Bizimle İletişime Geçin

Eğitim

Benim Dengemi Bozmayınız

İşverenlerin, çalışanların özel hayatları yokmuş gibi davranmayarak, aksine özel hayatlarını önemseyen ve  devamlılığına destek veren politika ve uygulamalar gerçekleştiriyor olması, çalışanların işe bağlılığını arttırarak, iş devamsızlığının önüne geçilmesine ve üretkenliğin artmasına fayda sağlıyor.

EKLENDİ

:

Şimdi biraz hayal gücümüzü zorlayalım, hayatımızı kolaylaştıran eşyaların bazılarının olmadığını farz edelim. Mesela; arabanın ya da uçağın olmadığını düşünelim. Sanki bizim bir parçamızmış gibi olan her şeyin bir anda ortadan kaybolması fikri oldukça korkunç geliyor değil mi? İcat edildiklerini hariç tutarsak kullanım özgürlüğümüz nereden geliyor? İlla ki bir kaynak olmalı, en başta da insan gücü…

Yenilenebilir ve yenilenemez olarak ayrıştırılıp, tasnif edilmiş enerji kaynakları, dünyanın su ihtiyacını karşılayan yataklar ve çoluk çocuğumuzun yokluğunu çekmeyeceği, yaşamasını istediğimiz, bir sonraki neslin yaşam standartlarını belirleyecek birçok kaynak. Kendi içinde sürekli bir dönüşüme uğrayarak eşsiz bir sistemin sınırsız olmayan kaynakları hükmündeki bu hayati öğelerden herhangi biri olmasa, bugün gerçek anlamda bir hayattan söz edilemez. Bugün bir başka gezegende yaşamak, koşullar itibarıyla da mümkün değil. Bu yüzdendir durmadan dünyayı kucaklayıp, darlayıp, sıkıştırarak onu ne kadar sevdiğimizi söylüyoruz…

Yaşadığımız, nefes aldığımız, üzülüp sevindiğimiz odalarda yaşıyoruz. Odalardan oluşan, kendimizi durmadan içine kapattığımız ev ve işyerlerinde… Hani şu yükseğe çıktıkça evlerin küçüldüğünü, ufacık birer nokta haline geldiğini gördüğümüz minik oluşumlar. Odalarında yaşam olan, duvarı boyalı, ocağı tüten evler yeryüzünde bir toplu iğne ucu kadar yer kaplamıyor esasen. İlkin kabul etmek istemiyor olsak da kocaman bir dünyayı paylaşan ufacık insanlar olduğumuzu görüyoruz.

Yükseldikçe bir şeyi daha görüyor insan. Benzer kaygıları taşıyan, ‘baş ağrısı’ denildiğinde bünyede aynı sıkıntıyı hisseden, yine aynı kaynaklarla hayatına devam etme çabasındaki milyarlarca insanla ortak bir evi paylaştığını… Aile içinde aile, ev içinde ev olduğunu; milyarlarca hücreden oluşan vücuda can taşıyan damarlar gibi nehirlerle bir kalpten doğduğunu… Yani bir evin farklı odalarında yaşıyoruz sadece. Hepsi bu. Bütün bu gerçeklik ve olması gerekenler için insanoğlu var olduğundan bu yana çalışmak ve üretmek zorunda. Çünkü az önce bahsettiğimiz kaynakların içinde “insan” hatırı ve değeri en yüksek olan…

Peki Bu Üretimin Metal Çarkları Arasında İnsan Ne Durumda?

Ruut Veenhoven mutluluğu; hayat tatmini yani, “bir kişinin bir bütün olarak kendi hayatının değerini bilmesi” olarak ifade ediyor. Kısaca, hayattan tatmin olmak ve mutluluk yani öznel iyi oluş aynı anlamda ifade edilmiştir. Amerikalı psikoloji profesörü Sonja Lyubomirsky ise, “neşe, memnuniyet ya da pozitif iyi oluş tecrübesi ile birlikte, bir kişinin hayatının iyi, anlamlı ve değerli hissiyatı ile birleşmesi” olarak tanımlıyor mutluluğu.

Günün üçte birinden fazla zamanını çalışarak geçiren insanın, genetik ve kişilik özelliklerinin dışında iş hayatındaki denge, günümüz insanının en büyük mutluluk ya da mutsuzluk kaynağı. Zira, karşılanamayan temel ihtiyaçlar yine yolu kısır döngüye çıkararak, mutsuzluk sebebi oluyor.

Mutluluk haz ihtiyacına bağlı bir durumdur. Haz ihtiyacı, dış yaşam koşullarına ve bunları kullanabileceğimiz kendi yeteneklerimizle ilişkili. İnsanın ihtiyaçları ve kurumlar arasındaki uyumun geliştirilmesi daha fazla mutluluk ile sonuçlanacaktır. Mutlu çalışanlar kurumların gelecekleri açısından son derece önemlidir. Çalışanları neyin mutsuz ettiğini düzeltmekle birlikte, onları gerçek anlamda neyin mutlu ettiğini bulmak da kurumun sürdürülebilirliği için kilit bir noktadır.

