Bizimle İletişime Geçin

Kavram

Âdâb-ı Muaşeret

Âdâb-ı muâşeret kültürel bir değer olarak insanlar arasındaki etkileşimden doğar, gelişir, öğrenilir ve yaygınlaşır. Bu yönüyle insan ürünü ve toplumsaldır. Benzer yönleri olmakla birlikte daha çok her toplumun kendine ait farklı anlam ve içeriği olan önemli bir kültür ögesinin davranışlar bütünüdür. Doğuşla kazanılmayıp toplumsal kalıtımla kuşaktan kuşağa geçer, sonradan öğrenilir ve eğitim-öğretim yoluyla da perçinleşerek insanların psiko-sosyal yaşantısını düzenler ve toplumsal ihtiyaçlarını tatmin eder.

EKLENDİ

:

Düzenli ve ahenkli bir toplumun oluşmasında yazılı olmayan kural ve kültürel değerlerin varlığı inkar edilemez bir gerçekliktir. Her toplumda aralarında bazı farklılıklar olsa da insanların uyduğu/uymaya dikkat ettiği ve önemsediği görgü kuralları vardır. Âdâb-ı muâşeret, insana toplum içerisinde gerekli olan nezaket kurallarını öğreten, bireyi insanî ilişkilerinde zarif ve saygın kılan davranışlardır.

Bu kurallar ilk olarak aileden, yakın çevreden, okuldan ve sosyal yaşamdan öğrenilmektedir. Bazı görgü kurallarının tüm insanlar için benzer/aynı olduğu söylenebilir ancak, her toplumun kendi kültürel değerleriyle biçimlenmiş ve anlamlandırılmış özgün bir tarafı vardır. Âdâb-ı muâşeretin (olmadığı) yerleşmediği bir toplumda kanunların tek başına insanlar arasında huzur ve güveni temin edebileceğini söylemek pek mümkün değildir. Görgü kurallarının toplum içindeki müeyyideleri kanunlar gibi zecrî olmayıp, kınama ve ayıplamanın yanısıra nezaketten uzak oluşun verdiği mahcubiyet ve sosyal tepkiler olarak ifade edilebilir.

Âdâb, arapça bir kelime olup edebin çoğuludur. Edep, bir toplumda örf, âdet ve kural halini almış iyi tutum ve davranışlar veya bunları kazandıran bilgi anlamında kullanılan bir terimdir. “VIII. yüzyıldan itibaren yazılmaya başlanan edep kitaplarında bu terimin iyi bir eğitimle kazanılmış karakter disiplini, takdire değer hareketler, toplum içinde çeşitli kesimlerin birbirlerine karşı takınmaları gereken ve daha sonra “âdâb-ı muâşeret” denilecek olan medeni ve ahlakî davranış tarzları ve bu hususlarda gerekli olan pratik bilgiler hakkında kullanıldığı görülür. Edep terimi “gelenek, görenek, ahlak” gibi ilk anlamları yanında İslam kültürünün tarihi gelişimi içinde çeşitli mevkiler, meslek ve sanatlar; eğitim ve öğretim; tasavvuf ve tarikat; ilmî araştırma ve tartışmalar; ibadet, dua ve Kur’an okuma gibi dinî faaliyetler; yeme-içme, giyim-kuşam, temizlik vb. günlük meşguliyetler; her türlü sosyal ilişki ve hayatın diğer bütün alanlarına dair bilgiler ve en uygun davranış tarzları için kullanılan son derece geniş kapsamlı bir terim haline gelmiştir.” [1]

Muâşeret kelimesi ise, âdâb kelimesi ile birlikte “âdâb-ı muâşeret” şeklinde terkip halinde kullanılmaktadır. Ve bununla da “benimsenmesi ve uyulması gereken ahlak, nezaket ve görgü kaide ve usulleri kast olunmaktadır.” [2]  Başka bir tarifte de insana, toplum içinde yaşamayı öğreten bir san’at olarak nitelendirilmiş ve “âdâb-ı muâşeret” öyle bir san’attır ki, insana hey’et-i ictimaiyye ile olan münasebetlerini kolay, münasip ve hoş bir şekilde ifâ etmesini öğretir.” [3] denilmiştir. Buna yakın bir tanımda da, “âdâb-ı muâşeret, ne gibi şeylerin mübah, ne gibi şeylerin de mübah olamayacağını gösteren bir rehberdir.” [4] Bir başka tanıma göre de insana, “ictimaî bilgi ve yaşayış usullerini öğretir” [5] ifadesiyle, insana doğru ve müreffeh yaşamanın yollarını gösteren bir rehber olduğu belirtilmektedir.

