Bizimle İletişime Geçin

Kavram

Âdâb-ı Muaşeret

Âdâb-ı muâşeret kültürel bir değer olarak insanlar arasındaki etkileşimden doğar, gelişir, öğrenilir ve yaygınlaşır. Bu yönüyle insan ürünü ve toplumsaldır. Benzer yönleri olmakla birlikte daha çok her toplumun kendine ait farklı anlam ve içeriği olan önemli bir kültür ögesinin davranışlar bütünüdür. Doğuşla kazanılmayıp toplumsal kalıtımla kuşaktan kuşağa geçer, sonradan öğrenilir ve eğitim-öğretim yoluyla da perçinleşerek insanların psiko-sosyal yaşantısını düzenler ve toplumsal ihtiyaçlarını tatmin eder.

EKLENDİ

:

Düzenli ve ahenkli bir toplumun oluşmasında yazılı olmayan kural ve kültürel değerlerin varlığı inkar edilemez bir gerçekliktir. Her toplumda aralarında bazı farklılıklar olsa da insanların uyduğu/uymaya dikkat ettiği ve önemsediği görgü kuralları vardır. Âdâb-ı muâşeret, insana toplum içerisinde gerekli olan nezaket kurallarını öğreten, bireyi insanî ilişkilerinde zarif ve saygın kılan davranışlardır.

Bu kurallar ilk olarak aileden, yakın çevreden, okuldan ve sosyal yaşamdan öğrenilmektedir. Bazı görgü kurallarının tüm insanlar için benzer/aynı olduğu söylenebilir ancak, her toplumun kendi kültürel değerleriyle biçimlenmiş ve anlamlandırılmış özgün bir tarafı vardır. Âdâb-ı muâşeretin (olmadığı) yerleşmediği bir toplumda kanunların tek başına insanlar arasında huzur ve güveni temin edebileceğini söylemek pek mümkün değildir. Görgü kurallarının toplum içindeki müeyyideleri kanunlar gibi zecrî olmayıp, kınama ve ayıplamanın yanısıra nezaketten uzak oluşun verdiği mahcubiyet ve sosyal tepkiler olarak ifade edilebilir.

Âdâb, arapça bir kelime olup edebin çoğuludur. Edep, bir toplumda örf, âdet ve kural halini almış iyi tutum ve davranışlar veya bunları kazandıran bilgi anlamında kullanılan bir terimdir. “VIII. yüzyıldan itibaren yazılmaya başlanan edep kitaplarında bu terimin iyi bir eğitimle kazanılmış karakter disiplini, takdire değer hareketler, toplum içinde çeşitli kesimlerin birbirlerine karşı takınmaları gereken ve daha sonra “âdâb-ı muâşeret” denilecek olan medeni ve ahlakî davranış tarzları ve bu hususlarda gerekli olan pratik bilgiler hakkında kullanıldığı görülür. Edep terimi “gelenek, görenek, ahlak” gibi ilk anlamları yanında İslam kültürünün tarihi gelişimi içinde çeşitli mevkiler, meslek ve sanatlar; eğitim ve öğretim; tasavvuf ve tarikat; ilmî araştırma ve tartışmalar; ibadet, dua ve Kur’an okuma gibi dinî faaliyetler; yeme-içme, giyim-kuşam, temizlik vb. günlük meşguliyetler; her türlü sosyal ilişki ve hayatın diğer bütün alanlarına dair bilgiler ve en uygun davranış tarzları için kullanılan son derece geniş kapsamlı bir terim haline gelmiştir.” [1]

Muâşeret kelimesi ise, âdâb kelimesi ile birlikte “âdâb-ı muâşeret” şeklinde terkip halinde kullanılmaktadır. Ve bununla da “benimsenmesi ve uyulması gereken ahlak, nezaket ve görgü kaide ve usulleri kast olunmaktadır.” [2]  Başka bir tarifte de insana, toplum içinde yaşamayı öğreten bir san’at olarak nitelendirilmiş ve “âdâb-ı muâşeret” öyle bir san’attır ki, insana hey’et-i ictimaiyye ile olan münasebetlerini kolay, münasip ve hoş bir şekilde ifâ etmesini öğretir.” [3] denilmiştir. Buna yakın bir tanımda da, “âdâb-ı muâşeret, ne gibi şeylerin mübah, ne gibi şeylerin de mübah olamayacağını gösteren bir rehberdir.” [4] Bir başka tanıma göre de insana, “ictimaî bilgi ve yaşayış usullerini öğretir” [5] ifadesiyle, insana doğru ve müreffeh yaşamanın yollarını gösteren bir rehber olduğu belirtilmektedir.

