Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Avuçlarımızda Çekilmiş Buğdayın Nasırlanmış Kokusu

Şimdi şehrin avuntuyla avuçlarımıza bıraktığı tazelenmiş zehir, incindiğimiz pozlarla yılışık, şehirli bir utancın sermayesiz merakıyla kamçılanıyor sürekli. Bütün bir geçmişimizde o ilmihâlsiz yaşamaklara karışan kekre tadıyla mahsusen susmuşların sabrıydık, bak!

EKLENDİ

:

Biz, hangi dünyalara sokulduysak, orada, yaslı bir mezarlıkla hatırlanan kederli günler bulduk hep. Omuzlarımızda kirli bir dünyanın kararmış fotoğrafları, aklımızda kıyamet provalarından fırlamış bir leş kurusu! Bizi baygın kokularla nefsimize tıkayan şey, asil yargılarla düşen yağmurların harcı kıldı; buna şükredebiliriz elbette. Çünkü biz, manalı bir yazgıyla yürürken bulvarlar boyu, yani çekildiğinde öfkesi denizlerin, Nuh’un kalbinde seyahat eden o güvercin ağzındaki zeytin dalına bin rahmet okuduk.

Yalınkat bir ruhla işte biz, sevgili kılınan zamanların alnacına dikilmiş darağacının zulmünden sual bile eylemez olduk. Yorgunduk; bakraçlarımızda kesilmiş sütle bereketsiz, bir yolcunun tedirgin kalbi gibi dağlarımız vardı. O dağlarda biz, sevdayla hemhâl, lâl olmuş dillerimizle çiğdem toplar, tan doğrardık sofralarımıza. Bakır rengini yazla bırakan dağların yamacında üç etekli kadınlarımız, yün eğirir, dibek döğer, kan yutarlardı hicaplarından, sessizce akıtarak gözyaşlarını içlerine…

Biz, hangi yola düştüysek, orada, saklı bir hanla hatırlanan kaybedilmiş savaşlar bulduk hep. Azığımız silahlarına davranan bir avuç haramî rızkı, kadere teslim, İbrahim’e yoldaştık, dillerimiz katık Allah’a. Bizi hercai zamanlara savuran yazgımızla hep, aklımızda güneşler taşıran çağların tortusu, geçip gittik ince bir sessizlikle gecelere karışarak. Geçip gittik fakat gökçe sevdalarımız birer hançer oldu şahdamarlarımıza yeltenen. Bütün yangınlarını yoksulluğun, bütün dertlerini, bütün…

Kalbimize, dağların heybetiyle sokulan bir bahar dalından arta kalan ezilmiş çiçeklerle indirirdi merhametini Rabbü’l-âlemin elleriyle. Rahmet, bütün cömertliğiyle sokulurdu her Ramazan’da sofralarımıza. Şükürlerle secdelenen alınlarımızda Kur’an bülbülleri, Yunus’la katık olurdu ilahiler eşliğinde. Geceler içinde tütsülenmiş bir mihrabın solgun hayâli, şehirlerle taşınan kumanyalarında askerlerin, terli fakat cesur seslerini duyardık serhat boylarından. Vatan Ramazan’la şenlenir, müminler aşkla sarılırdı kitaplara…

Yüzümüzde, devrilmiş çağ sıkıntısıyla yorgun, varlığımıza ilmihâlsiz sokulan o bıçkın çehreleri çizgilerle kamaşmış adamların saygısıyla yaşardık bizleyin. Varlığımıza ilmihâlsiz, yani gövdelerinde bütün bir kışı soba başında göğüs yumuşatarak geçiren dedelerin ve ninelerin nefesiyle yenilenirdi işte hâlimizin ilmi.

Gençtik ya, koruların, başakların, harman yerinde bereketlenen zamanların ve uğradığımızda yatık sesleriyle akan ırmakların çılgınlık sayfalarına karışan adlarımızı unuturduk. Yüzümüzde çünkü şehirden pozlarla yılışık, şehirli bir utancın sermayesiz merakı vardı sürekli. İşte yüzümüzde, devşirilmiş çağ sıkıntısıyla yorgun o yaban atlarıyla dağ koyaklarında şaha kalkışını sevdik akıp giden geçmişin.

Bir bulutla aydınlanan ve o sağrısında göçebe atları arayan tayların ilk süte yumuluşu gibiydi ay ışığından taşan kuşların uykusu. Yani yorgunluklarla imtiyazlı aklımızda, kuşkulu yaz söylencelerine karışan masmavi tülbentleriyle denizin bir hakkı olmalıydı şüphesiz. Çığlıklarla martıların ardı sıra halaylanan o nalburdan burma buruk başımızla bak, nasıl da büyüdük; söz kesildi nasıl da hayatla aramızda. Hayatla aramızda işte, ufukları yağmur bulutlarına teslim, fıstıklar arasından fısıltıyla büyüyen ayla insicamlı bir hayat susturdu bizi, bak!