Bundan dolayı, iyi iş ilişkileri kurabilen, insanların hayatında bir fark yaratabilen, çalıştığı kuruma değer katabilen ve takdir edilen çalışanlar, oluşan his ile daha fazla içten çalışacak ve mutlu olacaklardır. Ayrıca, mutlu çalışanlar kurumlarının temsilcileri olarak, orayı sadece rekabet ortamında temsil etmeyecektir. Kendisi içsel pozitif mesajlar gönderip, çalıştığı yerin dışarıda sergilenen itibarını da güçlendirecektir.

Bu yoğun yaşanan rekabet ortamında, iş hayatındaki mutluluğun, geleceğin yüksek nitelikli çalışanlarını motive eden ve elinde tutan bir tutkal görevi göreceği düşünülüyor. Örneğin, Hewlett Packard’ın temel değerlerinden bir tanesi “HP insanlarına fırsat ve saygı” olarak vurgulanmıştır. Walt Disney’in temel değerlerinden bir tanesi de “Milyonlara mutluluğu getirmek” olarak ifade edilmektedir. Bu sayede çalışan insana iş ve yaşam arasındaki dengeyi sağlama fırsatı verilmiştir.

Aile yaşam alanının ve iş yaşam alanının etkileşim içerisinde bulunduğu varsayımına dayanan çeşitli araştırmalar incelendiğinde bu konuda beş adet farklı kuramın var olduğu görülmektedir.

İş ve aile arasındaki ilişkiyi açıklayan en popüler kuram olan yayılma kuramına göre, iş görenlerin iş sahası içerisindeki rolleri alışkanlık, beceri, heyecan ve davranışları aile hayatına; aile hayatındaki benzer nitelikleri de iş hayatına taşıyorlar. Benzer özelliklerden kastedilen, ruh hâli, tatmin, değerler, yetenekler, devamlılık, genişleme, aynılık, tanıdıklık gibi iş ve ailenin karşılıklı etkileşimlerini açıklayan, hiç yabancısı olmadığımız terimler.

Çalışanların özel hayatlarından ve iş hayatlarından memnun olarak çalışması, işverenleri de pozitif olarak etkiliyor. Bireylerin, motive olmaları için, zamansızlık içinde kıvranmamaları, kalite ve yeteneklerini arttırarak, verimliliklerine doğrudan bir katkı sağlıyor. İşverenlerin, çalışanların özel hayatları yokmuş gibi davranmayarak, aksine özel hayatlarını önemseyen ve  devamlılığına destek veren politika ve uygulamalar gerçekleştiriyor olması, çalışanların işe bağlılığını arttırarak, iş devamsızlığının önüne geçilmesine ve üretkenliğin artmasına fayda sağlıyor.

Denge; her şeyin önünde ve en büyük tasarımcı olarak sürekli karşımıza çıkıyor, doğallığın karşılıklı olarak birbirini tamamlayacağını salık veriyor.

Okumaya Devam Et...

Eğitim

Meslekî Eğitimde Paradigma Değişimi

Covid-19 ile mücadelenin sağlık çalışanlarından sonra gizli kahramanları meslek liseleri öğretmen ve öğrencileri olmuş, acil ihtiyaç duyulan dezenfektan, cerrahi maske, yüz koruyucu siper, tek kullanımlık önlük ve tulum, cerrahi maske makinesi, solunum cihazı, video laringoskop cihazı, N95 maske makinesine kadar çok sayıda ürünü hızla üreterek ihtiyaç noktalarına ulaştırabilmeyi başarmışlardır

EKLENDİ

:

Yazar: Abdullah Bahadır

Ekonomi sektörünün bileşenlerinde yer alan yapıların ihtiyacı olan nitelikli ara elemanları yetiştiren meslek liseleri Türkiye ekonomisinin geleceğidir. Meslek liselerine yapılan her türlü yatırım ve iyileştirme etkinliği Türk ekonomisinin geleceğine yapılan yatırım olarak değerlendirilmelidir.

Covid-19 ile mücadelenin sağlık çalışanlarından sonra gizli kahramanları meslek liseleri öğretmen ve öğrencileri olmuş, acil ihtiyaç duyulan dezenfektan, cerrahi maske, yüz koruyucu siper, tek kullanımlık önlük ve tulum, cerrahi maske makinesi, solunum cihazı, video laringoskop cihazı, N95 maske makinesine kadar çok sayıda ürünü hızla üreterek ihtiyaç noktalarına ulaştırabilmeyi başarmışlardır.

Bu durum bize meslek liselerinin niteliğinin artırılmasının Türkiye ekonomisinin geleceğine yatırım yapılması anlamına geldiğini göstermiştir. Mesleki eğitimde yapılan gözlem ve değerlendirmeler neticesinde şu tespitler hemen göze çarpar:

İş piyasasında yaşanan hızlı dönüşümlere ayak uydurma, mesleklere özgü beceriler geliştirme.

Değişen koşullara ve akademik becerilere uyum sağlama.

Akademik başarıyı hedeflemeyen öğrencilerin meslek liselerinde kümelenmeleri sonucu toplumda oluşan algı.

İş piyasalarına uygun dönüşümlerin gerçekleştirilmesi ve genç işsiz nüfusun azaltılması meselesi.

Mesleki eğitimde verilen derslerin iş piyasaları ile uyumlu olmasının temini.