Evrende yaşayan tüm canlılar içerisinde sosyal bir hayat yaşamaya en kabiliyetli varlık hiç şüphesiz insandır. Bu durum insanın yaratılıştan gelen özelliğidir. İslam’a göre, “ülfet etmeyen ve kendisi ile ülfet edilmeyen kimsede hayır olmadığı” [6] nasıl bir gerçeklik ise Bogoros’a göre “Chukchee (Kuzey Doğu Asya) kültüründe de, yalnız yaşayan, kendisini toplumdan çekip ayıran… kimselerin de kötü insanlar olarak tanınmaları” [7] aynı gerçekliği ifade eder. Bu iki örnekten hareketle dünyanın hiçbir yerinde insanların kendileri arzu etseler bile diğer insanlardan ayrı, uzak ve onlara ihtiyaç hissetmeden yaşamlarını sürdürmelerinin çok zor olduğunu söyleyebiliriz. Her zaman için “altın kapılı, tahta kapılıya muhtaçtır. Bazen kendilerini başkalarına karşı müstağni zannetseler bile bir takım ihtiyaçlarını gidermek amacıyla insanlarla beraber olma mecburiyetini hissederler. Bu sebeple insan tabiatı gereği medenidir.” [8] “İnsanlar, hayatları boyunca birbirlerinden müstağni olamazlar. Birbirleriyle ünsiyetleri sebebiyle de “insan” olarak isimlendirilmiştir.”  [9]  Kısacası insanoğlu sosyal bir hayat yaşamak durumundadır. Zaten yaşam şartları da insanları bir arada bulunmaya zorlamaktadır.

Şurası bir gerçektir ki “toplum içerisinde yaşayan her birey, insan olarak aynı derecede saygıya layıktır. İnsanlar arasında sınıf farkı değil, terbiye ve tahsil farkı geçerli olacağından; herkesin aynı derecede terbiyeli olması beklenebilir.” [10] İnsanlarla iyi geçinmek, konuşurken düşünerek konuşmak ve her haliyle güzel görünmek kişiye üstün vasıflar kazandırır. Bununla beraber beşeri ilişkilerin normal olarak sürdürülmesi kişinin akli dengesi ile yakından ilgili olup sağlığına da büyük etkisi vardır. Bu durum psikologlar tarafından da tespit edilmiştir. “Sosyal münasebetler akli denge ile bağlantılı mıdır”? şeklindeki soruya verilen cevapta: “Yapılan incelemelerde ele alınan psikiyatrik hastaların çeşitli ve farklı illetlerine rağmen; bir noktada birleştikleri dikkat çekmektedir: Hepsinde de çevrelerindeki kişilerle münasebet kurmak ve anlaşmak zorluğu görülmüştür.

Akıl hastanelerindeki tarihçeleri incelenince; akli denge bozukluğundan önce de etrafındaki insanlarla (aile, arkadaş, meslektaş v.s.) normal ve iyi münasebet kuramadıkları ortaya çıkmıştır. Münasebet kuramamanın mı hastalığı başlattığı, yoksa hastalığın mı sosyal münasebetleri engellediği tartışılmaktadır. Şurası muhakkak ki zihnî denge ile beşeri münasebetler arasında yakın bir bağlantı vardır. Kimse ile iyi geçinmeyen, kimseyi sevmeyen; yahut anormal ve müstebit sevgi tezahürü ile davranan, insanlardan kaçan ve onları kendisine düşman sayan vs. hislerle buhran içinde olan kimsede bir çeşit dengesizlik tespit edilebilir.” [11]

Toplumun düzeni ve kişinin akli dengesinin normal olması sosyal ilişkilerin normal olmasına bağlıdır. Toplumsal düzenin olmadığı yerde kişisel hayatın sıhhatinden bahsetmek mümkün değildir. Aldos Hexley “Texts and Pretext” adlı eserinde şöyle der: “Ruhen çözülen insanın ahlakî suçluların yanına gelmemesine imkân yoktur.” [12] Bu doğru bir tespittir. Çünkü akli dengenin bozulması demek insanın her şeyini kaybetmesi demektir. Böyle bir insandan her türlü kötülük, kabalık, davranış bozukluğu ve kural tanımazlık beklenebilir.

Görgü kuralları sıradan, basit ve önemsiz kurallar değillerdir. Sosyal hayata uygulanmasında da hiç bir zorluk yaşanmaz. Sadece bir alışkanlık gerektirir. Bu alışkanlık insanın yaşamını anlamlandıran ve içinde yaşadığı toplumu sevdiren, zarif, kibar ve nezih bir alışkanlıktır. “Mübalağasızca denilebilir ki, ordularda askerin sevk ve idaresi ne ise ictimaî hayatta muâşeret kaideleri de odur.” [13]

İnsanların yaşam tarzına, düşüncelerine ve davranışlarına toplumun etkisi yadsınamaz. Bu sebeple birçok yaşam kuralı toplumun kendi bünyesinden nasıl çıktı ise muâşeret kurallarının da toplumdan neşet etmesi çok doğaldır. Görgü kuralları toplumların ortaya koyduğu kanunlardan, gelenek-görenek, örf-âdet ve dini inançlardan meydana gelirler. Bu yönüyle kültürün önemli bir parçasıdırlar. Bu kuralların her toplumda benzer yönleri olmakla birlikte genellikle ortaya çıktığı topluma aittirler. Çıkış noktası toplumun kendisi olduğu için bütünüyle beynelmileldir denilemez. Görgü kuralları, bir toplumun ayrı bölgelerinde farklı olabileceği gibi değişik uluslarda da farklılıklar gösterir.

İnsani ilişkilerde ölçülü davranmak, kişilerin hukukuna riayet etmek, nezaket ve hoşgörü sahibi olmak…sosyal hayatta her zaman fark yaratan ve insanı farklı kılan değerlerdir. Zira değer insanîdir yani insana mahsustur. “Toplumsal boyutuyla değer, bir sosyal grup veya toplumun kendi varlık, birlik, işleyiş ve devamını sağlamak ve sürdürmek için üyelerinin çoğunluğu tarafından doğru ve gerekli oldukları kabul edilen ortak düşünce, amaç, temel ilke ya da inançlardır. Çünkü değere sahip olmak, doğrudan düşünme/kavrama yeteneğiyle, varlığı ve hayatı anlamlandırmayla ilgilidir. Söz ve davranışları, olayları ve olguları doğru-yanlış, güzel-çirkin, iyi-kötü, helal-haram şeklinde tanımladığımızda değer ölçülerinden söz etmiş olmaktayız. Bütün bunlar bizim onları nasıl anlamlandırdığımızı, onları anlamlandırma düzeyimizi ve onlara ilişkin yargımızı göstermektedir. Her çeşit şeye değerler iliştiririz: Siyaset, para, cinsellik, eğitim, aile, arkadaş, kariyer, öz saygı vb. değerler bireylerin fiziksel ve sosyal çevrelerini algılama, anlamlandırma ve değerlendirmesine zemin hazırlayarak davranışları yönlendirici bir işlev üstlenmektedir. Buradan hareketle bireye dış dünyayı algılama şeması kazandıran değerlerin, kişinin nerede nasıl davranacağını, kime nasıl tepki vereceğini, dahası kendisini ve başkalarını nasıl tanımlayacağını belirleyen sağlam bir kılavuz olduğu söylenebilir. Değerler bizim için neyin önemli olduğunu içerir.” [14] Örneğin, Türk-İslam kültüründe “en hayırlı gıda” [15] olarak kabul edilen ekmeğin en küçük bir parçasının bile yerde görülmesi halinde, o ekmek parçası hürmetle kaldırılır ve öpülürek yüksek bir yere konulur. Ama batı kültüründe buna pek rastlanmaz. Yerdeki diğer çöplerden farklı bir işleme tabi tutulmaz. Buna benzer kültürel farklılıklardan doğan örnekler çoğaltılabilir.

