“Uzun ince bir yoldayım /
Bilmiyorum ne haldeyim.”Âşık Veysel
“Yolcuyum bir kuru yaprak misali /
Rüzgârın önüne katılmışım ben.”Faruk Nafiz Çamlıbel
Ali Ömer Akbulut ile ilk olarak 1993 yılının sonbaharında yolumuz kesişti. O yıl üniversiteyi yeni bitirmiştim. Bizim alandan öğretmen alımı olmayınca ücretli öğretmenlik yapmaya karar verdim ve ekim ayının başlarında Dörtyol İmam-Hatip Lisesi’nde göreve başladım.
O yıllarda ilk kez girdiğim İmam-Hatip çevresinde idareci, öğretmen ve öğrenci olarak birçok kişiyle tanıştım. Bazılarıyla yıllar sürecek dostluklar kurduk.
Okuldan sonra genellikle çarşıya gelir; ya bir çay ocağında, ya bir kitapçıda, ya da Millî Gençlik Vakfı’nda oturup sohbet ederdik. Mehmet Nezir Gül, Kenan Cebeci, Mustafa Aracı, Yaşar Keskin ve daha birçok dostumuz vardı.
Öğrencilerle de çoğu zaman çay ocaklarında, bazen de kitapçılarda bir araya gelirdik. Zaten o yıllarda Dörtyol’da birkaç kitapçı vardı. Bunlardan biri de Akbulut Kırtasiye’ydi. Dörtyol Merkez Camii’nin hemen karşısında, küçük bir kırtasiyeydi. Fakat sadece kırtasiye değildi; çeşitli okuma kitapları da satılırdı. Bir öğrencimizin akrabası olan baba-oğul tarafından işletiliyordu. Aksaraylıydılar.
Akşam saatlerinde Akbulut Kırtasiye’nin önünde oturur, çaylarımızı yudumlarken uzun uzun sohbet ederdik. Dükkânın sahipleriyle yeni tanışmıştık. Haftada birkaç defa uğrar, alacağımız kitap varsa alır, sonra yine dükkânın önünde oturup kalkardık.
Bir gün, oturduğumuz sıralarda, içeriye biri girdi. Dikkatimi çekmişti. Neden mi? Çünkü askılı pantolon giyiyordu. Dalgalı ve havalı saçları, gür bıyıkları vardı. Zayıf biriydi. Sessiz ve suskundu. İçeri girdi, raftan aldığı kitabı eline aldı ve büyük bir ciddiyetle okumaya başladı.
Farklı biriydi.
Hele o yıllarda Dörtyol’da askılı pantolon giyen tek kişi belki de oydu.
İlerleyen günlerde de geldi. Bazen ceketli ve kravatlı, bazen yine o kendine özgü hâliyle… Kimdi bu adam? Neden kitapların arasında böylesine ciddiyetle kayboluyordu?
Aradan bir hafta kadar geçmişti. Yanımda bulunan öğrencilerden birine kim olduğunu sordum. Kırtasiyecinin ağabeyi olduğunu, Kuzuculu’daki lisede öğretmenlik yaptığını söyledi.
Adı Ali Ömer Akbulut’tu.
Kim olduğunu öğrenmiştim.
Bir süre sonra yine geldi ve tanıştık. Eşsiz bilgi birikimi, kitaplara ve edebiyata hâkimiyeti, hayata, insana ve varlığa bakışıyla gerçekten farklı biriydi. Uzun uzun sohbet ettik. Dergilerde yayımlanan yazılarından, okuduklarından, çeşitli konulara ilişkin düşüncelerinden söz etti.
Taşranın kendine özgü o tekdüze hayatı içerisinde konuşabileceğim, sohbet edebileceğim birini bulmuştum.
İşte Ali Ömer ağabeyle yıllar sürecek arkadaşlığımız, dostluğumuz ve yârenliğimiz böyle başladı.
İlerleyen günlerde okumalarım onun sayesinde yön değiştirdi. Neyi, niçin okumam gerektiğini daha iyi anlamaya başladım. Bazen bir insanın hayatınıza girmesi, yalnızca bir dost kazanmanız anlamına gelmez. Dünyaya bakışınızın değişmesine de vesile olur. Ali Ömer ağabey benim için biraz da böyle biriydi.
Daha sonraki yıllarda farklı yerlerde yaşasak da onunla görüşmeye devam ettim.
Sözün ve Şiirin Peşinde
Ali Ömer Akbulut, Dörtyol’da yaşayan bir eğitimci ve yazar olarak; şiir, poetika, deneme ve edebiyat eleştirisi alanlarında eserler veren bir isimdir.
Âdeta evi bir kütüphanedir Ömer ağabeyin.
Okumayı, gezmeyi, yeni insanlar ve yeni mekânlar keşfetmeyi çok sever. Tabii yazmayı da…
Geçmişten bugüne Gece Yazısı, Cogito, Dergibi, Merdivenşiir, Hece, Zinhar, Kitap-lık, Yitiksöz, Taflan Edebiyat, Vivo, Kökler, Edebiyat Ortamı ve Karabatak gibi pek çok dergide şiir, eleştiri, inceleme, poetika, deneme ve kitap tanıtımı türlerinde yazıları yayımlandı. Hâlen Karabatak dergisinde yazmayı sürdürüyor.
Karabatak dergisinin onun yazı hayatında ayrı bir yeri olduğunu özellikle belirtmek gerekir.
Akbulut’un yazı dünyasına bakıldığında, edebiyatın sınırlarını aşan bir arayış görülür. Şiir onun için yalnızca estetik bir uğraş değildir. Dil, düşünce, hakîkat, insan ve varlık meseleleri şiirin ve edebiyatın içinden düşünülmesi gereken temel alanlardır.
Şiirin, düşüncenin ve hakîkatin yolunda iz sürer.
Bu nedenle onun metinlerinde edebiyat ile düşünce birbirinden kesin çizgilerle ayrılmaz. Deneme, eleştiri ve poetika arasında dolaşan; zaman zaman felsefeye, zaman zaman tasavvufa ve irfan geleneğine açılan bir düşünce dünyası vardır.
Cahit Zarifoğlu ve Dijital Hafıza
Ali Ömer Akbulut’un Cahit Zarifoğlu ile ilgili çalışmaları da ayrıca üzerinde durulmayı hak ediyor.
Zarifoğlu’nun şiirini ve düşünce dünyasını çeşitli dergilerde yayımlanan yazılarıyla tanıtmanın yanı sıra, şairin eserlerini dijital ortamda erişilebilir kılmak ve yeni kuşaklara aktarmak amacıyla uzun soluklu çalışmalar yürüttü.
Bu çalışmaların en dikkat çekici örneklerinden biri, 2000’li yıllarda Cahit Zarifoğlu adına oluşturduğu “Zarifçe” sitesidir.
Site; Zarifoğlu’nun şiirlerinin, yazılarının, fotoğraflarının ve hakkında yapılan çalışmaların bir araya getirildiği önemli bir dijital arşiv işlevi gördü. İnternetin edebiyat arşivciliğinde bugünkü kadar yaygın olmadığı yıllarda böyle bir çalışma ortaya koymak, başlı başına dikkate değer bir emekti.
Akbulut’un doğrudan Zarifoğlu şiirini merkeze alan önemli metinlerinden biri de “Zarifoğlu Şiiri Niçin Okunmalı?” başlıklı yazısıdır.
Bunun yanında Cahit Zarifoğlu’nun Mavera dergisindeki “Okuyucularla” yazılarını derleyip yayımlama çalışması da onun Zarifoğlu külliyatına yönelik ilgisinin önemli örneklerinden biridir.
İçinde bulunduğu Vivo dergisinin Cahit Zarifoğlu için hazırladığı özel sayıda da emeği ve katkısı olmuştur.
Bütün bunlar, Akbulut’un yalnızca yazan bir edebiyatçı olmadığını; aynı zamanda edebî hafızanın korunmasına, metinlerin sonraki kuşaklara ulaştırılmasına ve özellikle Cahit Zarifoğlu gibi önemli bir şairin eserlerinin daha geniş çevrelere taşınmasına önem veren bir kültür insanı olduğunu gösteriyor.
Kur’an, Hakîkat ve Varlık
Ali Ömer Akbulut’un düşünce dünyasının bir başka önemli tarafını da Kur’an’ın dil, hakîkat, insan, varlık ve anlam dünyası üzerine yaptığı çalışmalar oluşturuyor.
Akbulut, Kur’an üzerine yaptığı çalışmalarda klasik anlamda bir tefsir yazarı gibi hareket etmiyor. Daha ziyade Kur’anî kavramları; İbn Arabî, Mevlânâ, Yunus Emre, Dâvûd el-Kayserî ve Said Nursî çizgisindeki irfanî düşünceyle birlikte ele alıyor ve bu kavramları kendi şiir ve varlık anlayışı içerisinde yeniden düşünüyor.
Burada dikkat çekici olan, Kur’an’dan hareketle ele aldığı kavramları yalnızca dinî bir çerçevede bırakmaması. Bu kavramları insanın varoluşunu, şiirin kaynağını, dilin imkânlarını ve hakîkat arayışını anlamaya yönelik metafizik bir düşünce zemini içerisinde değerlendiriyor.
Dolayısıyla onun yazılarında “söz”, yalnızca söylenmiş bir kelime değildir.
Kelimenin ardında anlam, anlamın ardında insan, insanın ardında ise varlık ve hakîkat arayışı vardır.
Kitapları
Asâ Kimin Elinde?
Ali Ömer Akbulut’un edebiyat dünyasındaki dikkat çekici çalışmalarından biri Asâ Kimin Elinde? adlı kitabıdır. Şule Yayınları tarafından 2015 yılında yayımlanan eser, onun düşünce ve edebiyat dünyasının genişliğini ortaya koyan çalışmalardan biridir.
