Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Ağaç Üstüne Hasbihal

İsmail Amca hemen her gün köyden üç kilometre uzaklıktaki bahçesine eşeğiyle gelir, meyve ağaçlarına bakar, sebze eker ve zamanı gelince mahsulü toplayarak hem katma değer üretir hem toprak ve ağaçlarla uğraşarak sağlıklı ve dinç kalırdı. Onun bahçesinde dere fındığı yani yabani fındık görmüştüm beş altı ocak. Bunun üzerine “Gerçek fındık getireyim de yanlarına dikeyim.” demiştim. İşte onlar bu niyetin fidanlarıydı.

EKLENDİ

:

Evet, yaşadığımız kentin sokaklarında çok az ağaç var. Ağaç işte, bazıları yerli bile değil. Bazıları coğrafyayla da uyumsuz, yerel yönetimler dikmişler. Öyle meyve ağacı da değil maalesef, süs ağacı… Şehir kültürü olmayınca ağaç kültürü nasıl olsun ki?

Yıllar önce okuduğum çeviri bir eserde dikkatimi çekmişti: Tibet yerel tıbbında halk hekimlerinin tedavi yöntemlerinden biri hastaları ağaçlara yaslatmakmış. Her ağaç türünün yaydığı frekanslar bir vücut organına tekabül ediyor. Hangi ağacın frekansı hangi vücut organıyla uyumluysa yerel hekimin tecrübe ve bilgisiyle o ağaca şu kadar süre yaslanıyorsunuz. Şu yıllarda “Böyle hekimler var mıdır oralarda ve uygulanıyor mudur tedavileri?” bilemiyorum. Hepimiz bir şekilde duymuşuzdur ağaçların frekans yaydığını. Ağaçlandırılmış yerlerde yaşayanların daha sakin yapıda olduklarını kabul ederiz. Kent insanının piknik kültürü de belki böyle bir ihtiyacın sonucunda doğdu.

Aslında sufi tıbbında buna ‘ağaçların ve organların zikri’ deniyor. Zikredemeyen ağaç kuruyor, zikredemeyen organ hasta oluyor. Peki tedavi, tedavisiyse zikrin önündeki engelleri kaldırmak…

Hekim Doğulu, hikmetle bakan. Doktor, Batılı. Kadim bilgi, hikmetin içinde. Bilimi mutlak gerçek gibi sunan medeniyet ve zihin yapısını yargılamazsak hikmetle bakabilmek zor. Mesela Üsküdar’daki Kuşkonmaz Camiinin yerini, kuşların konup kirletmemesi için araştırıp bulan ve tam oraya adı geçen camii inşa eden Mimar Sinan Ustanın bilgi, beceri, metafizik ve meteoroloji ufkunu hayal edebilmek nasıl mümkün olabilir? Bilemiyorum.

Sözü tutup sarmalamazsan yel alır götürür, derler.

Şöyle bir yaşanmışlığı anlatacaktım ben:

Bundan otuz beş yıl önce bir sabah Ankara eski otogarına inmiştim. Zira o yıllarda İç Anadolu’nun bir köyünde memurdum. Bir elimde çantam, öbür elimde yirmi otuz kadar fındık fidanı vardı. Fidanların o kadar ilgi göreceğini bilseydim görünmez şekilde ambalajlardım. Sadece kök kısımlarını, toprakları dökülmesin diye bir gazete kâğıdıyla sarmalamış, bir pamuk ipliğiyle de sıkıca bağlamıştım. “Fındık nere, İç Anadolu nere?” demeyin, merak işte. Çalıştığım köyde bir İsmail Amca vardı, son Osmanlı örneği. İsmail Amca, yıllarca emek vererek bozkırdaki tarlasında meyve ve sebze bahçesi yapmış, çıkan kaynak suyunu büyükçe bir depoda toplayarak kavurucu karasal sıcaklara karşı diktiği ağaçları sulamış, büyütmüştü. Elma, armut, kayısı, kiraz, erik, şeftali…

İsmail Amca hemen her gün köyden üç kilometre uzaklıktaki bahçesine eşeğiyle gelir, meyve ağaçlarına bakar, sebze eker ve zamanı gelince mahsulü toplayarak hem katma değer üretir hem toprak ve ağaçlarla uğraşarak sağlıklı ve dinç kalırdı. Onun bahçesinde dere fındığı yani yabani fındık görmüştüm beş altı ocak. Bunun üzerine “Gerçek fındık getireyim de yanlarına dikeyim.” demiştim. İşte onlar bu niyetin fidanlarıydı.

Otobüs biletini almaya giderken ve otobüsün hareket saatini bekleme sürecinde sekiz on kişi elimdekilerin ne fidanı olduğunu sormuştu. Demek ki milletimizin genlerinde vardı ağaca ve fidana ilgi, merak.

Şimdi, tohum ıslahı, fidan ıslahı denilerek üretilmiş fidanların ağaçlarından kopardığım meyvelerde İsmail Amca’nın bahçesindeki elmaların, armutların nefasetini bulamadım bir daha. Teknik bilgi dedikleri, fıtratı değiştirilmiş meyve ağaçları yetiştirmeye mi yarıyor? Hele eski insanların, ayağıyla bile meyvelere vurmama inceliğini düşünürsek, acaba çok mu uç bir şey söylemiş olurum? Ağaçlar da yetiştiricilerinin enerjisini yüklenerek meyvelerini verirler. Öfkelilerse öfkeli, bıkkınsa bıkkın, kederliyse kederli olunur…

Ağaçlarla beraber gökyüzünden ve topraktan da uzaklaştık. Çocuklarımız ağaçların adlarını unuttu. Kent çocukları hangi meyvenin, hangi mevsimde yetiştiğini bilemez hâle geldiler. Zira markette, pazarda mevsim yok, mevsimlerin hepsi aynı anda var.

Ağacı, gökyüzünü ve toprağı görmemizle mümkün olacak fıtrata dönüşümüz…

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Çok Okunanlar