“Tanpınar’ın “Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında… Yekpâre, geniş bir ânın” sözü, bir çatlaktan sızan su gibi elimde kalıyor; akıp giden zamanın kıyısına tutunuyorum. İnsan bazen ne bulunduğu ana tamamen dâhil olabiliyor ne de ondan uzaklaşabiliyor; iki varlık hâlinin arasında, görünmez bir çizgide asılı kalıyor. Beni bir yerlerde ısırgan otu gibi dikenler tutuyor…
Gecenin pası, en kör saatinde soğuk bir hançer ucu gibidir. Ancak, kalbine değdiğinde anlaşılır. Kederin gölgesine kör, sağır ve dilsiz kalmayı erdem sayar insan; hakikati duymaktan kurtulacağını sanır. İster, talep eder ve devşirdikçe büyür; lakin sen bir kere hakikatin perdesini aralayıp onlara gerçek aynayı tuttuğunda, gölge limanlarına çekilirler. Ve bu yüzden insan, bir kere kanadığı yerden kolay kolay iyileşemez.
Ve insan, bir kere kanadığı yerden kolay kolay iyileşemiyor…
Akşamın seherinde bir türkü kendi kendine yol bulup yükseliyor: Maya Perest ve Dündar Hızal’a ait şarkı dizeleri:
“Deva değil derd oldum
Gül değil diken oldum
Canan iken el oldum
Yok bana bu cihanda bir yâr
Bana bu cihanda bir yâr
Bana bu cihanda yoktur, aman
Yok bana bu cihanda bir yâr
Bana bu cihanda bir yâr
Şu koca cihanda yoktur, aman”
Ben bu dünyada ne deva bulabildim ne de huzur; her gönül kırıklığım, her kayıp, beni bir diken gibi sarmaladı. Canan iken değerliydim, el gibi değersiz hâle geldim; sevinçlerim kısa, kayıplarım uzun oldu. Sevgide yükselirken düşmeyi, yakınlıkta uzaklaşmayı tattım. Şu koca cihanda aradığım yâr yok, gönlümdeki boşluk derin bir deniz gibi; her dalga, beni hem acıya hem de sabra çağırıyor. Yine de gözlerim, umut arıyor, vefa arıyor… Fırtınaların dehlizlerinin ortasında bile kendini bulmayı öğreniyor.
Ardından türkü devam ediyor; insanın kendisine söylediği en çıplak itiraf gibi:
“İnsan hiç değişmez mi?
Derdi gücü hep yalan
Gözü doyar toprakla
Yok bana bu cihanda bir dost
Bana bu cihanda bir dost
Bana bu cihanda yoktur, aman”
Bu sözler, bir isyan değil aslında; insanın kendi kaderindeki sessiz bir çözülüşü fark edişi…
Her sahte tebessümün ardında kalan o ince sızı, zamanla yürekte bir tortuya dönüşüyor.
İnsan ne kadar ve ne yaşarsa yaşasın kendi gölgesinden kaçamıyor. Derdinin de arzusunun da çoğu, zaman zaman yalanın ince dokunuşuyla biçimleniyor; gözü doymuyor, toprak kadar alıyor, yetmiyor ve daha fazlasını istiyor. Yine de tatmin bulamıyor. Doyumsuz bir açlık gibi sarıyor her yanını.
Aradığım dost bu koca cihanda yokmuş meğer. Her el, her söz bir anlık yakınlık sunuyor; sonra geri çekiliyor ve yalnızlık yeniden gelip kalbin eşiğine oturuyor. İnsan değişmez mi dersin? Belki de değişmeyen, yalnızca onun bitmeyen arayışıdır.
Yine de yürür insan; meczup hayalleriyle, yorgun kalbiyle, umut kırıntılarıyla yürür. Yürüdükçe özündeki o kadim hasreti hisseder; bu hasret, öğrendiği her şeyle ağırlaşır, olgunlaşır ve onu her seferinde biraz daha kendine döndürür. Hayret rüzgârları ne kadar sert eserse essin, azgın dalgalar nasıl savurursa savursun; kişi, en derininde yeşermek için can atar. Ve sonunda şunu anlar: En duru hakikat kadar berrak; sevebilmek mümkünmüş—hesapsız, riyasız, karşılıksız…
Onca yüzün, onca sözün ardından geriye kalan ne?
Yoksa biz çok uzun zamandır yanlış eşiklere mi bırakıyoruz kalbimizi?
Bazen düşünüyorum:
Zamanın bu araf hâli—ne tam içinde ne de dışında oluşumuz—insanı münafığın eline daha mı kolay bırakıyor? Çünkü ara yerler savunmasızdır, dili çözülür, kalbi gevşer, aklı bulanır. İşte tam o an gelir: acının üzerinde dönen akbaba gölgeleri, konacak bir zayıflık arayarak…
Böyle anlarda Ahmet Haşim’in cümleleri gelir aklıma; çünkü insanın iç acısını en iyi, iliklerine kadar yaşayan ya da nötr bir bakışla izleyenler bilir. Haşim der ki:
“Her mahlûk, hayatın kanlı yollarında, boynuna geçirilen ve sesini boğan bir ağır ‘‘sükût’’ zincirini sürükleyip yürüyor. Hiç bir beygir, hiç bir arı, hiç bir sinek, başının ağrıdığını veya midesinin bulandığını bize söyleyememiştir. Fakat bu cinsten bir ıztırabın gözü, başı, ağzı olan bir mahlûka yabancı olabileceğini sanmak ne merhametsizliktir. Rüzgârlı, karanlık gecede, bahçenin ağaçları, vahşi gürültülerle hışırdıyor; bu ağaçların niceleri kırılan bir dalın yarasiyle kanıyor, niceleri gizli bir böceğin zehiriyle için için ölüyor, niceleri can çekişmekte, niceleri anlaşılmaz acıların kıskacına yakalanmış, kıvranmaktadır. Fakat bunu hiç kimse bilmiyor, çünkü rüzgârlı, karanlık gecede hepsi aynı gürültü ile sallanıp hışırdıyor.”
İnsanlar da böyle işte…
Bir gürültüye benzer kalabalıkta herkes aynı sallantıda görünür. Kimse bilmez, hangi omuz gizli bir söz bıçağıyla çizilmiştir. Kimse görmez, hangi gülüşün altına bir hançerin gölgesi sinmiştir. Samimiyetsizlik böyle yayılır: Sessizce ve sinsice. Ve insan… Çoğu zaman, kendi sesini bastıran bir iç uğultunun arafında kalakalır.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dizeleri dilimde sıralanmaya devam eder:
“Bir garip rüya rengiyle uyuşmuş gibi her şekil…
Bazen iyiyle kötünün çizgisi bile bulanıyor.
Rüzgârda uçan tüy bile benim kadar hafif değil,” çünkü hafiflik sandığım şey aslında içime çökmüş bir ağırlığın görünmez hâliymiş meğer.
“Başım, sükûtu öğüten uçsuz bucaksız bir değirmen”…
Münafıklar bu değirmende en çok gürültüyü çıkarır. Sahte refakatçiler, içten içe kemirenler, insanın bu sessiz bölgesini hedef alır.
“İçim, muradına ermiş abasız, postsuz bir derviş” gibi durmaya çalışsa da; herkesin kalbinde bir yer, hâlâ kırılgan, hâlâ savunmasızdır.
Ve dünya…
“Kökü bende bir sarmaşık olmuş dünya sezmekteyim.”
Kendime ait saydığım şeyler bile, bazen başkalarının niyetleriyle gölgeleniyor.
“Mavi, masmavi bir ışık ortasında yüzmekteyim” o ışık bile bazen haşin karanlıkların üstümü örten sinsi gölgesinde titriyor.
Şimdi düşünüyorum…
İnsanın içindeki o acımasız boşluğu bu kadar büyüten şey ne?
Yoksa asıl mesele,
Araf Limanı’nda: Kimin dost, kimin post olduğunu hâlâ ayırt edemiyor muyuz?

Yüreğine sağlık çok güzel
Yazınız ve yorumunuz harika insanlığı en güzel anlatan kalem bence harikasınız
Çok beğendim
Çok çok harika tebrik ederim
Yok bana bu cihanda bir yer …Ne güzel bir yazı olmuş vefasiz dostluklar… vefasizlik
Ellerinize yüreğinize sağlık ne kadar güzel olmuş ❤️
harika bir yazı
harika