Hölderlin’den Cahit Zarifoğlu’na, Ece Ayhan’dan Heidegger’e, Sokrates’ten Nietzsche’ye uzanan geniş bir düşünce ve edebiyat coğrafyasında yürüttüğü sorgulamalar, Akbulut’un yazılarının yalnızca edebiyatla sınırlı olmadığını gösterir.
Hû Konşu
Akbulut’un bir diğer eseri Hû Konşudur. 2020 yılında yayımlanan ve 188 sayfadan oluşan kitap, onun söz, insan, anlam ve hakîkat etrafında sürdürdüğü arayışın başka bir durağıdır.
Eserleri birlikte düşünüldüğünde Akbulut’un yazarlık yolunda sürekli bir “arayış” olduğu görülür.
Sözün ardındaki anlamı, kelimenin arkasındaki hakîkati ve insanın kendi içindeki yolculuğu keşfetme arayışı…
Bu nedenle onun metinlerinde düşünce ile edebiyat birbirinden kesin çizgilerle ayrılmaz. Deneme, poetika ve eleştiri arasında dolaşan kendine özgü bir yazı tavrı vardır.
Dörtyol’un Kültür Hafızasında Bir İsim
Dörtyol gibi büyük edebiyat merkezlerinin dışında kalan bir şehirde edebiyatla, sanatla ilgilenmek; yazmak, kitapları ve dergileri takip etmek, düşünce ve sanat çevresi oluşturmak başlı başına kıymetli bir kültür faaliyetidir.
Ali Ömer Akbulut’un hikâyesi biraz da böyle okunmalıdır.
O, edebiyatı yalnızca kitap sayfalarında bırakmayan; çevresindeki insanları, yazarları ve sanatçıları önemseyen; şiir ve düşünce üzerine kafa yoran; genç ve yeni yazarların ortaya çıkmasına da katkıda bulunan bir kültür ve fikir insanıdır.
Bazı insanlar yaşadıkları yerde yalnızca nefes alıp vermekle, orada ikamet etmekle kalmazlar.
Onlar için şehir; caddeleri, sokakları, binaları ve insanları olan sıradan bir mekân değildir.
Şehrin hafızasına, kültürüne ve insanına karşı kendilerini sorumlu hissederler. Şehrin ruhunu anlamaya, onu yaşatmaya ve kendilerinden sonra gelecek insanlara bir iz bırakmaya çalışırlar.
Ali Ömer Akbulut da Dörtyol’un edebiyat ve düşünce hayatı içerisinde böyle bir duyarlılıkla anılması gereken isimlerden biridir.
Belki de onun en önemli taraflarından biri, bütün bunları büyük iddialarla değil, sessizce yapmasıdır.
Kendini öne çıkarmadan, yaptığı işin ve söylediği sözün arkasında durarak…
Sözden Hakîkate Uzanan Bir Yol
Ali Ömer ağabeyi düşündüğümde aklıma yalnızca kitaplar, dergiler, şiirler ve yazılar gelmiyor.
İnsanı farklı anlar.
Varlığa başka bir gözle bakar.
Doğadaki güzellikleri hayranlıkla izler.
Düşüncenin zenginliğinden mutluluk duyar.
Kitaplar onun elinde başka bir anlam kazanır.
Hayalleri anlatılamayacak kadar derindir.
Şiir ve sanat onun için bir “mana” meselesidir.
Hayat ise lezzet alınması gereken bir güzelliktir.
Onun yazılarında zaman zaman zor sorularla karşılaşırız:
Hakîkat nedir?
İnsan kendisini nasıl bulur?
Söz ne zaman gerçek bir söze dönüşür?
Şiir insanın hayatında neye karşılık gelir?
Akbulut, bu sorulara her zaman kesin cevaplar vermek yerine okuyucuyu düşünmeye çağırır. Belki de denemeci kimliğinin en belirgin taraflarından biri budur.
Çünkü onun için önemli olan yalnızca bir sonuca ulaşmak değil, yolda olmaktır.
Kelimenin ağırlığını anlamış, kelimeden hareket ederek hakîkat yolculuğuna talip olmuştur.
Ali Ömer ağabey, “Asâ Kimin Elinde?” diye yola koyulmuş; vardığı her durakta “Hû Konşu” diyerek kendi edebî ve düşünsel dünyasını kurmuştur.
Belki de onu anlatmanın en doğru yolu yine bir yol metaforundan geçiyor.
Uzun ince bir yolda, bir kuru yaprak misali, rüzgârın önüne katılmış; hâlden hâle yürüyen, sözün peşinden hakîkate ulaşmaya çalışan bir yolcudur Ali Ömer Akbulut.
Sessiz bir hayatın içinde derin izler bırakan bir yolcu…
Menzilin açık olsun Ömer ağabey.