Evrende yaşayan tüm canlılar içerisinde sosyal bir hayat yaşamaya en kabiliyetli varlık hiç şüphesiz insandır. Bu durum insanın yaratılıştan gelen özelliğidir. İslam’a göre, “ülfet etmeyen ve kendisi ile ülfet edilmeyen kimsede hayır olmadığı” [6] nasıl bir gerçeklik ise Bogoros’a göre “Chukchee (Kuzey Doğu Asya) kültüründe de, yalnız yaşayan, kendisini toplumdan çekip ayıran… kimselerin de kötü insanlar olarak tanınmaları” [7] aynı gerçekliği ifade eder. Bu iki örnekten hareketle dünyanın hiçbir yerinde insanların kendileri arzu etseler bile diğer insanlardan ayrı, uzak ve onlara ihtiyaç hissetmeden yaşamlarını sürdürmelerinin çok zor olduğunu söyleyebiliriz. Her zaman için “altın kapılı, tahta kapılıya muhtaçtır. Bazen kendilerini başkalarına karşı müstağni zannetseler bile bir takım ihtiyaçlarını gidermek amacıyla insanlarla beraber olma mecburiyetini hissederler. Bu sebeple insan tabiatı gereği medenidir.” [8] “İnsanlar, hayatları boyunca birbirlerinden müstağni olamazlar. Birbirleriyle ünsiyetleri sebebiyle de “insan” olarak isimlendirilmiştir.”  [9]  Kısacası insanoğlu sosyal bir hayat yaşamak durumundadır. Zaten yaşam şartları da insanları bir arada bulunmaya zorlamaktadır.

Şurası bir gerçektir ki “toplum içerisinde yaşayan her birey, insan olarak aynı derecede saygıya layıktır. İnsanlar arasında sınıf farkı değil, terbiye ve tahsil farkı geçerli olacağından; herkesin aynı derecede terbiyeli olması beklenebilir.” [10] İnsanlarla iyi geçinmek, konuşurken düşünerek konuşmak ve her haliyle güzel görünmek kişiye üstün vasıflar kazandırır. Bununla beraber beşeri ilişkilerin normal olarak sürdürülmesi kişinin akli dengesi ile yakından ilgili olup sağlığına da büyük etkisi vardır. Bu durum psikologlar tarafından da tespit edilmiştir. “Sosyal münasebetler akli denge ile bağlantılı mıdır”? şeklindeki soruya verilen cevapta: “Yapılan incelemelerde ele alınan psikiyatrik hastaların çeşitli ve farklı illetlerine rağmen; bir noktada birleştikleri dikkat çekmektedir: Hepsinde de çevrelerindeki kişilerle münasebet kurmak ve anlaşmak zorluğu görülmüştür.

Akıl hastanelerindeki tarihçeleri incelenince; akli denge bozukluğundan önce de etrafındaki insanlarla (aile, arkadaş, meslektaş v.s.) normal ve iyi münasebet kuramadıkları ortaya çıkmıştır. Münasebet kuramamanın mı hastalığı başlattığı, yoksa hastalığın mı sosyal münasebetleri engellediği tartışılmaktadır. Şurası muhakkak ki zihnî denge ile beşeri münasebetler arasında yakın bir bağlantı vardır. Kimse ile iyi geçinmeyen, kimseyi sevmeyen; yahut anormal ve müstebit sevgi tezahürü ile davranan, insanlardan kaçan ve onları kendisine düşman sayan vs. hislerle buhran içinde olan kimsede bir çeşit dengesizlik tespit edilebilir.” [11]

Toplumun düzeni ve kişinin akli dengesinin normal olması sosyal ilişkilerin normal olmasına bağlıdır. Toplumsal düzenin olmadığı yerde kişisel hayatın sıhhatinden bahsetmek mümkün değildir. Aldos Hexley “Texts and Pretext” adlı eserinde şöyle der: “Ruhen çözülen insanın ahlakî suçluların yanına gelmemesine imkân yoktur.” [12] Bu doğru bir tespittir. Çünkü akli dengenin bozulması demek insanın her şeyini kaybetmesi demektir. Böyle bir insandan her türlü kötülük, kabalık, davranış bozukluğu ve kural tanımazlık beklenebilir.

