Nice bir sır ki ne dilden ne dudaktan geçiyor
Ama her saniye binlerce kulaktan geçiyor
Her gören halimi bir başka sokaktan geçiyor
Kime ses versem asırlarca uzaktan geçiyor
Halka küfr oldu selamım seni gördüm göreli
Bekir Sıtkı ERDOĞAN
Küf kokulu acılar çıkmış bana her faldan. Kırık
dökük ezgiler bende seni göreli. İnadına sevimsiz sarılar
konaklamış ufkuma. Sen gideli beti benzi kaçmış bir
acı… Bir hasretlik bulmuş beni her yerde bilmem
nedendir, koşup gelmiş yoluma her yerde bir gurbetlik
kokusu.
Çok acı çeken, çok yaşamış demektir, diyor Balzac.
Çok yaşamış olmalıyım diye ben, aldım başımı, çıktım
şehirden. Sevincini yitirmiş bir yaşamdan, sıcacık
renklerini üşümüş bir tablodan çıkar gibi çıktım ben.
Bir mecusi hüznüne nazire yaktım gemilerini yeniden aşkın.
Kaçıncı aldanış bu, kaçıncı hayal kırıklığı… Bilmem ki
kendimden bu kaçıncı kaçışım.
Uzun uzun susmuş bu şehir. Sesini inadına yutmuş
bu şehir. Kımıltısız kırık bir keman sanki kaşları.
Bomboş gözlerle süzüyor beni. Olabildiğince çok suçlu
duruyor. Sonra gözleri… Kurbanlık koyun gözleri şehrin.
İçimdeki acıya teğet sokaklar sarhoş gölgeleri gibi
sarkıyor mazisine. Üstüme bir günah gibi çöken
sevdanın ağırlığı bir yana, her yanımda kırılış. Tepeden
tırnağa bir cam kırığı dizisidir bedenim. Ve şehir rüzgâra
beste diye saçımda ıslıklar gezdiriyor, bilmem hangi fani
diline dargın dolamış beni, hangi yetimin ayak izlerinde
gezindim; gölge yaparak.
İşlenmedik günahların vebaline kurgulu geziyorum.
Geçtiğim her sokakta sanki bir kâbus takibe koyulmuş
beni. Sonra bu sevdaya düşeli beri peşim sıra sarışın
dolaşıyor hasta güneşler. Bir güneşler ki, akşamüstü
durup dururken yerli yersiz sarılığa tutulmuş.
Rind-i mihnet-perverim meyhaneler ağlar bana
Eşk-i gülgunum görüp peymaneler ağlar bana
Bakındığım çocukluk günlerim de sırt dönmüşler
sesime. Özgür duruşlu dağlar kuşlarını bilmem kaç
yağmur geçti de hâlâ gözlerime uçurmuyor nedendir,
bütün köşe başları neden bir beni takibe koyuluyor…
Sonra çakıl taşları… Gecelere karasevdalı duran sokak
lambaları bile ben geçince ışık ışık öksürüyor üstüme.
Kar ile yağmur arasında bayrak yarışı mı var ne?
Nöbetleşe bir uğraşa girdiler bütün bu mevsim. Düşen
yıldızlar mıymış çakıl taşları; samanyoluna inat beyaz bir
örtü gibi karlar hep onlara yağıyor… Ardı sıra her yanda
kar şarkıları… Karlar olabildiğince soğuk bir beyaz.
Sonra soluk bir mevsim bu kar… Neye yarar ağlamak…
Düşen kar taneleri göğe asılı duran bir elemli gelin elleri
bir de konuşan, ağlayan, susan kara yazgılı bir lisan.
Sonra kan kızılı, bestesiz ufka duran… Bir de yerli yersiz
bir yağmur… Rutubet üfleyen gökler… Hüzünlü, ihanet
dolu bir sevdaya olası dekor. En hiddetli makama
uyarlanıp asabi gezen çatık kaşlı bulutlar. İçlerinde
kopkoyu, simsiyah bir çekişme. Zamansız çocuk
bağırtılarını andıran gök gürültüleri. Peşi sıra hüznümü
süpürmeye koşturan rüzgâr. Ellerimi arındırmaya koşan
gök ırmakları; ellerimi, saçlarımı, her yanımı… Gürül
gürül bir yağmur… Bir faninin yüreğime bağdaş kuran
baki mısraları:
Sadre dar’üş-şifadır sanmayın
Gök gürlüyor
Bu yağan yağmur değil
Asuman ağlar bana
Sonra bir hasta dekor. Yarılan bulutlar, kararsız ve
değişken bir mevsim. Açılan gök. Ufukta ayrılığa eş kan
kızılı bir güneş. Ve onu akşama uğurlayan divane
kuşlar… En çok onlar benziyor bana; hepsi sarılığa
tutulmuş gökten, olmayacak düşler peşinde hepsi.
Ayağımın altında silik bir hatıra gibi geçiyor
kaldırımlar: Üstlerinde binbir telaş göğermiş… Ya da
zaman zaman bir asi rüzgâr cüzzamlı diye beni herkesten
kaçırıyor, şehrin tenhasına sürüyor beni. Koluma giriyor
sonra günün en soğuk saatleri; çoktan sıcaklığını
yitirmiş bu şehirden sürgün yazarak beni. Bir de
şaşırıyorum yağmura; artık hiç ben kokmuyor…
Anlatamıyorum derdimi kimselere. Belki garip bir
yazgı sanki herkes biliyor, sanıyorum. Kimseler
sokulmuyor yanıma.
Kim bilir bu hüzün mevsimi kimleri dolamıştır eline
önceleri. Ne sevinçler bölmüştür törpüleri zamanın. Ne
düşler çalınmıştır kâbus ile uyuklayan şehirden!… Kaç
yazar sitem, küs durmak, kırgınlık, kaçış kaç? Şehre şair
sitemi ancak. Sokak be sokak salınıp duran sevgili diye…
Edalım
Boynuna vebalim
Hayli eskimiş bir türkü olmalı sitem. Sürgün trenler
gibi dilden dile dolanmış bir kırık ezgi; talihe ve şehre
ağıt diye yakılan. Dönmeyen askerin dilindeki sıla
türküsü.
Benim gibi dursanız gecenin çok kararan yerinde,
ışıklarını söndürmüş bir gemidir bu şehir…