Âdâb-ı muâşereti, farklılıklarıyla beraber bir insanlık formu olarak tanımlamak, onun tüm toplumlar için geçerli evrensel bir tarafının olduğu kabul edilebilir. Yani insanlığın olgunluk düzeyi. Tüm insanî ilişkilerde bu formun kazanılması hedeflenebilir. Ancak günümüz kapitalist kültürünün tüm dünyada toplumları ve kültürleri olumsuz etkilediği ve egemenlerin kültürünü egemen kılmaya çalıştığı, dolayısıyla en küçük gruplardan en büyük toplumlara kadar insanların yüzyıllar içinde ürettikleri kültürel değerleri tersyüz ettiği, küçümsediği ve aşağıladığı görülmektedir. Günlük konuşulan dilden, musikiye kadar herşeyin etkilendiği, estetik ve nezaketten uzaklaşıldığı gözlemlenmektedir. Pramidin en üstünde yer alan para, makam ve mekân… gibi güç araçlarına sahip olan bazı kimseler edep ve saygıdan yoksun bir şekilde diğerlerine karşı istediği gibi konuşabilme, davranabilme ve hakaret edebilme hakkını kendilerinde görebilmektedirler.

Günümüz bireyselci, müsrif ve vahşi kapitalizm kültürüne şöyle bir örnek verilebilir: Eskiden çarşı-pazardan alınanlar, mali olanakları kıt olan mahalleliye görgüsüzlük/saygısızlık olmasın diye kapalı çantalarla taşınırken, günümüzde çoğu zaman ihtiyaç olmadığı halde aldıkları, giydikleri ve tükettikleriyle insanlara gösteriş yapan bir kültürel yozlaşma aşamasına gelindiği görülmektedir. Paylaşma, bölüşme ve yardımlaşma âdâbından, “oğlum/kızım! birazdan bize komşular ve çocukları misafirliğe gelecek, oyuncaklarını hemen topla, odana sakla ve kapıyı kilitle” denilerek saf ve temiz dimağları küçücük yaşta kirletecek kadar vahşileşmiş yoz bir kültürün hegemonyasına girilmesi üzerinde de düşünülmelidir.

Özetle âdâb-ı muâşeret kültürel bir değer olarak insanlar arasındaki etkileşimden doğar, gelişir, öğrenilir ve yaygınlaşır. Bu yönüyle insan ürünü ve toplumsaldır. Benzer yönleri olmakla birlikte daha çok her toplumun kendine ait farklı anlam ve içeriği olan önemli bir kültür ögesinin davranışlar bütünüdür. Doğuşla kazanılmayıp toplumsal kalıtımla kuşaktan kuşağa geçer, sonradan öğrenilir ve eğitim-öğretim yoluyla da perçinleşerek insanların psiko-sosyal yaşantısını düzenler ve toplumsal ihtiyaçlarını tatmin eder. Görgü kuralları toplumda şartların değişmesi, yeni ihtiyaçların ortaya çıkması veya zaman içerisinde çeşitli faktörlerin etkisiyle değişebilir, farklı anlam ve nitelik kazanabilirler.

 

Kaynakça

[1] TDV İslam Ansiklopedisi, “Edep”, c.X, s.412, 413, 414

[2] Meydan Larousse, edep maddesi, 4/62

[3] Kontes Dumoğlon, Avrupa âdab-ı muâşereti, çev. Ahmet Cevat. Yzm. İst. Sülaymaniye Kütüphanesi, İzmirli İ. Hakkı Bl. Numara: 1923, v. 16/b.

[4] Ansiklopedik Osmanlıca –Türkçe Lügat, Ferit Develioğlu. Ankara, 1962, adale maddesi. S.9

[5] Saffeti Ziya, Âdâb-ı Muâşeret, s. 19

[6] Ebu Abdillah Ahmed b. Muhammed b. Hanbel, (v. 241 h.), el-Müsned, Beyrut, 1389 h., 11/400

[7] Bozkurt Güvenç, İnsan ve Kültür, İst. 1979, s. 308

[8] Rağıb el-İsfehani, (v. 502 h.), er-Risale fi Âdâb-ı Muhaletatı’n-Nas, (1243 h. De yazılmıştır) va. 14/b.

[9] Rağıb el-İsfehani, a.g.e., va. 17/b

[10] Saffeti Ziya, Âdâb-ı Muâşeret, s. 7

[11] Züleyha Münif 12.06.1978 tarihli Tercüman Gazetesi, 3 sual, 3 cevap köşesinden naklen alınmıştır.

[12] Muhammed Kutub, İslam ve Materyalizme Göre İnsan, Trc. Kemal Sandıkçı, İst. II. Baskı, tarihsiz, s. 302.

[13] Saffeti Ziya, Âdâb-ı Muâşeret, s. 4.

[14] Prof. Dr. M. Şevki Aydın, Diyanet Aylık Dergi, sayı 236, s. 24

[15] Kenzü’l-Ummal, 6:194. (Müsned Kenarı)

Okumaya Devam Et...

Kavram

Beynimizdeki Kamburlar

Kuluna taşıyabileceği kadar dert veren, verdiği derdin dermanını da veren Yüce Yaratan! Kulunun her halini bir imtihan vesilesi eylemişse, kula düşen imtihanda olduğu bilincini yitirmemek ve derdi verenden başkasına sızlanmamaktır. Yaratan’ın imtihan olarak verdiği dertlere sabır ve şükürle mukabelede bulunduktan sonra; beynine ve yüreğinde başkaca dertleri misafir etmemektir. Hele misafirlik sınırlarını geçip, dertleri ev sahibi yapmak; beyin kamburu olmaya davetiye çıkarmaktır.

EKLENDİ

:

Ömrü ağır yük taşıyarak geçen yaşlılarımız… Onları iki büklüm yürürken gördüğümüzde, yüreğimiz burkulur, içimiz cız eder. Bir fırsatını bulup onların yaşam öykülerini dinlemek, belindeki kamburun hikâyesine ulaşmak isteriz. Aslında onların büyük çoğunluğu detay vermez. Sündüre sündüre anlatmaz. Sadece “Hayat!” der ve susar. Gözleri ufka dalar, gözleriyle konuşur onlar. Yaşadığı yokluğu, kıtlığı, zorlukları hayata dair, şikâyet sebebi yapmazlar. En fazla “O zamanlar öyleydi” derler.

Yürürken zorlanırlar, bazen nefes almakta güçlük çekerler. Durup dinlenmeleri gerekebilir. Ama kamburları ile barışıktır onlar. Çünkü bu fiziksel bir durumdur. Yaşadığı hayatın bir armağanı olarak kabul ederler. Ve her hallerinde şükür vardır. Hâl ehlidir, o güzel insanlar.

Belinde kambur olanları gördük ama beyninde kambur olanları pek görmedik. Beyin kamburlarını, görmemiz pek mümkün de değildir aslında. Çünkü fiziksel bir durum değildir. Gözle görünmez onlar. Beyninde kambur olanları anlamak için biraz hâl ehli olmak gerekir belki de. Anlamak için gözlerine bakmak hatta gözlerinin ardına bakmak gerekir.

Sözünü ettiğimiz kamburlar, tıbbî anlamda rahatsızlıklar değil elbette. Hekime başvurulması ve hekimin tavsiyeleri doğrultusunda hareket etmeyi gerektiren hastalıklardan söz etmiyorum. Sözünü ettiğimiz kamburlar, özellikle beynimizde oluşturduğumuz kamburlar, ömür törpüsü yürek yüklerimiz var ya… İşte onlardan bahsediyorum.

Kuluna taşıyabileceği kadar dert veren, verdiği derdin dermanını da veren Yüce Yaratan! Kulunun her halini bir imtihan vesilesi eylemişse, kula düşen imtihanda olduğu bilincini yitirmemek ve derdi verenden başkasına sızlanmamaktır. Yaratan’ın imtihan olarak verdiği dertlere sabır ve şükürle mukabelede bulunduktan sonra; beynine ve yüreğinde başkaca dertleri misafir etmemektir. Hele misafirlik sınırlarını geçip, dertleri ev sahibi yapmak; beyin kamburu olmaya davetiye çıkarmaktır.

Güzel insan, hatta yedi güzel insandan bir insan… Cahit Zarifoğlu’nun ifadeleriyle:

Burası dünya!

Ne çok kıymetlendirdik.

Oysa bir tarla idi;

Ekip biçip gidecektik.

Dünyayı bu kadar dert ettiğimizden beri, dünyalar kadar derdimiz oldu. Hem de varı yoğu dert ettik. Olur olmaz şeylere dertlendik yani. Dertlerimiz bir çığ gibi katmerlendi. Önce beynimize sonra yüreğimize oturdu. Öyle bir oturdu ki, kocaman kocaman kamburlar oluştu. Sonra dertleri unutup, kamburlarımızı dert eder olduk. Dahası olur olmaz insanlara kamburlarımızı gösterip, dert yanmaya başladık. Derdin kimden geldiğini unuttuğumuz gibi, kamburları kendi ellerimizle şişirdiğimizi de unuttuk.