Görgü kuralları sıradan, basit ve önemsiz kurallar değillerdir. Sosyal hayata uygulanmasında da hiç bir zorluk yaşanmaz. Sadece bir alışkanlık gerektirir. Bu alışkanlık insanın yaşamını anlamlandıran ve içinde yaşadığı toplumu sevdiren, zarif, kibar ve nezih bir alışkanlıktır. “Mübalağasızca denilebilir ki, ordularda askerin sevk ve idaresi ne ise ictimaî hayatta muâşeret kaideleri de odur.” [13]

İnsanların yaşam tarzına, düşüncelerine ve davranışlarına toplumun etkisi yadsınamaz. Bu sebeple birçok yaşam kuralı toplumun kendi bünyesinden nasıl çıktı ise muâşeret kurallarının da toplumdan neşet etmesi çok doğaldır. Görgü kuralları toplumların ortaya koyduğu kanunlardan, gelenek-görenek, örf-âdet ve dini inançlardan meydana gelirler. Bu yönüyle kültürün önemli bir parçasıdırlar. Bu kuralların her toplumda benzer yönleri olmakla birlikte genellikle ortaya çıktığı topluma aittirler. Çıkış noktası toplumun kendisi olduğu için bütünüyle beynelmileldir denilemez. Görgü kuralları, bir toplumun ayrı bölgelerinde farklı olabileceği gibi değişik uluslarda da farklılıklar gösterir.

İnsani ilişkilerde ölçülü davranmak, kişilerin hukukuna riayet etmek, nezaket ve hoşgörü sahibi olmak…sosyal hayatta her zaman fark yaratan ve insanı farklı kılan değerlerdir. Zira değer insanîdir yani insana mahsustur. “Toplumsal boyutuyla değer, bir sosyal grup veya toplumun kendi varlık, birlik, işleyiş ve devamını sağlamak ve sürdürmek için üyelerinin çoğunluğu tarafından doğru ve gerekli oldukları kabul edilen ortak düşünce, amaç, temel ilke ya da inançlardır. Çünkü değere sahip olmak, doğrudan düşünme/kavrama yeteneğiyle, varlığı ve hayatı anlamlandırmayla ilgilidir. Söz ve davranışları, olayları ve olguları doğru-yanlış, güzel-çirkin, iyi-kötü, helal-haram şeklinde tanımladığımızda değer ölçülerinden söz etmiş olmaktayız. Bütün bunlar bizim onları nasıl anlamlandırdığımızı, onları anlamlandırma düzeyimizi ve onlara ilişkin yargımızı göstermektedir. Her çeşit şeye değerler iliştiririz: Siyaset, para, cinsellik, eğitim, aile, arkadaş, kariyer, öz saygı vb. değerler bireylerin fiziksel ve sosyal çevrelerini algılama, anlamlandırma ve değerlendirmesine zemin hazırlayarak davranışları yönlendirici bir işlev üstlenmektedir. Buradan hareketle bireye dış dünyayı algılama şeması kazandıran değerlerin, kişinin nerede nasıl davranacağını, kime nasıl tepki vereceğini, dahası kendisini ve başkalarını nasıl tanımlayacağını belirleyen sağlam bir kılavuz olduğu söylenebilir. Değerler bizim için neyin önemli olduğunu içerir.” [14] Örneğin, Türk-İslam kültüründe “en hayırlı gıda” [15] olarak kabul edilen ekmeğin en küçük bir parçasının bile yerde görülmesi halinde, o ekmek parçası hürmetle kaldırılır ve öpülürek yüksek bir yere konulur. Ama batı kültüründe buna pek rastlanmaz. Yerdeki diğer çöplerden farklı bir işleme tabi tutulmaz. Buna benzer kültürel farklılıklardan doğan örnekler çoğaltılabilir.

Âdâb-ı muâşereti, farklılıklarıyla beraber bir insanlık formu olarak tanımlamak, onun tüm toplumlar için geçerli evrensel bir tarafının olduğu kabul edilebilir. Yani insanlığın olgunluk düzeyi. Tüm insanî ilişkilerde bu formun kazanılması hedeflenebilir. Ancak günümüz kapitalist kültürünün tüm dünyada toplumları ve kültürleri olumsuz etkilediği ve egemenlerin kültürünü egemen kılmaya çalıştığı, dolayısıyla en küçük gruplardan en büyük toplumlara kadar insanların yüzyıllar içinde ürettikleri kültürel değerleri tersyüz ettiği, küçümsediği ve aşağıladığı görülmektedir. Günlük konuşulan dilden, musikiye kadar herşeyin etkilendiği, estetik ve nezaketten uzaklaşıldığı gözlemlenmektedir. Pramidin en üstünde yer alan para, makam ve mekân… gibi güç araçlarına sahip olan bazı kimseler edep ve saygıdan yoksun bir şekilde diğerlerine karşı istediği gibi konuşabilme, davranabilme ve hakaret edebilme hakkını kendilerinde görebilmektedirler.

Günümüz bireyselci, müsrif ve vahşi kapitalizm kültürüne şöyle bir örnek verilebilir: Eskiden çarşı-pazardan alınanlar, mali olanakları kıt olan mahalleliye görgüsüzlük/saygısızlık olmasın diye kapalı çantalarla taşınırken, günümüzde çoğu zaman ihtiyaç olmadığı halde aldıkları, giydikleri ve tükettikleriyle insanlara gösteriş yapan bir kültürel yozlaşma aşamasına gelindiği görülmektedir. Paylaşma, bölüşme ve yardımlaşma âdâbından, “oğlum/kızım! birazdan bize komşular ve çocukları misafirliğe gelecek, oyuncaklarını hemen topla, odana sakla ve kapıyı kilitle” denilerek saf ve temiz dimağları küçücük yaşta kirletecek kadar vahşileşmiş yoz bir kültürün hegemonyasına girilmesi üzerinde de düşünülmelidir.

Özetle âdâb-ı muâşeret kültürel bir değer olarak insanlar arasındaki etkileşimden doğar, gelişir, öğrenilir ve yaygınlaşır. Bu yönüyle insan ürünü ve toplumsaldır. Benzer yönleri olmakla birlikte daha çok her toplumun kendine ait farklı anlam ve içeriği olan önemli bir kültür ögesinin davranışlar bütünüdür. Doğuşla kazanılmayıp toplumsal kalıtımla kuşaktan kuşağa geçer, sonradan öğrenilir ve eğitim-öğretim yoluyla da perçinleşerek insanların psiko-sosyal yaşantısını düzenler ve toplumsal ihtiyaçlarını tatmin eder. Görgü kuralları toplumda şartların değişmesi, yeni ihtiyaçların ortaya çıkması veya zaman içerisinde çeşitli faktörlerin etkisiyle değişebilir, farklı anlam ve nitelik kazanabilirler.

 

Kaynakça

[1] TDV İslam Ansiklopedisi, “Edep”, c.X, s.412, 413, 414

[2] Meydan Larousse, edep maddesi, 4/62

[3] Kontes Dumoğlon, Avrupa âdab-ı muâşereti, çev. Ahmet Cevat. Yzm. İst. Sülaymaniye Kütüphanesi, İzmirli İ. Hakkı Bl. Numara: 1923, v. 16/b.

[4] Ansiklopedik Osmanlıca –Türkçe Lügat, Ferit Develioğlu. Ankara, 1962, adale maddesi. S.9

[5] Saffeti Ziya, Âdâb-ı Muâşeret, s. 19

[6] Ebu Abdillah Ahmed b. Muhammed b. Hanbel, (v. 241 h.), el-Müsned, Beyrut, 1389 h., 11/400

[7] Bozkurt Güvenç, İnsan ve Kültür, İst. 1979, s. 308

[8] Rağıb el-İsfehani, (v. 502 h.), er-Risale fi Âdâb-ı Muhaletatı’n-Nas, (1243 h. De yazılmıştır) va. 14/b.

[9] Rağıb el-İsfehani, a.g.e., va. 17/b

[10] Saffeti Ziya, Âdâb-ı Muâşeret, s. 7

[11] Züleyha Münif 12.06.1978 tarihli Tercüman Gazetesi, 3 sual, 3 cevap köşesinden naklen alınmıştır.

[12] Muhammed Kutub, İslam ve Materyalizme Göre İnsan, Trc. Kemal Sandıkçı, İst. II. Baskı, tarihsiz, s. 302.

[13] Saffeti Ziya, Âdâb-ı Muâşeret, s. 4.

[14] Prof. Dr. M. Şevki Aydın, Diyanet Aylık Dergi, sayı 236, s. 24

[15] Kenzü’l-Ummal, 6:194. (Müsned Kenarı)

Çok Okunanlar