1. Anasayfa
  2. Düşünce

Ağlayabilseydiniz Anlayabilirdiniz

Ağlayabilseydiniz Anlayabilirdiniz
0

Üniversite okuduğum yıllarda izlediğim 1988 yapımı Reis Bey filminin aklıma kazınan repliği “… Ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz…” Film adaletin keskin kılıcını toplum menfaatine şiddetle kullanmaktan çekinmeyen bir ağır ceza hâkiminin idam hükmü verdiği davayı konu alıyor. Ancak gelin görün ki hüküm isabet etmiyor ve sonrasında gerçek katilin ortaya çıkmasıyla bir masumu idam ettiren hâkimin adalet uğruna düşmanı olduğu merhametin aslında bir zaaf olmaktan çok daha fazlası olduğunu fark etmesine vesile oluyor.

Filmde sanığın işlemiş olduğu birçok suç vardır ancak kendisi o kürsüde olmasının sebebi olarak itham edilen suçu işlemediğini ısrarla savunmaktadır. Hâkimde oluşan genel kanaat ise birçok suç işlemiş olan bu kişinin bu suçu da işleyebileceği şeklindedir ve maalesef bazı delillerde sanığın aleyhinedir.

Filmin bir sahnesinde sanığın hâkime “Etmeyin Reis Bey, siz ağlayamazsınız! Ağlayabilseydiniz, Anlayabilirdiniz!” demesi ile izleyicinin zihninde önemli bir sorgulama başlar. Şöyle ki sanık koskoca hâkime ağlamanın bir yetenek olduğunu ve bunun da ötesinde anlamanın ön koşulu olan bir yetenek olduğunu ifade etmektedir. Her ne kadar gözyaşı insanın acı çekme cesaretine sahip olduğunun bir kanıtı olmakla birlikte hissetmeyi sürdürebilme ve hissettiğini inkâr etmeden var edebilme yeteneği olsa da toplumumuzda ağlama ile ilgili kabul gören genel kanaat onun bir zayıflık göstergesi olmasıdır. Ve bu yeteneğin anlama ile nasıl bir ilişkisi olabilir ki zira anlamak zihnin keskinliğinin bir hüneri değil midir?

İnsan çoğu zaman anlamayı, zihnin keskinliğiyle açıklamaya çalışır. Oysa bazı hakikatler düşüncenin değil, hissin alanında doğar. Çünkü insanın anlayışı sadece bilgisiyle değil temas ettiği duygunun derinliğiyle şekillenir. Duygular algılarımızı şekillendiren unsurlardır. Ve bastırılan her duygu algının önüne görünmez bir perde çeker. Böylelikle hakikat o perdenin arkasından algıladığımız bilgi ile şekillenmeye mahkûm olur.

Akletmez misiniz sorusunun muhatabı olan insan için kaskatı olan bir zihnin berrak bir şekilde akledebilmesi pek mümkün değildir. Çünkü akledebilme meselesi yalnızca zihnin yapabileceği bir mesele değildir. Anlam yalnızca zihin ile oluşmaz ve anlam oluşmadığında insan varlığını hissedemez

Diğer yandan film izleyici de şöyle bir merak uyandırmaktadır: Hâkim bey ne yaşamıştı ki merhamet duygusuna bu kadar düşmandı? Filmin çeşitli bölümlerinde kullandığı ifadeler bu düşmanlığı açıkça ortaya koyuyordu. Hangi yaşantı ona merhametin bir zaaf olarak değerlendirilmesi gereken bir duygu olduğunu öğretmişti acaba?

Ve adalet tam olarak neydi, nasıl anlamalı ve anlamlandırmalıyız adaleti? Bir toplumda adaletin tesis edilebilmesi için şiddetli ve kati önlemler alınması kaçınılmaz mı? Yani toplumun refahı ve güvenliği için masum dahi olsa insanların feda edilebilmesi mi gerekir? Böyle olduğu takdirde toplumda adalet tesis edilebilmiş olur mu? Bu yönüyle adalet kavramını tek boyutlu bir doğruluk üzerine mi kurgulamak gerekir?

Klasik anlamda adalet kavramı; kuralları tarafsız bir biçimde uygulamak, hak edene hakkını vermek olarak tanımlanabilir. Bu yönüyle adaletin nesnel bir özellikte olması gerektiği ve bu nedenle de duygulardan arınmış olması gerektiği savunulabilir. Ancak mesele burada biter mi? Adalet yalnızca kuralları uygulamak ile mi ilgilidir? Aynı zamanda o kuralların insan üzerindeki etkisini gözetmekte adaletten bir cüz değil midir? İşte tam da bu noktada merhamet adaletin katılaşmamasını ve insanî olmasını mümkün kılmaz mı? Böylelikle katılığın doğasındaki görünmeyen yıkıcılık engellenmiş olmaz mı?

Katılığın doğasında bulunan dışlayıcı ve tahrip edici eğilimler, merhamet sayesinde dengelenebilir ve böylelikle adalet cezalandırıcı bir mekanizma olmaktan ziyade onarıcı bir güce dönüşebilir. Bu bağlamda, merhametle yumuşatılmış bir adalet anlayışı insan onurunu merkeze alan hem bireyi hem de toplumu koruyan ve kırılganlıkları gözeten bir denge kurar.

Sonuç olarak kanaatimizce sürdürülebilir ve yapıcı bir adaletin tesis edilebilmesi için merhametin bir zaaf olarak görülmesi değil merhametin tanınması ve işlevsel olarak kullanılabilmesi gerekir.

1986’da Gümüşhane’de doğdu. Sivas Anadolu İmam Hatip Lisesi’ni 2004 yılında bitirdi. Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ve Anadolu Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümlerinden mezun oldu. Din eğitimi ve eğitim yönetimi ana bilim dallarında yüksek lisans eğitimi aldı. Din eğitimi ana bilim dalında doktora öğrenimini tamamladı.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir