(anlatı)
***
Son on yıldır kendi kendimle konuşuyorum, bazen devreye başkaları da giriyor ya ben onları bütünlüyorum ya onlar beni…
Böyle böyle derken sesimin ulaşmadığı zamanlar kendime yeni bir icat buldum hem kendime hem de başkalarına sessizce bakmaya başladım. İçimden gelen sese yankı olsun diye sosyal medyada bazılarını paylaştığım da oldu bu kısa anlatıları…
Adına “sessizliğin sesi” dedim…
***
Bana kelimeleri unutturacak
ve sessiz kalmayı öğretecek bir usta lazım!
Ey sesinden başka ses duymayan!
Benden uzaklaşın!
***
Pencereyi açınca bütün gürültülerin ayyuka çıktığı, kapatınca havanın eksileceğini sanıp tekrar açmanın yanında, sık sık elektriklerin geldiği bu hengâmede, zamanı nasıl durduracağımı bilemediğim rüküş bir duyguyla söyle, nereye kaçabilirim, diye, iki serçenin bahçedeki ağaca konduğunu görmeseydim ve aralarında fısıldaştıklarını “bu adamın yalnızlığı kaderine atılan bir çentikle mağrur hale gelmiş” dediklerini birbirine, duymasam, nasıl becerebilirim sessizliği ölüm korkusuna yatırarak, ha ölüyüm ha diri, diyeceğim, ey sünepe mil, ey deryaların altın kumsalı!
***
Karpuzcudan karpuz alan hanımefendi hem maskesiz hem de eldivensiz. Karpuzu aldı, bir yüz tele uzattı, “paranın üstünü eldivenli biri versin lütfen” dedi. Karpuz satan bir kişi idi ve öyle bir bakış fırlattı ki, şimdi bir tokat indirecek sandım, ama kesin olan içinden tokadı nakşetmişti çoktan…
***
Hurşit abi,
Senin gittiğin yerlere ben gidemem, çıktığın doruklara çıkamam, avladığın avları yiyemem, avlara karşıyım, hayvanların vurulmasına karşıyım, silaha karşıyım, kavgaya karşıyım, Hurşit abi, insanın insanla kavgasını da anlamıyorum, insanın hayvanla kavgasını nasıl anlayayım, hem kır çiçeklerini eziyorsun Hurşit abi, buna da karşıyım, hem çiçekleri eziyorsun hem keklik vuruyorsun, çiçekleri ezenlere karşıyım, ağaçları kesenlere, hayvanları vuranlara karşıyım, hem dağ hayvanlarını hem şehir hayvanlarını vuranlara, kendisi doyunca başkalarını hiç umursamayanlara da karşıyım; açları, yoksulları doyurmayanlara karşıyım, neden Hurşit abi, neden tavuğuna taş atan çocuğa kurşun sıkıyorsun da, kendin, Allah’ın hayvanlarını öldürüyor, kuşuna, böceğine, ceylanına, geyiğine, keçisine karışıyorsun, onların yavrularına acımıyorsun, senin çoluk-çocuğuna, hayvanına acımalarını yoksa istemiyor musun?
***
– Themistokles diye biri ne demiş, biliyor musun?
– Yok, bilmiyorum.
– “Bana hatırlama sanatını değil, unutma sanatını öğret. Çünkü ben hatırlamak istemediklerimi hatırlıyor, unutmak istediklerimi unutamıyorum” demiş.
– Yaa!
***
Kış bize bakıyor, biz kışa bakıyoruz. Bir eylül günüdür yine, yalnızım… Eski takvime göre bugün sonbaharın beşinci günü. Aklımdan bir patika geçiyor eski zamanlardan, -çok patika gördüm çünkü- bir şafak vakti, uykusuz gözlerle böyle bir patikada yeşilin tonlarıyla, sarının ve kırmızın tonlarıyla, ışığın ve gölgenin tonlarıyla konuşuyordum… Umut veren gönlümüzün gençliği olmazsa ne sabah bize sabah ne akşam bize akşam gibi görünür. Gözüm zayıftır, yanılabilir, ama kalbimi kimse karaya bağlayamaz.
Bir ağaca demiştim ki; “gel sen insan ol, ben ağaç!” bu patikada. Sanki ağaç şöyle demişti; “ben her mevsimin güzelliğini ve cenderesini görürüm, dilime hâkim olurum, insan olsam korkarım ki ne gözüme ne dilime hâkim olamam, sizler gibi, ben ağaç olarak kalayım, sen insan olarak kal, kötülük ve iyilik iradenize bağlıdır, zaten insan olmak demek bu değil mi?”
***
(sürecek)
