Bilinen tanımların ötesinde aile bize neyi hatırlatır? Hz. Muhammed’in kendi söküğünü dikmesindeki, koyunları sağmasındaki, ev işlerine yardımcı olmasındaki sevgiden gelen bir yardımlaşma özetidir aile. Aile, Dedem Korkut’un lisanıyla “Oğlan atadan öğrenir sofra açmayı, kız anadan öğrenir biçki biçmeyi” düsturunun görenek diye yazılmasıdır. Kıl çadırlarda göçer bir milletin aynı sofra etrafında bir ekmeği saygıyla paylaşmasıdır. Aile nezaket, saygı ve adapla yurt kurmuş bir milletin en büyük birliğidir. Kısaca aile bu topraklarda bir medeniyet manzumesidir.
Ancak ne kadar zarif manalar yüklersek yükleyelim dünyanın gelişme hızına yetişemediğimiz bu dönemde yapı taşı insan olan toplumun, temel sosyal grubu aile de evrilmekte. Anne, baba, çocuk kavramları yeni şekillerine bürünürken insanlar yıllardır kültürleşmiş kuralların dışına çıkıyorlar. Aile olabilmenin en temel adımı evlilikken günümüzde aynı eve çıkmış iki insan da bir yuva kurduklarına inanabiliyor. Aslına bakılacak olursa ortada kurulan bir hane var lakin yuva yok. Bu temelsiz yapı sadece dört duvardan ibaret kalıyor. Oysa evin ruhunu veren inançlarımız ve değerlerimiz ekseninde kurulan aile birliğidir.
Eskiden evlilikler daha geleneksel formda ve dinî inançlar temelinde yapılmaya çalışılırken şimdi zevklere, çevreye ve sosyal medyanın öğretilerine göre gerçekleşiyor. Bu durum bireyleri birçok yönden etkiliyor. Oysa kurulan aile kısa vadeli bir plan değildir. Boşanmaların artması, evlilik oranlarının düşmesi, ayrılan ebeveynlerde çocukların oradan oraya savrulması her ne kadar alışılmış gibi görülse de normal değildir.
Toplum insanla var olur. İnsana şekil veren yer, ailesidir. “Aile, bireyin ilk sosyalleştiği kurumdur; toplumun minyatür bir modelidir.” der Émile Durkheim. Bir çocuk anne, baba sevgisini aynı anda görmediği sürece güçlü kişiliğe sahip bir yetişkin olamaz. Hep bir arayışı ve kaçışı olacaktır. Kim ister babasından alamadığı sevgiyi başka kalplerde ararken yıkılıp dökülmeyi, annesinden görmediği şefkate açken merhamet edilmeyi beklemeyi? Kimse istemez. Sorumluluk duygusu iyice körelen, bencilliğin arttığı, verilen nefesin nankörlük olduğu bir toplumda düşünülmeden yapılan evlilikler topluma zarar verir.
Şu hâlde yapılması gereken öncelikli şey birey kavramını, inancın ve toplumsal normların değerleriyle buluşturmaktır. Zira modernizmin maddesel bir forma hapsettiği, postmodernizmin aynı hapishanenin duvarlarını şeffaflaştırdığı özne ancak özüne dönerse değer kazanacaktır. Ve öznenin yükselişi ailenin yücelmesi anlamına gelecektir.
Tam da bu noktada ailenin temelini kuran evlilik, meşru dairede toplum için önemli bir husustur. Birey yaratılışı gereği sevmeye ve sevilmeye ihtiyaç duyar. Fıtraten içimizde tohum olarak sulanmayı bekleyen bir annelik veya babalık duygusu vardır. Toprağımızda bu tohumun zamanla çürümesine izin vermeden yuva kurmak değerlidir. Belli bir yaşa kadar insan kendi kırmızıçizgilerini belirler, duvarlarını örer, kurallarını seçer. En nihayetinde herkes kendi anayasasını oluşturur. Maddeler tamamlandıktan sonra hayatımızı birisiyle birleştirmek zordur. Hem iki ayrı birey olarak hem de aileler açısından uyumu sağlamış, anlayışı, sevgiyi yakalamış kişilerin evlilik bağı ile meşru bir ortak yaşama başlaması gerek onların gerekse toplumun sağlığı açısından önemlidir.
Zira günümüzde sosyal medya, televizyon, sinema gibi pek çok popüler araç aile birliğini tehdit ederken, aileyi gereksiz bir kurum olarak yansıtırken inanç dünyamız ve geleneklerimiz bizi doğru olana yönlendirir. Evliliği bir bağlanma unsuru, özgürlüğü kısıtlayan bir alan gibi görmek, tam olarak topluma bir saldırıdır aslında. Evlilikten korkup bağı, temeli olmayan ilişkiler kurmak sosyolojik bir çürümüşlüğü getirecektir.
Talcott Parsons “Aile, bireyin kişiliğini geliştiren ve toplumu istikrara kavuşturan temel sosyal birimdir.” diyerek ailenin toplumda işlevsel bir rolü olduğunu açıkça savunmuştur. Ebeveynleriyle, kardeşleriyle ilişkisi güçlü bir bireyin toplumda kendini çok daha rahat ifade edebildiğini, özgüven problemleri yaşamadığını görürüz. Kişinin içine girdiği ilk toplum ailesidir. Birinci deneyimi güzel olan ikinci, üçüncü ve sonraki tüm deneyimlerinde başarıyı düşüp kalksa bile elde eder. Toplumda kişinin yerini hâli, tavrı, tercihleri belirler. Bu da içine doğduğu dünyanın yansımasıdır aslında. Temeli, değerler ekseninde sağlam kurulmayan birlikteliklerle var olan ve gelişen birey o boşluğu gerek kendinde gerekse sosyal hayatında duyacaktır. Bu da toplum yapısını zamanla bozacaktır.
Bu açıdan aile, sadece çocukların bakımını ve yetiştirilmesini sağlayan bir kurum değildir. Aile öncelikle bizim sarıp sarmalandığımız, korunduğumuz, mahremiyet duygumuzun şekillendiği ilk evimizdir. Bununla birlikte kültürel kimliği devam ettirecek, tarihsel ve toplumsal bilincimizi koruyacak nesiller yetiştiren bir okuldur. Aile, inanma duygusuyla zenginleşen bireyin iyilik, merhamet, adalet, sevgi, saygı gibi kavramlarla yetişip medeniyetimizin ruhunu yaşattığı biricik sığınağımızdır.
Şu hâlde evlilik günümüzde zor, katlanılmaz, sorumlulukların yoğun olduğu bir müessese gibi gösterilse de onun güzellikleri çok daha fazladır. Sağlam temelli evlilik sağlam aile demektir. Ve aile olmak, çürümeyle karşı karşıya olan toplumun panzehridir. Aile yapısını iyileştirirsek toplumu bir altın madenine çevirebiliriz.