Şimdi şehrin avuntuyla avuçlarımıza bıraktığı tazelenmiş zehir, incindiğimiz pozlarla yılışık, şehirli bir utancın sermayesiz merakıyla kamçılanıyor sürekli. Bütün bir geçmişimizde o ilmihâlsiz yaşamaklara karışan kekre tadıyla mahsusen susmuşların sabrıydık, bak! Çünkü yankısız korkularını aşkınan yetimlenen gökçe bir şehla bakışlının gerdanında bıraktığımız günden beridir, kuşkulu yaz söylenceleri bitti artık. Bitti mayısla avuçlarımıza ter-ü taze tatlar bırakan o yemyeşil çayırlar. Çavlanında bir bezirgân kudretiyle salınan yapraklarıyla o yüzükoyun nilüferler… Ve asmalarıyla edebiyat masumiyetinde gençlik hülyalarıyla, gece yarısı sohbetlerine karışmış ıtırlar, akasyalar, yasemenler…

Aynı kederlerle solup giderken bir mektup aşkına fısıldayan o görklü zaman hasadı, koynumuzda ipek şallarla ıslak o kuytularda ahlanan gözyaşları bir de… Bir sıtmalı sabahla, avuçlarımızda çekilmiş buğdayın nasırlanmış kokusu, üveyiklerle dağlanırken sisli tarlalar boyu, hepimizde birer buruk sevda, birer nazar boncuğuyla boyunlarımızda… Çünkü sabrın soluğunda o mektup aşklarını aşk mektuplarıyla değiştirdiğimizden beridir her hâlimiz vecd yoksunu, her adımımız göçebe… İşte hayatla aramıza giren kehribar özlemlerin yankısıydı şahlanan dağ koyaklarında bir at, bak!

Üstelik kimse bilmez, yağmur, bulanık bir avuntudur tehir edilmiş o mahcup aşkla içimizde. Tehir edilmiş aşkla yağmur, işte varsıl bir bekleyişle sokulduğumuz şadırvanlara, çeşmelere ve kubbelere ıslak bir imlâ bırakmaz artık. Giden bir telaşla dolukmuş sözlerimiz arasında avuntu, boş kâğıtlara çağı hapsetmekmiş, sırlandı o da. Artık ne uzaktan bir gemi geçer, ne de gramofonda Zeki Müren içlenir bizim için.

Hoyrat bir trenle kalkan o nefretle kalabalık saatlerde, unutulmuş bir bavul kadar kim düşünür şimdi gurbeti? Kim seslenir aşkla hırpalanmış ten kokulu çarşaflara? Fesleğenlere kim su verir ve aynalara, kim? Geçip giden nisan tadında tutkulu bir yaşamakla biz, çarşılarda entarilerle aynı elbiseden dokunmuş iki sevgi sebili değiliz artık.

Şimdi bahar, salgınlar arasında yürürken yaza doğru; mevsim, dakikalara ayarlı ölüm haberleriyle büyüyor içimizde. Hoyrat bir trenle kalkarken içimizde bahar, ezilmiş çiçekler altındaki dünyanın izlerini siliyor yavaş yavaş.

Biz, şehirlerin alnacına dikilmiş korku provalarıyla beklerken burada, bahar çekip alıyor aramızdan alacaklarını. Çekip alıyor tanımı çöl kurusu zamanlarda hapsedilmiş buruk hatırlayışları. Ve çekip alıyor aşka dair verdiği ne varsa… Şehirlerin işte, toz kanatlarıyla bir kelebeğin, yani ömrümüze imrenen bir gününe şaşırdık çok sonradan. İçimiz çok geçti geçmişi anarak yaşamak dolu bir pencereden seyrederken dünyayı. Baldıranların ağusuyla tedirgin kalbimizle biz, “Dünya” dedik fısıltıyla üstelik, “Ne kadar da ustalaşmış ölümleri taşımakta.” Aynı bulanık yağmurla kalkan, aynı trenle bir bahar okşadığında bizi, sevmek, kayıp giden fotoğraflarla çiçekleniyor o saat evren.

İşte biz, yağmur bulanık bir avuntuyla tehir edilmiş o mahcup aşkla içimizde; derinleşen bir kıymık olurken koyverip gitmek hatta bayat bir tiksinç aralığında beklemekti gölgelenmiş her sevinci. Çünkü yaşamakla sınanmış boynumuzun o silinmez pasıyla yılgın, harami nefretiyle inen akşamlar içinde neftî bir keman sesi bulduk hırlayan göğsümüzde. Hiçbir imlâ barıştırmaz gölgelerimizi bilirim. Hiçbir sevginin harcı değil bir gülü arşınlamak gök kurusunca. Ama işte özlemekle kararan o neftî keman sesiyle boğuluyor her şey. Her sevinci boğazlayan kan tutuyor gibi her kelime mesafesi aramızda.

Sonra yağmur, unutulan bir yalnızlıkla boşalıyor gözlerimizden…

Çok Okunanlar