Güzün güneş kendini naza çektikçe ona küsen yaprakların birer birer sararıp solduğu günlerde, toprak uyuyacağında, çardağın önüne iliştiriliverdim. Tutsun da büyüsün diye beni eken minik eller her gün köklerime kana kana su içirdi. Sevgi dolu bakışları giderek soğumaya başlayan havada içimi ısıttı. Böyle tutundum hayata, kök saldım. İkimiz de küçücüktük. Ona çocuk, bana fidan dediler. İkimizi de evlat gibi sevdiler. Birlikte büyüdük. O, delikanlı olduğunda benim kalın bir gövdem, uzun dallarım vardı. Boyum, evin boyunu çoktan geçmişti.
Ailem çok iyi insanlar, ekmekleri yenir, suları içilir. Çardakta birlikte vakit geçirmeyi, semaverden çay içmeyi çok severlerdi. Onların sohbetine rüzgârda sallanan yapraklarımın hışırtısıyla eşlik ederdim. Dalıma konan serçe, şarkısıyla bize katılırdı. Mutluyduk. Kıskanç cırcır böceğinin o tiz sesiyle kafamızı şişirmesi bile bunu değiştiremezdi.
Delikanlıya bir kara java (motorsiklet) aldılardı. Gönlünce gezsin, hem de şehre indiğinde anasını da yanında götürsün diye. Amma velakin hiç öyle olmadı. Yokuş aşağı giderken uçuruma yuvarlanıverdi. Onca yıl kâh üzüntü gördüm o yüzlerde kâh sevinç. Lakin o günden sonra yüzleri gülmedi garibanların. Oğulları bu dünyadan göçünce beni emanet bildiler, onun kadar sevdiler. Ben onlara baktım ağladım. Onlar, bana baktı ağladı. Ciğerleri yanmıştı bir kere, çok dayanamadı anası, o da göçtü gitti. Bir babası kaldı, bir ben, bir yaslı ev, üç-beş tavuk, bir kaç davar. Ülübü çalıda, çalı bahçede da kaldı. Tarlada tapanda izini bırakan ana-oğlun hatırası akla geldikçe çalışma hevesi kursakta kaldı.
Yapacak hiç bi şey yok, emir Allah’ındı. Çok şükür onun da imanı vardı. Eşin dostun desteğiyle kendini toparladı. Zamanla hem hayata, hem de bana daha çok bağlandı. Sıcak soğuk demeden her gün çardağa çıkar, bana konuşuverirdi. Birileri görse, Allahü âlem, onu deli sanırdı.
Yazın sıcağın iyice kavurduğu rüzgarlı bir akşam, burnuma is kokuları geldi. Göz açıp kapayıncaya kadar koca dağın tepesini ataş aldı gitti. Konu komşu oradan oraya koşuşturup duruyordu. Kimisi hortum almış eline kimisi kova. Ateş gedeylere (ahır), evlere ulaştı. Siren seslerini duyunca biraz umutlanıverseler de boşuna, her yan yandı kül oldu, herkes canını zor kurtardı. İnsanlar duymadı ama ben ipinden kurtulamayan ineğin, hızlı gidemeyen tosbağanın, kümesteki tavuğun, gedeydeki çebicin, yerdeki karıncanın feryadını duydum. Diri diri yanmak nedir, çaresizlik nedir bilir misin ey ademin oğlu! Çul çapıt yandı, yansın! Ev ocak yandı, o da yansın ama mal melel yanmasın. Bunların hepsi can be can! Dili yok gariplerin suçu, günahı neydi!
Ateşin böğründen bi kozalak patlayıp çarpıverdi gövdeme, düştüğü yeri alevler sardı, ayakucumdan başucuma geliverdi ateş. Şimdi ben de biliyorum diri diri yanmanın ne olduğunu. Ey büyük Rabbim, çardağa bu kadar yakın olmayaydım keşke. Sen bu evi, içindekileri, benim dallarımı tutuşturan ateşten koru. Başım duman, başım kızıl, bağrım dağlanıyor. Bir ben değil, ay Allah, dağ taş, dünya kararıyor.
…
Gündüzün ilk ışıkları yeryüzünü aydınlattığında kızıl felaketin arkasında bıraktıkları, gözler önüne serildi. Kapkara yeryüzünün ortasında yaşlı bir adam dizlerinin üzerine çökmüş başı ellerinin arasında, yüzünü bir evine bir ağaca çeviriyordu. Bir oğluna, oğlundan kalan emanete; bir hanımına, hanımından kalan hatıralara bakıyordu. Göz yaşları isli yüzünde beyaz yollar açtı ve göğsüne damladı. Bu kara damla çok ağırdı, taşınmayacak kadar ağır. Taşıyamadı da zaten, oracıkta son nefesini verdi, Azrail’e can teslim etti.
SM
04 Ağustos 2021
Ülke Yangınları
