1. Anasayfa
  2. Düşünce

İsrail’le İlgili Kehanetlerin Algı Yönetiminde Kullanılması

İsrail’le İlgili Kehanetlerin Algı Yönetiminde Kullanılması
0

14 Mayıs 1948’de İsrail devletinin kurulmasına tepki olarak 15 Mayıs Müslümanlar tarafından Yevmü’n-Nekbe/Belâ Günü olarak kabul edilmiştir. İsrail devletinin kurulması, birbirinden farklı saiklerle de olsa, Yahudiler ve Hıristiyanlar arasından bir kitlenin benimsediği Siyonizm ideolojisi neticesinde mümkün olmuştur. Her iki Siyonist kitle, bu gelişmeyi dini kaynaklarda yer alan kehanetlerle ilişkilendirmiştir. Hıristiyan Siyonistlerin esas aldığı kehanetlerden farklı olarak, yazının konusu olan Yahudi Siyonistlerin benimsediği kehanetler Yahudilerin nihai üstünlüğünü kurgulamaktadır.

Siyonizm’in kanaat önderleri inancın toplum üzerindeki gücünden faydalanma amacıyla dini söylemleri kullanmaktan geri durmamışlardır. Bu bağlamda, kutsal metinlerdeki kehanetler onlar için muhatap kitleyi motive etmek için faydalı enstrüman görevini ifa etmiştir. Yahudi dini kaynaklarından özellikle Babil sürgünü dönemine ait olan bu kehanetler, bir gün sürgünün bitip İsrailoğulları’nın kendi vatanlarına dönecekleri ve orada müreffeh bir yaşama kavuşacakları, hatta dünyanın tüm halklarının onlara tabi olacağı şeklinde tablo çizmiştir. Bu vaatler, gurbet hayatının zorlu koşullarıyla baş etmek için sürgündekilere teselli olmuş, moral ve motivasyon sağlamıştır.

Benzer şekilde, günümüzde bazı Yahudi radikal dinci cemaat liderleri vaazlarında kitlelerini motive etmek amacıyla olsa gerek yaşanan olayların asırlar önce dile getirilen kehanetlerle sıkı bağ ve uyum içerisinde olduğunu vurgulamışlardır. Onlar, İsrail’in kurulmasından günümüze kadar geçen süreçte Kudüs’te Yahudilerin lehinde olan önemli gelişmeleri çeyrek yüzyıllık tarihlendirme yöntemiyle okumuş ve olayları Mesih’in ayak sesleri olarak görüp propaganda konusu yapmışlardır. Örnek gösterilen olaylar üzerinde tam ittifak bulunmamakla birlikte, algı yönetiminde bu kehanetlerin başarılı olduğu söylenebilir.

Radikal dinci vaizlere göre ilk çeyrekteki gelişme, 1967’de sur içi eski Kudüs’ün ele geçirilmesidir. Burası Yahudi dini açısından merkezi öneme sahip olup ha-Kotel ha-Maaravi/Batı Duvarı’nın bulunduğu yer Yahudilerin ibadet etmeleri için hazır hale getirilmiştir. (İslam kaynaklarında Burak Duvarı adıyla bilinen bu mekânda o zamanlar Meğâribe/Faslılar Mahallesi bulunuyor idi. İşgalin ardından söz konusu düzenleme yapılırken yaklaşık 100 Müslüman ailenin ikamet etmekte olduğu evler, nitekim cami, tekke, türbe vs. dini yapılar tahrip edildi.)

Kehanetçiler ikinci çeyrekteki gelişmenin Kudüs Yasası olduğunu ifade etmişlerdir. 30 Temmuz 1980 tarihli bu yasaya göre, Kudüs doğusu ve batısıyla birlikte İsrail’in ebedî ve bölünmez başkenti ilan edilmiştir. İsrail’in tek taraflı olarak kabul ettiği bu karar uluslararası hukuka uymadığı gibi dünya kamuoyu tarafından da kabul görmemiş, Birleşmiş Milletler tarafından onaylanmamıştır.

Aralık 2017 – Mayıs 2018 sürecinde ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması ve ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması Yahudi kehanetçiler tarafından üçüncü çeyrekteki gelişme olarak nitelendirilmiştir. Bu tarihten sonraki zaman dilimi söz konusu tarihlendirmeye göre artık dördüncü çeyrek sayıldığı için, günümüzde yaşanan olayların dini kehanetlerle ilişkilendirilmesinin de yine algı yönetimine hizmet ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Geçmişte yaşanmış olaylarla ilgili değerlendirmeler, o dönemleri yaşamamış ve söz konusu gelişmeler sırasında İsrail’in yüzleştiği siyasi, ekonomik vs. türden baskıları, güvenlik risklerini tecrübe etmemiş yeni jenerasyon nezdinde zorluklarla dolu bir realiteden ziyade nostaljik bir özlem ve umut duygularını besleyen öyküler olarak algılanmıştır. Kehanetçi vaizlerin günümüzdeki gelişmeleri bu doğrultuda yorumlaması ise muhatap kitle açısından içerisinde yaşanan tarihi anlamlandırmak, yaşanan sıkıntıları daha yüce bir hedef uğrunda sineye çekmek, vaazlarda geçtiği gibi “kutsal uğrundaki kayıpları ilahi planın gerçekleşmesi yolunda kazanım olarak görmektir”. Bu bağlamda, algı yönetimine dayalı kehanetçi söylemin Gazze’de yaşanan katliam dolayısıyla oluşan küresel kınama dalgasına karşı dini mazeret sunma ve inananlarda motivasyon yaratma amacına matuf olduğu söylenebilir.

İsrail ile İran arasında söylem bazında devam eden ve çapı sınırlı operasyonlardan öteye gitmeyen sürtüşmenin 28 Şubat 2026’dan itibaren fiili savaş halini alması, kehanetçi din adamları tarafından dördüncü çeyrekteki gelişme olarak nitelendirilmiştir. Bu durum, kehanetlerin algı yönetimindeki işlevi bağlamında örnek olarak gösterilmelidir.

İsimlendirme ve zamanlama başta olmak üzere savaşla ilgili tüm detayların dini metinlerde geçen söylemlerle sıkı bağ içerisinde olması, ilgili ayrıntıların algı yönetimi için iyice planlandığını ve kehanet motivasyonuna dayandığını akla getirmektedir. Yahudi kaynaklarındaki ahir zaman ve Mesih’in gelişi temalarını öne çıkaran propaganda aygıtının savaş sırasında devreye sokulması bu kanaati güçlendirmektedir. Bu doğrultuda, Hezekiel kitabında 38-39. bölümlerde anlatılan Gog-Magog hikâyesindeki Persler ile savaş kehaneti, yine Yahudi geleneğindeki ahir zamanda dünya halkları arasında savaş çıkacağı, Pers kralının Arap kralına karşı savaş açacağı ve onun da bu durumla baş etmek için Edomlulara yanaşacağı kehaneti gibi örnekler dile getirilmiştir. Yahudi geleneğinin Edom’u Roma ile özdeşleştirdiği bilinmektedir. Günümüzde dünyanın süper gücü bağlamında siyasi, askeri, ekonomik açılardan tarihteki Roma ile ABD arasında yapılan analoji göz önüne alındığında, İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşta ABD’yi de yanına alması sadece askeri zafer temini amacıyla girilen ittifakın ötesinde, kehanet bağlamında ince düşünülmüş bir detaydır.

Öte yandan, İran İsrail savaşında gündeme getirilen Yahudilerin Persler üzerindeki zaferinden bahseden kehanetler olduğu gibi, tersini ifade eden kehanetler de kaynaklarda geçmektedir. Kabala geleneğinde önemli konuma sahip olan Şimon Bar Yohay’a atfedilen bir kehanette, Mesih gelmeden önceki dönemde Pers atlarının Yehuda’da derelerden su içeceğinden bahsedilmiştir. İran’ın İsrail üzerinde zafer çalacağı ve topraklarına gireceği anlamına gelen bu kehanetin din adamları tarafından bu süreçte hiç gündeme getirilmemiş olması ilginçtir.

İlgili örnekten hareketle, inananlar açısından askeri planların kehanetler doğrultusunda yapılması anlaşılabilir olmakla birlikte, kaynaklarda yer alan kehanetlerin seçici kullanıldığı ifade edilmelidir. Dolayısıyla, asırlar öncesinde dile getirilen kehanetlerin bugün yaşanan olayların arkasında duran belirleyici bir faktör mü olduğu, yoksa gelişmeleri organize eden akıl tarafından algı yönetimi için sadece gerekçe ve teşvik babında propaganda malzemesi olarak mı gündeme sürüldüğü üzerinde durulması gereken husustur.

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir