Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Şehre Şair Sitemi

Kar ile yağmur arasında bayrak yarışı mı var ne? Nöbetleşe bir uğraşa girdiler bütün bu mevsim. Düşen yıldızlar mıymış çakıl taşları; samanyoluna inat beyaz bir örtü gibi karlar hep onlara yağıyor… Ardı sıra her yanda kar şarkıları… Karlar olabildiğince soğuk bir beyaz. Sonra soluk bir mevsim bu kar…

EKLENDİ

:

Nice bir sır ki ne dilden ne dudaktan geçiyor

Ama her saniye binlerce kulaktan geçiyor

Her gören halimi bir başka sokaktan geçiyor

Kime ses versem asırlarca uzaktan geçiyor

Halka küfr oldu selamım seni gördüm göreli

 

                                                                                                       Bekir Sıtkı ERDOĞAN

 

Küf kokulu acılar çıkmış bana her faldan. Kırık

dökük ezgiler bende seni göreli. İnadına sevimsiz sarılar

konaklamış ufkuma. Sen gideli beti benzi kaçmış bir

acı… Bir hasretlik bulmuş beni her yerde bilmem

nedendir, koşup gelmiş yoluma her yerde bir gurbetlik

kokusu.

Çok acı çeken, çok yaşamış demektir, diyor Balzac.

Çok yaşamış olmalıyım diye ben, aldım başımı, çıktım

şehirden. Sevincini yitirmiş bir yaşamdan, sıcacık

renklerini üşümüş bir tablodan çıkar gibi çıktım ben.

Bir mecusi hüznüne nazire yaktım gemilerini yeniden aşkın.

Kaçıncı aldanış bu, kaçıncı hayal kırıklığı… Bilmem ki

kendimden bu kaçıncı kaçışım.

Uzun uzun susmuş bu şehir. Sesini inadına yutmuş

bu şehir. Kımıltısız kırık bir keman sanki kaşları.

Bomboş gözlerle süzüyor beni. Olabildiğince çok suçlu

duruyor. Sonra gözleri… Kurbanlık koyun gözleri şehrin.

İçimdeki acıya teğet sokaklar sarhoş gölgeleri gibi

sarkıyor mazisine. Üstüme bir günah gibi çöken

sevdanın ağırlığı bir yana, her yanımda kırılış. Tepeden

tırnağa bir cam kırığı dizisidir bedenim. Ve şehir rüzgâra

beste diye saçımda ıslıklar gezdiriyor, bilmem hangi fani

diline dargın dolamış beni, hangi yetimin ayak izlerinde

gezindim; gölge yaparak.

 

İşlenmedik günahların vebaline kurgulu geziyorum.

Geçtiğim her sokakta sanki bir kâbus takibe koyulmuş

beni. Sonra bu sevdaya düşeli beri peşim sıra sarışın

dolaşıyor hasta güneşler. Bir güneşler ki, akşamüstü

durup dururken yerli yersiz sarılığa tutulmuş.

 

Rind-i mihnet-perverim meyhaneler ağlar bana

          Eşk-i gülgunum görüp peymaneler ağlar bana

 

Bakındığım çocukluk günlerim de sırt dönmüşler

sesime. Özgür duruşlu dağlar kuşlarını bilmem kaç

yağmur geçti de hâlâ gözlerime uçurmuyor nedendir,

bütün köşe başları neden bir beni takibe koyuluyor…

Sonra çakıl taşları… Gecelere karasevdalı duran sokak

lambaları bile ben geçince ışık ışık öksürüyor üstüme.

Kar ile yağmur arasında bayrak yarışı mı var ne?

Nöbetleşe bir uğraşa girdiler bütün bu mevsim. Düşen

yıldızlar mıymış çakıl taşları; samanyoluna inat beyaz bir

örtü gibi karlar hep onlara yağıyor… Ardı sıra her yanda

kar şarkıları… Karlar olabildiğince soğuk bir beyaz.

Sonra soluk bir mevsim bu kar… Neye yarar ağlamak…

Düşen kar taneleri göğe asılı duran bir elemli gelin elleri

bir de konuşan, ağlayan, susan kara yazgılı bir lisan.

Sonra kan kızılı, bestesiz ufka duran… Bir de yerli yersiz

bir yağmur… Rutubet üfleyen gökler… Hüzünlü, ihanet

dolu bir sevdaya olası dekor. En hiddetli makama

uyarlanıp asabi gezen çatık kaşlı bulutlar. İçlerinde

kopkoyu, simsiyah bir çekişme. Zamansız çocuk

bağırtılarını andıran gök gürültüleri. Peşi sıra hüznümü

süpürmeye koşturan rüzgâr. Ellerimi arındırmaya koşan

gök ırmakları; ellerimi, saçlarımı, her yanımı… Gürül

gürül bir yağmur… Bir faninin yüreğime bağdaş kuran

baki mısraları:

 

            Sadre dar’üş-şifadır sanmayın

            Gök gürlüyor

            Bu yağan yağmur değil

            Asuman ağlar bana

 

Sonra bir hasta dekor. Yarılan bulutlar, kararsız ve

değişken bir mevsim. Açılan gök. Ufukta ayrılığa eş kan

kızılı bir güneş. Ve onu akşama uğurlayan divane

kuşlar… En çok onlar benziyor bana; hepsi sarılığa

tutulmuş gökten, olmayacak düşler peşinde hepsi.

Ayağımın altında silik bir hatıra gibi geçiyor

kaldırımlar: Üstlerinde binbir telaş göğermiş… Ya da

zaman zaman bir asi rüzgâr cüzzamlı diye beni herkesten

kaçırıyor, şehrin tenhasına sürüyor beni. Koluma giriyor

sonra günün en soğuk saatleri; çoktan sıcaklığını

yitirmiş bu şehirden sürgün yazarak beni. Bir de

şaşırıyorum yağmura; artık hiç ben kokmuyor…

Anlatamıyorum derdimi kimselere. Belki garip bir

yazgı sanki herkes biliyor, sanıyorum. Kimseler

sokulmuyor yanıma.

Kim bilir bu hüzün mevsimi kimleri dolamıştır eline

önceleri. Ne sevinçler bölmüştür törpüleri zamanın. Ne

düşler çalınmıştır kâbus ile uyuklayan şehirden!… Kaç

yazar sitem, küs durmak, kırgınlık, kaçış kaç? Şehre şair

sitemi ancak. Sokak be sokak salınıp duran sevgili diye…

 

            Edalım

           Boynuna vebalim

 

Hayli eskimiş bir türkü olmalı sitem. Sürgün trenler

gibi dilden dile dolanmış bir kırık ezgi; talihe ve şehre

ağıt diye yakılan. Dönmeyen askerin dilindeki sıla

türküsü.

Benim gibi dursanız gecenin çok kararan yerinde,

ışıklarını söndürmüş bir gemidir bu şehir…

 

Çok Okunanlar