“Gül geç!” diyeceğimiz, “Gör geç!” diyeceğimiz hatta “Görmeden geç!” diyeceğimiz olaylara çoğu zaman gülemedik. Görmesine gördük ama görüp geçemedik. Hele görmeden geçme işini hiç beceremedik. Gördüklerimizi zihnimize kazırken, demir üzerinde kazımaktan beter kazıdık. Sonra silemedik. “Olmuyor, yapamıyorum! Bana yaptıklarını bir türlü hazmedemiyorum!” diye dert üstüne dert yandık. Beynimizdeki kamburları kabarttıkça kabarttık.

Oysa nimetlere, dertlere, kusurlara karşı bakış açımız bambaşka olmalıydı. Tıpkı Yahyalı’lı Hacı Hasan Efendi’nin (k.s) ifade ettiği gibi olması gerekmez mi?

Az nimeti az sanma, kimden geldi ona bak!

Az günahı az sanma, kime karşı ona bak!…

Olaylara, insanlara, kavramlara doğru yerden, doğru açıdan bakmayı ve buna göre tutum geliştirmeyi başarabildiğimiz zaman; kamburların önce esneyeceğini sonra da eriyeceğini görebiliriz.

Her şey orijinali ile daha güzel. Doğal haline yeter olur mu hiç!

Okumaya Devam Et...

Kavram

İman Nedir?

Her çağda ve çağımızda “anlam soru(n/s)u” en önemli soru/n olmuştur. Az çok düşünen her insan, “Ben kimim, niye buradayım, ne olacağım?” gibi soruları kendine sormuş ve oradan bir anlam çıkarmaya çalışmıştır. Çıkarabilmiş midir? Bu tür soruları en çok soran felsefedir ve felsefenin (dün ve) bugün geldiği noktayı felsefe tarihinden az-çok biliyoruz; nihilizm ya da hâlâ arayış.

EKLENDİ

:

İman, kelime anlamıyla emniyet ve güven; dinî anlamıyla Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına, Elçilerine, Âhiret Gününe (=İman esaslarına), Kazâ ve Kadere inanma; Kelamî anlamıyla, İmam-ı A’zam’a göre, söz ile ikrâr, kalp ile tasdik ve âzâ ile ameldir.

İman, insana nasıl güven/emniyet verir? İnanan, inanınca kendini nasıl güvende hisseder?

İman, sadece bir kafa/kalp konforu mudur?

İmanla nasıl bir güven hedeflenir?

Kişi imana ulaşamazsa kalbi/kafası sürekli tedirgin midir?

Bu ve bunun gibi birçok soru imanı ilgilendirir.

Öyleyse iman nasıl “bir şey”dir?

“İman edin! Kurtulun!.” sözü ne anlama gelmektedir? İman etmeyenler niye kurtulamaz?

Bismillah…

Her çağda ve çağımızda “anlam soru(n/s)u” en önemli soru/n olmuştur. Az çok düşünen her insan, “Ben kimim, niye buradayım, ne olacağım?” gibi soruları kendine sormuş ve oradan bir anlam çıkarmaya çalışmıştır. Çıkarabilmiş midir? Bu tür soruları en çok soran felsefedir ve felsefenin (dün ve) bugün geldiği noktayı felsefe tarihinden az-çok biliyoruz; nihilizm ya da hâlâ arayış…

Akılla imana ulaşılabilir mi? Ulaşılamaz diyenler de ulaşanlar da aklı kullanırlar; “aklı olmayanın, imanı yoktur.”, aklı olmayan, imanla mükellef tutulmamıştır.

Akıl, arar, bulur; bulduklarını birbirine bağlayarak, bulduklarının birbirleri ile ilişkisini kurarak çalışır. Akıl, olmayan bir şey ile ilgilenmez, olan bir şeyin ne olduğunu, ne işe yaradığını tespit eder ve varlıkta bir “düzen/hiyerarşi” arar; varlıkları sınıflandırır; maddi-manevi, somut-soyut gibi… Oralarda derinleştikçe ilimleri ortaya çıkarır: fizik, kimya, biyoloji, tıp, tarih, sosyoloji, siyaset, antropoloji, felsefe, astronomi gibi…

İnsandaki düzen arama fikri, insanı düzen kurucuya götürmüştür. Bu düzen kurucular, tarihte, “somut, soyut ya da birçok” olabilmiştir. Antik Yunan’da ve Mısırda, hatta Babil ve Sümer’de her ciddi iş bir Tanrı’ya verilmiştir: yer tanrısı, gök tanrısı, yer-altı, yer-üstü tanrıları, zamanı kontrol eden tanrı (kronos), baş tanrı (zeus), düzen kuran tanrı; tanrılar arasında iş birliği ve uyum sağlayan tanrı (apollon) vb. birçok tanrı, tanrılar panteonunda insanlardan ayrı “yukarıda” yaşar ve aşağıdaki insanlar da onlara itaat eder, kurbanlar sunardı…

İbrâhimî tek Tanrı’lı dinler, insanların ürettikleri tüm tanrıları “birledi” ve bu tanrılar arasındaki kavgaya (kaosa/karmaşaya) son verdi. Bu dinler bilindiği gibi Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm. Yahudilik, sonradan bir kabile dini hâline geldi, evrenselliği kalmadı; Hristiyanlık, teslise “battı” ve Tevhit’ten uzaklaştı; İslâm ise otantikliğini, orijinalitesini koruyor.

Biz burada İslâm’ın imanını ele alacağız.

İslâm, tüm insanları imana çağırır. İslâm’a göre iman, dünya ve ahiret saadetidir ama bu saadetin bir “bedeli ve riski!” vardır. “Bu nasıl söz?” dediğinizi duyar gibiyim; hem imana, emniyet/güven diyeceksin hem de “riskli bir şey” olduğunu söyleyeceksin!

Şöyle: İslâm’a göre her şey Allah’ın yaratmasıyla olmuş/oluşmuştur, insan dâhil. İnsana verilen her şey de Allah’ın ikramı ve nimetidir. İnsan, buraya (bu dünyaya) bir imtihan/deneme için gönderilmiştir; bu dünya geçicidir, kalıcı olan ahiret yurdudur.

İmanı kabul eden, denemeyi/imtihanı/sınavı (sınava girmeyi) kabul eden adamdır.

Diyeceksiniz ki, herkes zaten zorunlu olarak (istese de istemese de) bu denemeye/imtihana girmiyor mu?

İnanan, bu denemeye bilerek giren adamdır; inanmayan ise öylesine giren biri…

Denemeye/imtihana bilerek girmek nasıl olur? Hazırlanmakla… Risk almakla… Kendini sınamaya açık kılmakla…

İnanmayan, inanana göre, telâfi edilmesi daha zor ve daha büyük riskler alır/alıyor.

İnanan, inanmakla nasıl bir risk alıyor?

Rabbinin peşin verdiği şeyleri (malı/canı), O’nun istediği şekilde “elinden çıkarmayı” (vermeyi) göze alarak!

İman, sadece bir kafa/kalp konforu olsaydı mesele yoktu. Bugün biz imanı böyle bir şey gibi algılıyoruz sanki! Hâlbuki iman, uğrunda birtakım fedakârlıkların yapılması gereken bir şey. Dün böyle “algılanmış” ama bugün bu algı “kısa devre” yapmış; ‘zahmet çekmeden rahmete ulaşmak’, ‘armut piş ağzıma düş’, ‘kısa yoldan köşeyi dönmek’ gibi.

Dün (asr-ı saadette) çekilen eziyetler iman eziyetiydi! “Bu sıcakta savaşa mı gidilir?” diyenlere, “cehennem daha sıcaktır!” uyarıları (Tevbe 80), inanmış insana yapılan uyarıydı.

İman bugün bizim cebimizden 10 TL alamadığı gibi, aksine biz inanınca cebimizin daha çok şişeceğini tasavvur ediyoruz! Bugün biz 10 dakikamızı imana (sözgelimi namaza, ilme, hayra vs.) veremiyoruz ama saatlerce lak lak ediyoruz! Uykumuzdan/keyfimizden yarım saati fedâ edip sabah namazına kalkamıyoruz ama inanıyoruz! Eşimizle-dostumuzla mükellef sofralar kuruyoruz, o sofralara (yemeklere) harcadığımız paranın, emeğin, zamanın 1/100 (yüzde birini) bir fakire/garibana harcayamıyoruz! 10 dakika oturup ‘Bu din benden ne istiyor?’ diye merak edip Kitab’ına bakmıyoruz!