Belirlenen politikaların iş piyasası ve yüksek öğretim sistemi birlikte düşünülmesi.

Tüm bu ve benzeri konularla ilgili daha önce yapılan çalışmalara ek olarak Prof. Dr. Mahmut Özer; iş piyasasının değişim ve dönüşümlerine bağımlı olan meslek liselerinin iş piyasasındaki dönüşümlere hızlı cevap verebilecek nitelikte geliştirilmesine yönelik “Meslek Liselerinde Paradigma Değişimi” için hem bakanlık bünyesinde çalışmalar yürüttü hem de bunu kitaba aktardı. Mesleki eğitim ve iş piyasasının taleplerinin uyumlaştırılmasını hedef olarak belirleyen Prof. Dr. Mahmut Özer’in ortaya koyduğu önerilerle ve çalışmalarla mesleki eğitimin eğitim sisteminin umudu olmasının önü açılmıştır.

Otomasyon ve yapay zekâ teknolojilerinin hızlı değişimi ve hayatın her alanında yer alması meslek liselerinin geleneksel yapısıyla bu değişime ayak uyduramaması mesleki eğitimde engel olarak karşımıza çıkmaktadır. Yeni belirlenen paradigma değişimiyle amaç yeni durumlara adaptasyonu güçlendiren akademik ve genel becerilere daha fazla ağırlık veren ve daha genel bir mesleki eğitim tasarımıdır. Bu konuda bir yol haritası belirleyen Prof. Dr. Mahmut Özer çözüm için atılan adımları şöyle sıralamaktadır:

Çözüm adımlarının ilk basamağı olarak mesleki eğitim liselerinin hem yönetim hem de eğitim süreçlerinin iş sektörünün bileşenleri ile ortak yürütülmesi amaçlanmış ve bu doğrultuda sektörün güçlü temsilcileriyle iş birliği protokolleri imzalanmıştır.

Meslek liselerinde iş piyasalarının hızlı dönüşümüne uyum sağlamak amacıyla müfredat güncellenmiş ve geçerliliğini yitiren alanlar kaldırılmıştır.

Ekonomi içerisinde yer alan iş sektörlerinin iş birliği yaptığı okullardaki öğrencilere burs desteği sağlayarak mezun olanlara da istihdam özelliği sunması yeni modelde yer alan bir başka uygulamadır.

Mesleki eğitim merkezi mezunlarının diploma alabilmesi için esnek yaklaşımlar benimsenmiştir.

Özel sektörlerin özellikle fabrikalarda ve organize sanayi bölgelerinde MEM kurabilmeleri için kanuni düzenleme yapılmış ve uygulamaya konulmuştur.

Türk Patent ve Marka Kurumu Başkanlığı ile patent, faydalı model, tasarım ve marka geliştirilmesi ve tesciline yönelik 81 ilde eğitim çalışmaları başlatılmıştır.

Mesleki eğitimin sorunlarına bütünsel bir yaklaşım ile eğilen MEB bu konuda birçok projeyi hayata geçirmiştir ve geçirmeye devam edecektir.

Otomasyon ve yapay zekâ teknolojilerinin hayatımızda hızla yer almasıyla ekonomi bileşenlerinde de hızlı dönüşümler gerçekleşmektedir. İş piyasalarının ihtiyaçlarına, yeni becerilere adaptasyonu sağlayamayan ve akademik yeterliliğe sahip olmayan meslek liseleri öğrencilerin meslek liselerinin içinde bulunduğumuz süreçte mesleki eğitimin önemi anlaşılmış, niteliği arttırılmış meslek liselerinin Türkiye ekonomisi için atılım aracı olabileceği gözler önüne serilmiştir.

Yeni oluşan ve değişen ekonomik koşullara uygun hale getirilmiş anlayışla bir yol haritası hazırlanmış ve bu doğrultuda adımlar atılmaya başlanmıştır. İş piyasasının isteklerine uygun becerilere sahip ve akademik başarıyı yakalama konusunda sıkıntı çekmeyen meslek lisesi öğrencilerini görmek en büyük hayalimiz. Biliyoruz ki mesleki eğitime yatırım Türkiye ekonomisinin geleceğini inşa etmektir.

Bu noktalarda atılan adımlar ve yapılan, yapılması gereken çalışmalarla ilgili güzel bilgiler içermekte kitap, Maltepe Üniversitesi Yayınlarından çıktı. Yazar ve Üniversiteyi tebrik ediyoruz.

Okumaya Devam Et...

Eğitim

Gönül Coğrafyası İnşa Etmede Eğitimden Hareket Etmek

Maarif davamızın felsefesini oluşturan düşünürlerimizin başında gelen merhum Nurettin Topçu’nun insana vurgu yapan ‘Bize bir insan mektebi lazım.’ sözü, aslında işin özünü oluşturuyor. Bu anlayışla insanı merkeze alan bir eğitim yaklaşımını küresel maarif davasının esası haline getirebilir, ‘Âdem düzelmeden âlem düzelmez.’ düsturundan hareket edebiliriz. Bizim eğitim ve kültür geleneğimizde âleme nizam vermek işin esası olup bunun temelinde de insan eğitimi bulunur.

