Deneme Serisi: İç Sesin Yankısı
Temas…
İki varlığın birbirine değdiği an.
Ama sadece fiziksel değil bu temas.
Bir kelimenin içine sızan sızı gibi…
Bir bakışta yakalanan hatıra gibi…
Bir sessizlikle sarılan yorgunluk gibi…
İnsan dokunularak büyür.
Tenine dokunulur önce, sonra gözlerine, sonra kelimelerine…
Bir anne bebeğini dokunarak yaşatır.
Bir dost, omzuna elini koyarak “buradayım” der.
Sevgi, temasın en nazik dilidir.
Ama temasın yalnızca şefkatli bir yanı yoktur.
Temas, sınırları da belirler.
Çünkü her temas, aynı zamanda bir eşiği aşmaktır.
Ve insan, eşiği aşıldığında hem çoğalır hem ürker.
Modern hayat, görünürde yakın ama temassız bir hayat sundu bize.
Sosyal medya parmak uçlarımızda; ama duygularımıza dokunan çok az.
Ekranlardan göz göze geliyoruz; ama kalpten kalbe bir yankı ulaşmıyor.
Artık çok şey “görülüyor”, ama pek azı “hissediliyor”.
Oysa bazen bir temas, bütün kelimelerden daha anlamlıdır.
Bir elin diğer ele dokunuşu, bir omuzun yanında duruşu, bir nefesin eşlik edişi…
Hepsi, anlaşılmanın ve anlatmanın kelimesiz halleri.
Rollo May, sevgiyi tanımlarken şöyle der:
“Sevgi, başka bir varlığın varlığına ‘evet’ diyebilmektir.”
Ve temas, bu ‘evet’in ilk adımıdır.
Ama temas sadece dışarıya değil, içeriye de yönelir.
İnsan kendine temas edebiliyor mu?
Kendi acısına, kendi sevincine, kendi çocukluğuna?
Kendi yarasına dokunmadan başkasının yarasına merhem olabilir mi?
Ve bazen de temas etmemek gerekir.
Bazen bir mesafe, bir temastan daha şefkatlidir.
Çünkü her dokunuş iyileştirmez.
Bazı temassızlıklar da bir saygının, bir korunmanın adıdır.