Bizim imanımız konfor imanı…

Hâlbuki imanın konforuna; denemeyi/sınavı/imtihanı kazandıktan “sonra” ulaşılacak!

Biz inanınca, kendimizi “kazandık” sanıyoruz!

“İnsanlar, denenip-sınavdan geçirilmeden sadece “iman ettik = inandık” demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?” (29/Ankebut, 2)

Veren, verdiği her şeyle bizleri sınıyor; sınavı kazanırsak çok daha iyisini vermeyi vadediyor.

“ve lesevfe yu’tîke Rabbüke fe terdâ.” “Rabbin sana verecek ve sen de razı olacaksın.” (93/Duhâ, 5)

İman : İnsanın tüm donanımlarına (duyu, duygu, akıl, sezgi, hayal vb.) sirâyet eden, onlardan beslenen ama onların hepsini kuşatan/aşan bir şeydir; bu anlamıyla “aşkın=transandantal”, ilâhi çok büyük bir nimettir/ikramdır.

Kişi, Rabbinin burada verdiklerini “riske atmazsa!”, imanın lezzetini alamaz! Bu yönünle iman, risk almadır, kafa ve kalp konforu değil.

Kitab’ın iman ile (salih) ameli sürekli yan yana zikretmesi, kurtuluşa ereceklerin (hüsranı atlatacakların, Asr sûresi) iman edenler, salih amel işleyenler, hakkı ve sabrı tavsiye edenler olacağını söylemesi, imanın sadece teorik bir şey olmadığına, pratik/yaşanan hayattan ayrılamayacağına ve fedakârlık gerektirdiğine işaret eder.

Okumaya Devam Et...

Kavram

Salihat/Hasenat

EKLENDİ

:

Salihat kalemdir, hasenat silgi.

Salihat hedeftir, hasenat yol.

Salihat amaçtır, hasenat araç.

Hasenat başlangıçtır, salihat akıbet.

Hasenat tali yollardır, salihat ana yol.

İman her daim salihatı emreder.

Kur’an-ı Kerim’de imanla beraber salihat yüzlerce ayette birbirinin tamamlayıcısı olarak zikredilmektedir.

Ve salihat mutlak bırakılarak insanın havsalasının genişliğine ve özgünlüğüne/özgürlüğüne kıymet verilmiştir.

Muhakkak ki iyilikler, kötülükleri ortadan kaldırır.” (Hud, 11/114) ayetiyle Yüce Allah hasenatın silgi, salihatın kalem olduğunu işaret etmiştir.

İmanın bir tarifinde hasenat ve salihat şöyle tarif edilir;

İmandan sonra en mühim ve en lâzım âmâl-i salihadır. Salih amel ise maddî ve mânevî hukuk-u ibâda tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın îfa etmekten ibarettir.” (Bedizüzzaman Said Nursi, Mesnevî-i Nuriye)

Allah’ın emirlerinin yaratılmışlara bakan tarafı salihat, kendisine bakan tarafı hasenattır.

Hasenat için kaynaklarımızda 1, 10, 7, 700 sevap ifadeleri geçer.

Salihat için sınır koyulmamış, kişinin niyeti, ihlası ve samimiyeti gibi binlerce değişene göre Allah’ın takdir edeceği ifade buyrulmuştur.

Bazen günlük kazancın yarısı olan bir avuç hurma, başka bir zenginin 70 deve infakından daha değerli olabilir salihatte.

İslam’da yol salihattır, sefer salihattır, hicret hep salihatadır.

Mazluma dinini sormadan yardım etmek, zalimin zulmüne engel olmak salihattır.

Acilde çalışan hekimin bekleyen hastası varsa, namazının farzını (hasenat) en hızlı şekilde ifa edip, hastalarını tedaviye yönelmesi salihattır.

Biz seferden (salihat) sorumluyuz, zafer (hasenat) Allah’ın lütfudur.

Salihatler şeairdir, topluma, yaratılmışlara yöneliktir, kul hakkıdır ve daima şahsi farzlardan, bireysel ibadetlerden önceliklidir.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar