın değişik ülkelerinde dünden bugüne insanlara kan kusturan küfür ve zulüm düzenlerini etkisiz hâle getirerek Allah’ın rızasını merkeze alan kendi sistemlerini aşama aşama kurmuşlardır.
Bu çağda da bunun yolu, öncelikle TÜKETİM KÖLESİ olmamaktan geçiyor. Çünkü tüketim kölesi olan kişiler, mevcut sistemin oyuncağı olmaktan kurtulamıyorlar. Birey olarak bizler tüketim kölesi olmaktan kurtulunca önümüzde geniş bir imkânlar dünyası açılacaktır.
Bu imkânlar dünyasından yararlanmak ve yeni bir dünya sistemi kurmak için bizler, bu yolun yolcuları olarak birbirimizle kavgaya düşmeden, disiplinli ve koordineli şekilde çalışmanın yollarını geliştirmeliyiz.
Eşyaların, nesnelerin ve bitmek bilmeyen isteklerin kölesi olmayanlar bunu elbette başaracaklardır. Bundan yana zerre kuşkum yok.
“Kim yapacak?” derseniz; elbette biz yapacağız. Uzaydan biri gelip yapacak değil. Yeter ki umudumuzu, heyecanımızı, imanımızı ve kişiliğimizi diri tutarak disiplinli ve koordineli şekilde çalışmaya niyet edelim.
Tarihte bunun örnekleri olmuştur; bundan sonra da olacaktır. Biz bunu yaptığımızda insanlık, derin uykusundan uyanacak inşallah.
Umutsuzluğa düşmeden, fitnelere kapılmadan, karınca misali çalışmaya devam.

Muhterem Erdoğan hocam yazınızı itinayla okudum ağzınıza yüreğinize kaleminize sağlık
Özellikle şikayetten çok ne yapabiliriz kısmına yürekten imzamı atıyorum