EKLENDİ

:

Maarif davamızın felsefesini oluşturan düşünürlerimizin başında gelen merhum Nurettin Topçu’nun insana vurgu yapan ‘Bize bir insan mektebi lazım.’ sözü, aslında işin özünü oluşturuyor. Bu anlayışla insanı merkeze alan bir eğitim yaklaşımını küresel maarif davasının esası haline getirebilir, ‘Âdem düzelmeden âlem düzelmez.’ düsturundan hareket edebiliriz. Bizim eğitim ve kültür geleneğimizde âleme nizam vermek işin esası olup bunun temelinde de insan eğitimi bulunur.

Bu yazıda eğitim ve gönül coğrafyası kavramını ilişkilendireceğimiz için öncelikle sözlüklerde olmayan bir kavram olan gönül coğrafyasından ne anladığımızı ortaya koyalım. Bir iyiliği gönülden yapma, dünyevî bir karşılık beklememe, yaparken mahremiyete özen gösterme ve bu hâl’in birey, cemaat, cemiyet ve devlette tezahür etmesi ile oluşan ve coğrafi mekân/sınır tanımayan nüfuz alanına gönül coğrafyası diyebiliriz.

Şimdi bu izahattan sonra ardışık olarak şu soruları sıralayalım: Nasıl oluyor da bir kavram sadece Türklere mahsus bir anlam kazanıyor ve başka bir eşine rastlanmıyor? Nasıl oluyor da bireylere has olan veren el konumu devlette de tezahür ediyor? Nasıl oluyor da uzun bir tarihi süreç boyunca bütün olanlara rağmen kavrama bir halel gelmiyor? Nasıl oluyor da  bir olgu haline gelen bu kavram başka bir ülkeye sirayet edemiyor? Nasıl oluyor da bu devlet felsefesi, devletin uzun tarihindeki güçlü ve zayıf dönemlerinde de değişmiyor? Nasıl oluyor da bu türden etkili bir kavramı kimse değiştiremiyor, dönüştüremiyor ve gündemde kalmaya devam ediyor?

Burada Fransız sosyolog  Pierre Bourdieu’yu hatırlamakta yarar var. Her ne kadar gönül işi olan bir kavramı bir kapital ve soğuk olan ile ilişkilendirmek doğru değilse de sermayeye yeni bir form yükleyerek sosyal alana kaydıran Bourdieu, bizim ‘gönül coğrafyası’ kavramımızın içeriğinden haberdar olsa idi nasıl bir yorum yapardı, hangi kavramının içine alırdı bilmiyoruz. Bunu da bir tür ‘sermaye’ olarak görür müydü, bunu da bilmiyoruz. Muhtemelen kavramını biraz da çeşitlendirme ve zenginleştirme yoluna giderdi diyerek bir iyi niyet ifadesi belirtelim.

Sömürgeci zihniyetin karşısında alternatif olabilmek şüphesiz ki öncelikle; temiz, ilkeli bir tarihi geçmişe ve diğer ülkelerle olan ilişkilerin pratiğine ihtiyaç duyar.  Türk devletlerinin uzun tarihi sürecinde diğer güçlü devletlerin aksine sömürgeci bir anlayış hiçbir zaman oluşmamıştır. Sömürgeci anlayışın neden veya nasıl olup da oluşmadığını anlamak bir milletin kültürel kodlarının derinliğini anlamakla mümkün olur.

Bir üst kültürel kimlik olarak Türkler, devlet olarak hangi tarihte hangi isimde tezahür etti ise aynı anlayışı büyük ölçüde devam ettirmişlerdir. İslâm dinini kabulleriyle de birlikte zaten var olan hak hukuk anlayışı daha ulvî bir form kazanmıştır. Dinî bir kavramdan öte sosyolojik ağırlığı olan Türk Müslümanlığı anlayışı oluşmuş ve bu yaklaşımda adil olma sadece kendi milletine değil bütün insanlığa ait bir kişi/devlet davranışını beraberinde getirmiştir. Dinin, veren el tavsiyesi ve karşılığında dünyevi bir şey beklememe hali yine devlet/toplum anlayışını pekiştirmiş ve gönül coğrafyası kavramı böylece şekillenmeye başlamıştır.

Sözgelimi çok uzun bir sömürge tarihine sahip olan Afrika’da, sömürgenin adı da ruhu da geçmeyen yaklaşım sadece bize aittir. Afrika’nın ve Afrikalının hikayesini gerçeğe yakın olarak bizden başka da anlayan olamaz. Sahip olmadıkları toprakların kaynaklarını ele geçirme ve ‘paylaşmadan’ gasp etmeyi anlayan sömürgeci yaklaşım sayesinde insanlığın kaybedildiği, siyaha boyandığı yer olmuştur Afrika.

Şimdi, sömürüye maruz kalan ülkelerin durumu böyle iken bizim gönül coğrafyası kavramımızı büyütmemiz ve etkinleştirmemizin tam zamanıdır. Bu da ancak eğitim üzerinden olursa misyon kazanır ve devamlılık sağlanır. Zira eğitim üzerinden birbirine muvazi olarak birçok şeyi aynı anda yapmak mümkündür. Yine eğitimin çıktılarından hareketle sosyal anlamda neye ihtiyaç hasıl olursa yerine getirmenin gönüller inşa edeceğini gayet iyi biliyoruz. Bu alanda millet olarak engin bir tecrübeye sahibiz. Eğitim yöneticilerimizin ve öğretmenlerimizin büyük bir duyarlılık içinde yapacakları eğitim/okul faaliyetlerinde en önemli çıktı gönül kazanmadır. Çünkü bizim öğretmenlerimiz her zaman için öğretmenlikten fazlasını yaparlar.

Ülkemizin uluslararası misyon kuruluşları bu alanda gerçekten çığır açan başarılar ortaya koymaktadırlar. Sözgelimi Afrikalı öğrencilere YTB ile sağlanan bursların uzun vadede ülkemizin Afrika politikasının tahkim edilmesinde çarpan etkisi yapacağı aşikârdır. Ülkemizdeki Uluslararası İmam Hatip  Liselerindeki öğrenciler bu anlamda önemli bir yatırımdır. Bununla birlikte Türkiye Maarif Vakfının okulları hızla artış göstermektedir. Okulların mezunları arttıkça ülkemizle olan ilişkilerde doğal olarak pozitif gelişmeler olacaktır. Sudan’da bir Maarif velimizin Bakan olması, bu türden örneklerin artacak olması ve ileride mezun öğrencilerimizin devletin ve iş dünyasının önemli noktalarında olacak olması başlı başına bir dostluk ve kardeşlik kurgusudur.

Bütün bunların gösterdiği hususiyet şudur: Bu saydığımız tüm işleri gönlümüzü katarak, insanlığın yüksek yararını gözeterek, hiçbir ayrım yapmayarak, ‘Yaratılanı severim yaradandan ötürü.’ felsefesini benimseyerek yapabildiğimiz taktirde var olan gönül coğrafyamızı yaşatabilir ve büyütebiliriz. Bu başarının devamlılığı, dünyada gerçek anlamda adaletin tesis edilmesi fikrinin de bir ütopyadan ibaret olmadığını gösterir. Adaletin insan eliyle tecelli etmesi ise ancak bu tür bir anlayışın varlığı ile mümkündür. Bunların tümünde de eğitim ve öğretmen merkezî bir rol oynar. Bir misyon olarak ise bunu en iyi yine bizim anlayışımız başarır.

Okumaya Devam Et...

Eğitim

120. Yılında İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri Çalıştayı Düzenlendi

Türkiye’de bir yükseköğretim kurumu olarak İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri temelde üç alanın yetişmiş eleman ihtiyacını karşılamak üzere hizmet vermektedirler. Birincisi İslam dini ve düşüncesi alanında yetkin ve yeterli araştırmacı yetiştirmek, ikincisi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın din görevlisi ihtiyacını karşılamak, üçüncüsü ise Millî Eğitim Bakanlığı’nın ihtiyaç duyduğu öğretmen ihtiyacına cevap vermektir. Ayrıca manevî danışmanlık ve rehberlik gibi yeni alanlar düşünüldüğünde, İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinin hizmet alanlarının her geçen gün daha da artmakta olduğu görülmektedir.

EKLENDİ

:

Türkiye İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri Dekanlar Konseyi tarafından “120. Yılında İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri Çalıştayı” düzenlendi.

Türkiye İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri Dekanlar Konseyi; Prof. Dr. Ramazan Altıntaş, Din Öğretimi Genel Müdürü Nazif Yılmaz ve Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş’ın açılış konuşmalarını yaptığı çalıştay, iki oturum hâlinde gerçekleştirildi. Oturumların ardından Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Bilal Kemikli tarafından sonuç bildirgesi sunuldu.

Sonuç bildirgesinde önemli bazı hususlara değinildi. İlahiyat Fakültelerinde İslam Dininin öğretildiği, dini yorumda tekelci olmadığı, üniversite dışı ilmi çalışmaların (medreseler) yok sayılmadığı, sivil dini grupların (cemaat ve tarikatlar) varlığının reddedilmediği ve İlahiyat Fakültelerinin hiçbir grubun kontrolünde olmadığı gibi hususlar dikkat çekti.

Salgın koşulları nedeniyle çevrim içi olarak gerçekleştirilen Çalıştay’da, “Osmanlı’dan Günümüze İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinin Tarihi, İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinin Toplumun Dinî Hayatındaki Yeri, İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinin İlmî Hayattaki Yeri ve İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerindeki Yapısal Sorunlar” başlıkları ele alındı.

İki oturum hâlinde gerçekleştirilen Çalıştay’ın ilk oturumunun başkanlığını Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hüseyin Karaman yaptı. “Osmanlı’dan Günümüze İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinin Tarihi” başlığının müzakerecileriyse; Cumhuriyet Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hüseyin Yılmaz, Uludağ Üniversitesi’nden Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Erciyes Üniversitesi’nden Prof. Dr. M. Şevki Aydın ve Selçuk Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mithat Eser oldu.

“İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinin Toplumun Dini Hayatındaki Yeri” başlıklı oturumun müzakerecileriyse; Ankara Üniversitesi’nden Prof. Dr. İhsan Çapçıoğlu, Uludağ Üniversitesi’nden Prof. Dr. Vejdi Bilgin, Sakarya Üniversitesi’nden Prof. Dr. Atilla Arkan ve Gaziantep Üniversitesi’nden Prof. Dr. Şehmus Demir oldu.

Muş Alpaslan Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fethi Ahmet Polat’ın başkanlığını yaptığı ikinci oturumda ele alınan “İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinin İlmi Hayattaki Yeri” başlığının müzakerecileri; İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi’nden Prof. Dr. İlyas Çelebi, Sakarya Üniversitesi’nden Prof. Dr. H. Mehmet Günay, İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Adnan Demircan ve Ankara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Celal Türer oldu.

“İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerindeki Yapısal Sorunlar” başlığının müzakerecileriyse; Necmettin Erbakan Üniversitesi’nden Prof. Dr. Halit Çalış, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ali Osman Kurt, Atatürk Üniversitesi’nden Prof. Dr. Sinan Öge, Ege Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ömer Dumlu ve Marmara Üniversitesi’nden Doç. Dr. Muhammet Abay oldu.

Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Bilal Kemikli tarafından tebliğ edilen “120. Yılında İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri Çalıştayı” sonuç bildirisi şu şekilde paylaşıldı:

120. Yılında İlahiyat Ve İslami İlimler Fakülteleri Çalıştayı Sonuç Bildirisi

  1. İslam eğitim tarihi, 1400 yıl önce Hz. Peygamber’in (sav) Mekke’deki ilk toplantı yeri olan Dâru’l-Erkam’la başlatılabilir. Burası mütevazı sayıdaki ilk Müslümanların buluştuğu ve vahiy bilgisini aldığı ilk eğitim merkezi olma özelliğini taşımaktaydı. Medine’ye hicretle birlikte Mescid-i Nebevî inşa edildikten sonra, hemen yanına kadın-erkek herkesin katılabileceği Suffe adı verilen bir eğitim merkezi oluşturuldu. Ayrıca evsiz ve geliri bulunmayan sahabîler için de mescidin yanındaki alanda bir çeşit ilk yatılı okulun temelleri atıldı. Mescid-i Nebevî örneğinden hareketle İslam tarihinde camiler uzun süre ibadethane olmanın yanında, esas anlamda birer eğitim kurumu işlevi gördüler. Nitekim buralardan İmam Ebû Hanife, İmam Malik, İmam Şafiî ve İmam Ahmet b. Hanbel gibi birçok âlim yetişmiştir.
  2. İslam eğitiminin ikinci merhalesi, cami dışında medrese fikrinin ortaya çıkmasıdır. İlk dönemde bu medreseler belli bir üstada ve ekole bağlı, bununla birlikte eğitim yöntemi ve içeriği itibarıyla son derece bağımsız ve bağlantısız kurumlardı. Büyük Selçuklu Devleti içinde gelişen ve kurumsallaşan Nizamiye Medreseleri’nin faaliyete geçmesiyle ilk defa örgün diyebileceğimiz, nispeten birbirine bağlı aynı isim ve anlayışla eğitim yapan medreseler dizisi oluşmuş; sonraki yıllarda benzerleri açılmıştır. Bu medreseler uzun yıllar beklentilere cevap vermiş, verilen görevi ifa etmiş ve toplumun ihtiyaçlarını karşılamıştır.
  3. Yüzyıla gelindiğinde Batı karşısında alınan başarısızlıkların da sebep olduğu değişen şartlar, Osmanlı yöneticilerini yeni bir eğitim modeline geçmeye zorlamıştır. 1735 yılında ilk olarak mühendishane açılmasıyla başlayan bu yeni model, peşi sıra açılan tıbbiye ve mimarlıkla devam etmiş, ardından da komple bir üniversite kurulması fikri ortaya çıkmıştır. Birkaç teşebbüsten sonra ilk kalıcı ve düzenli Üniversite, II. Abdulhamid Han döneminde 31 Ağustos / 01 Eylül 1900’de Dâru’l-Fünûn-ı Şahane adıyla Edebiyat ve Hikmet, Ulûm-i Riyaziye ve Tabiiyye ile ilk ilahiyat fakültesi olan Ulûm-i Âliye-i Diniyye Şubelerinden oluşan üç fakülteyle kurulmuştur. 1908’de Meşrutiyet’le birlikte Üniversitenin ismi İstanbul Dâru’l-Fünûn’u olmuş, İlahiyat Fakültesinin ismi de Ulûm-i Şeriyye Şubesi’ne dönüşmüştür. 1914 yılında çıkarılan Islâh-ı Medâris Nizâmnâmesi’yle, Dâru’l-Hilâfet-i Âliye Medresesi’nin kurulması sonucu, Ulûm-i Şeriyye Şubesi gereksiz görülerek kapatılmıştır.
  4. Cumhuriyet döneminde Medreselerin kapatılmasıyla oluşan boşluğu doldurmak üzere, 1924’te orta öğretimde İmam ve Hatip Mektepleri, yükseköğretimde ise İstanbul Darulfünun İlahiyat Fakültesi kurulmuştur. 1933 yılında gerçekleştirilen Üniversite Reformu sırasında sistem içerisinde İlahiyat Fakültesine yer verilmemiş, yerine araştırma amaçlı ve öğrencisiz İslam Tetkikleri Enstitüsü kurulmuştur. Böylece dinî eğitim veren kurumlar bu tarihte tümüyle kapatılmıştır.
  5. 1949’da halkın talepleri ve oluşan ihtiyaçların zorlamasıyla yeniden İlahiyat Fakültesi açılması gündeme gelince Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin kuruluşu gerçekleştirilmiştir. Bu fakültenin tek başına Millî Eğitim Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın eleman ihtiyaçlarını karşılayamaması ve yeni açılan İmam-Hatip Okulları mezunlarının yüksekokul talebiyle, 1959 yılında ilki İstanbul’da olmak üzere Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı yedi Yüksek İslam Enstitüsü açılmıştır. Diğer taraftan 1972 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi kurulmuştur. 1981 yılında kurulan Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) ile birlikte Enstitülerin ve Yüksek Okulların YÖK çatısı altına alınması sonucu Yüksek İslam Enstitüleri, İlahiyat Fakültelerine dönüştürülmüştür. Daha sonra sayıların artmasıyla birlikte şu anda İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri adı altında yüzün üzerinde bir rakama ulaşmıştır.
  6. Türkiye’de bir yükseköğretim kurumu olarak İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri temelde üç alanın yetişmiş eleman ihtiyacını karşılamak üzere hizmet vermektedirler. Birincisi İslam dini ve düşüncesi alanında yetkin ve yeterli araştırmacı yetiştirmek, ikincisi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın din görevlisi ihtiyacını karşılamak, üçüncüsü ise Millî Eğitim Bakanlığı’nın ihtiyaç duyduğu öğretmen ihtiyacına cevap vermektir. Ayrıca manevî danışmanlık ve rehberlik gibi yeni alanlar düşünüldüğünde, İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinin hizmet alanlarının her geçen gün daha da artmakta olduğu görülmektedir.
  7. Fakültelerde özellikle lisansüstü düzeyde verilen akademik eğitimle ilahiyat alanının farklı alt branşlarında uzmanlaşma ve derinleşme hedeflenmekte; geçmişte tartışma konusu yapılmış meselelerin yanı sıra, günümüzde din alanında ortaya çıkan farklı yaklaşımları da içerecek tarzda dinî kaynakları anlama ve yorumlama hususunda yetkin ilim adamları yetiştirmek hedeflenmektedir. Bu yolla aynı zamanda yüksek din öğretimi alanında ihtiyaç duyulan öğretim elemanlarının yetiştirilmesi de sağlanmış olacaktır.
  8. İkinci ve üçüncü görev çerçevesinde, Fakültelerde bir yandan Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde müftülük, vaizlik, imam-hatiplik, Kur’an kursu öğreticiliği gibi din hizmetleri alanlarında istihdam edilecek din görevlilerinin yetişmesine dönük eğitim verilirken diğer yandan Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı ilk ve ortaöğretim kurumlarında din kültürü ve ahlak bilgisi, İmam-Hatip Lise ve Ortaokullarında meslek dersleri öğretmeni olarak görev alacak meslek mensuplarının yetişmesi sağlanmaktadır.
  9. Fakültelerin ilk görevi olan akademik eğitim, dinî alanda şüphesiz çok daha derin ve geniş düşünmeyi, en kompleks konuları müzakere etmeyi, en tartışmalı meseleleri bütün boyutlarıyla irdelemeyi gerektiren bir öğretim yaklaşım ve yöntemini gerekli kılmaktadır. İkinci ve üçüncü meslek alanları ise, Millî Eğitim Bakanlığının ve Diyanet İşleri Başkanlığının genel amaçları ve meslek eğitiminin genel esasları doğrultusunda ilgili alanın yeterliliklerini kazandırmayı ve o mesleğin gerektirdiği bilgi, beceri ve anlayışa sahip şahsiyet yetiştirmeyi önceleyen bir yaklaşımı gerekli kılmaktadır.
  10. İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri eğitim ve araştırma açısından bütün dinlere eşit mesafede duran, müfredatında hepsine eşit oranda yer veren bir yükseköğretim kuruluşu değildir. Dinî anlayışların ve geleneklerin çeşitliliği düşünüldüğünde böyle bir kuruluşun olması da mümkün gözükmemektedir. Ülkemizdeki İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri esas olarak İslam dinini öğretmeyi merkeze alan yükseköğretim kuruluşlarıdır.
  11. Fakülteler öğrencilerinin sadece entelektüel bilgi ve kavrayışlarını geliştirmekle yetinmez; aynı zamanda toplumun dinî ve toplumsal meselelerine duyarlı, sorumluluk sahibi, İslam inanç ve ilkelerine uygun tutum ve davranışlar sergileyen mezunlar yetiştirmeyi hedefler.
  12. İlahiyat Fakülteleri dini anlamada ve yorumlamada bir tekel iddiasında bulunmaz. Bu çerçevede kendi bünyesinde çalışan akademisyenlere herhangi bir fıkhî veya itikadî görüş telkininde bulunmaz ve bu konuda baskı yapmaz. Bunun doğal sonucu olarak da üniversite dışında yapılmakta olan ilmî çalışmaların yok sayılması veya kontrol altında tutulması gibi bir anlayışa da sahip değildir.
  13. İlahiyat Fakülteleri toplum içinde oluşmuş sivil dinî grupların varlığını reddetmez. Fakülte bünyesinde öğretim elemanlarına veya öğrencilere salt grup aidiyetinden dolayı bir ayrıcılık/ayrımcılık ve yaptırım uygulanmaz. Buna karşın herhangi bir grubun düşünce ve örgütlenme açısından İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerini tek tek veya tamamen kontrol altına alması da kabul edilemez.
  14. İslam geleneği içerisinde tartışılan her düşünce, öğretim üyeleri tarafından akademik eğitim sürecinde ele alınabilir. Ancak özellikle alana dair spesifik tartışmaların halk önünde konuşulması veya kamuoyuna açılmasının da faydadan ziyade zarar getireceği aşikardır. Zira akademya içinde farazi veya fikir teatisi çerçevesinde konuşulan/konuşulması gereken konuların doğrudan halka intikal ettirilmesi, bu konulara hazır olmayan, yeterli donanımı bulunmayan veya bilmesi gerekmeyen kişilerde kafa karışıklıklarına ve karmaşaya yol açabileceği tecrübelerle sabittir.
  15. İslam ilim geleneğinde münazara ve müzakere meclisleri çok önemli bir yer tutmaktadır. Osmanlı kültüründe padişah huzurunda yapılan Huzur Dersleri de bu geleneğin bir parçasıdır. Bu meclislerde yapılan müzakereler ve oluşan ham bilgiler, hiçbir zaman kamuya açıklanma yoluna gidilmemiştir. Günümüzde dar çerçeveli ilim mahfillerinde yapılan müzakerelerin ve münazaraların ham bir şekilde kamuya indirilmesi, beraberinde sorunlar oluşturmaktadır. Keza tarihte marjinal olan ve gündeme geldiği dönemde de ulemanın tamamına yakınının tepkisine yol açan bir görüşün genel kabul gören görüşlerden biri gibi sunulmasının doğuracağı sonuçların hesap edilmesi gerekir.
  16. Bilinmelidir ki, ilim ve fikir, hür ortamda gelişir. Bu sebeple akademik dünyada farklı fikir ve görüşlerin mütehammil ve müsamahalı bir şekilde karşılanması, sağlıklı düşünce zeminlerinin oluşturulması ve ilmin gelişeceği hürriyet ortamlarının sağlanması açısından önemlidir. Ancak bu şekilde bir müsamaha, her görüşün doğruluğu ve kabul edilir olduğu anlamına gelmez. Dolayısıyla sıra dışı fikirlerin toplumda sosyal kırılmalara sebebiyet vermesini önleyecek yol da yine bu görüşlerin uzmanlarınca ilmî metotlara uyularak yapacakları müzakerelerden geçmektedir.
  17. Bazı akademisyenlerin kişisel görüşleri üzerinden genelleme yapılarak “İlahiyat” ve “ilahiyatçı” kavramlarının negatif algı kampanyalarıyla yıpratılması teşebbüsleri, iyi niyet ve hakkaniyetle bağdaştırılamaz. Üstelik bu tür faaliyetlerin dindar olarak görünen kişi veya çevrelerce yürütülmesi ülkemizdeki dinî hayatın geleceği açısından endişe vericidir. Ülkedeki dinî hayatın İlahiyatlar, İmam-Hatipler, medreseler, dinî gruplar olarak bölündüğü ve bunlar arasında bir çatışmanın var olduğu şeklindeki algı faaliyeti gerçeği yansıtmamakta ama ortaya çıkarılan suni atmosfer, toplum içinde fitne ve karmaşaya yol açmaktadır. Adeta birbirini ötekileştirmek şeklinde tezahür eden bu tür çabaların doğrudan İslam’a ve ülkemizin en fazla ihtiyacı bulunan toplumsal barışa zarar verdiği açıktır.
  18. Netice itibarıyla, Din Öğretimi Genel Müdürümüzün de ifade ettiği gibi, İlahiyat Fakülteleri, Kanun’un verdiği vazife gereği, “öğretmen yetiştiren” kurumlardır. Bu itibarla, YÖK ve MEB ile koordineli olarak, ilköğretim ve orta öğretimde nitelikli öğretmen yetiştirmeye dönük çalışmalara öncelik verilecektir. Keza müfredatın istihdam alanlarına göre yeniden ele alınması, eğitim ve öğretim kalitesinin artması ve başlangıç itibarıyla DİB personelinin niteliğini artırmaya matuf bir proje olarak hayat geçirilen, ama zamanla yaygınlaşan İLİTAM programlarının yeniden ele alınması gibi hususlara ilişkin çalışmalar devam edecektir. Dekanlar Konseyi, bu konularda yol açıcı bir gayretin içinde olacaktır.”

 

  1. Yılında İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri Çalıştayı”nı, dileyenler aşağıdaki bağlantı linklerinden izleyebilirler:

https://www.youtube.com/watch?v=84nsgmydeuo&ab_channel=tidkonsey

https://www.youtube.com/watch?v=2r6nCW5YiXo&ab_channel=tidkonsey

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar