Bizimle İletişime Geçin

Şahsiyet

Bir Mürebbî Örneği Olarak Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu – Rahmetullahi Aleyh

“Kıllet-i taam, kıllet-i kelâm, kıllet-i menâm ve uzlet-i enâm” esaslarına sohbetlerinde sık sık yer verirdi. Yani “az yemek, az konuşmak, az uyumak ve lüzumsuz yere insanlarla boş vakit geçirmemek” gerektiğini, aksi halde, manevî yolculuğa zarar vereceğini ifade ederlerdi. Nice mürşid-i kâmiller gelmiş ve fakat etraflarında istidatlı mürid bulamamışlar ve nihayet ocakları kapanmıştır. Ve yine nice yetişmek isteyen istidatlı gönüller olmuş, lâkin kendilerini teslim edecekleri kâmil ve mükemmil bir ele tutunamamışlardır. Herkes üzerine düşen vazifeyi, taharriyi, gayreti ve samimiyeti gösterdikten sonra, Allah’ın kendisine lütfettiği nasibine razı olmak ve tüm himmetini ona teksif etmekle mükelleftir.

EKLENDİ

:

Tasavvuf, bir terbiye ocağıdır. Ham insandan kâmil insan çıkarma ocağı. Bu ocakta mürşidin “kâmil” olmakla birlikte –Allah’ın izni ve yardımıyla- “mükemmil” olması, yani “kemâle erdirici liyakatinin bulunması” da son derece önemlidir. Eğitime muhatap olan müridin sıdkı, sadakati, samimiyeti, gayreti ve hülâsa istidâdı da en az mürşidin keyfiyeti kadar mühimdir. Bu iki tarafın arzulanan keyfiyette olması, her zaman ve herkes için istenilen ölçüde mümkün olamamıştır. Bu itibarla bir de işin kader tarafı vardır ki, bu da bir nasip meselesidir, denilebilir.

Nice mürşid-i kâmiller gelmiş ve fakat etraflarında istidatlı mürid bulamamışlar ve nihayet ocakları kapanmıştır. Ve yine nice yetişmek isteyen istidatlı gönüller olmuş, lâkin kendilerini teslim edecekleri kâmil ve mükemmil bir ele tutunamamışlardır. Herkes üzerine düşen vazifeyi, taharriyi, gayreti ve samimiyeti gösterdikten sonra, Allah’ın kendisine lütfettiği nasibine razı olmak ve tüm himmetini ona teksif etmekle mükelleftir.

İmâm-ı Rabbânî ve Halid-i Bağdâdî gibi yüzlerce kâmil halife yetiştiren mürşid-i kâmil ve mükemmiller, asırlar içinde nâdiren zuhûr etmiştir. İşte Sultânu’l-Ârifîn Mahmûd Sami Ramazanoğlu –kuddise sirruh- da bu bahtiyarlardan biridir. Kendisine Hayru’l-halef olan Sâhibu’l-vefâ Mûsâ Efendi –kuddise sirruh- buyurur ki:

Bazen insan kâmil olur, ancak bu kemâlini ve güzelliğini bir başkasına taşıyamaz. Belki kendi hâlinde güzel bir insandır ve fakat bu yönüyle nâkıs sayılır. Zira Rabbimiz’in lütfettiği güzellikleri, Allah’ın diğer kulları ile paylaşabilmeli, onların da Hak dostu olmalarına vesile olabilmelidir.[1]

Sami Efendi Üstadımız Hazretleri, nice istidatlı kardeşlerin yetişmesine vesile olmuş, -belki de- iki üç asırda bir gelen büyük mürşid-i kâmillerden biriydi. Abdülvâsi Mirzataş, Kemâl Yetkin, Mehmet Rastgeldi, Mehmet Lekesiz, Abdurrauf Kamer, Mustafa Doğanay, Şaban Kavafoğlu, Mehmet Baysal, Hasan Ertürk, Ahmet Dayhan, Hafız Bekir, Adapazarlı Pehlivan Efendiler gibi yekûnu oldukça fazla velinin yetişmesine vesile olmuştur.[2]

Abdullah Sert Bey bir hatırasını şöyle nakleder:

“1970’li yıllarda vakıflarda memur olarak çalışıyordum. Birlikte çalıştığımız arşiv uzmanı Ekrem Ocaklı Bey, fakirden kendisini Sâhibü’l-vefâ Mûsâ Efendi’yi ziyarete götürmemi talep ettiler. Ekrem Ocaklı Bey, Bayburt Nakşi geleneği büyüklerinden Dede Paşa Efendi’nin yakınlarından ve eski milletvekillerindendi. Randevu alındı ve belirlenen gün ve saatte ziyarette bulunuldu. Mağazadaki odalarında bir müddet baş başa görüştüler. Ekrem Bey son derece nezaketli bir insandı. Ziyaretten çok memnun kaldılar. Daha ziyaret odasından yeni çıkmıştı ki, fakirin elinden tutup dediler ki:

“Azizim, Sami Efendi Hazretleri nasıl bir “Mürşid-i mükemmil” bir zatmış ki, böyle kâmil bir evlâdı yetiştirebilmiş. Böyle bir zâtı ancak Mürşid-i mükemmiller yetiştirebilir. Yetiştirmek için bazen “Mürşid-i kâmil” olmak bile yetmez”.

İşte burada, önemine binaen Sultânu’l-ârifîn Mahmûd Sami –kuddise sirruh- Hazretlerinin terbiye sırlarına dair bazı işaretlerde bulunmak istiyoruz. Esasen Hak dostlarının bu mevzudaki tasarruflarının tamamına muttali olmak imkânsızdır. Zira onların gönüllerine lütfedilen fuyuzât ve sunuhâtın derecesini bir başkasının tespit etmesi imkânsızdır. Ancak yine de deryanın yüzüne vuran dalgalar misali, ortaya çıkan bazı terbiye sırlarını tespit etmek, ibret ve iktidâ (onların izini takip) için önemlidir, diye düşünüyorum. Şimdi bu sırlardan bazılarına maddeler halinde işaret edelim:

Mürşid ve mürebbîlik, kendi kendine bir iddia ile ortaya çıkan bir seviye değildir. Zira kaynağı nefis olan iddia, benlik işaretidir. Bir işte benliğin ortaya çıkması ise ilahî rahmetten ve nusret-i ilâhiyeden mahrûmiyet sebebidir. İrşâd ve terbiye benlik üzerine değil, hiçlik üzerine bina edilir. Rabb’in terbiyede eli olmak, kendini aradan çıkarmakla gerçekleşir. Bu itibarla denilmiştir ki bu konuda tâlib (isteyen) değil, matlûb (arzulanan) olmak esastır. Matlûb olmak ise hem bir üst mürebbînin hüsn-i şehâdeti (icâzeti), hem de terbiye isteklilerinin hüsn-i kabûlü neticesinde ortaya çıkar. Hakikatte bu iki tecelli, Rabb’in muradının iki alâmeti/şâhidi gibidir. Bu murâd-ı ilâhî, ehl-i irfânın beyanına göre bazı durumlarda manevî hâl sahibi kimselere bir işaret (sâdık rüya, sahih keşif vb.) şeklinde de zuhûr ettiği olur. Sâmî Efendi özelinde bu durum, Üstadı Muhammed Es’ad Erbili’nin icazeti ve tanıyan bazı dostlarının ısrarlı talepleri ile gerçekleşmiş ve hem murâd, hem de matlûb olmuştur. Böyle olmasına rağmen o, hiçbir zaman bu mevzuda iddia sahibi olmamış ve hatta kendisini böyle bir makama layık görmemiş ve daima Rabb’ine karşı mahcûbiyetini ifade edegelmiştir. Nitekim sevenleri tarafından anlatıldığına göre o kendisinden “şeyh” ya da “mürşid-i kâmil” tarzında söz edilmesinden ciddi şekilde rahatsız olurdu. O tarz sözlere muhatap olduğunda hemen:

“Biz Allah’ın sıradan bir kuluyuz” diyerek mukabelede bulunurdu. Bazen o derece mahfiyete bürünürlerdi ki, Cenabı-ı Hakk’a şöyle iltica ederlerdi:

“Ya Rabbi, kulların bu fakire hüsn-i zanlarından dolayı böyle söylüyorlar. Bundan ötürü beni muaheze etme! Ben senin âciz bir kulunum” buyurarak gönlünü teskin ederdi.[3]

Böyle bir vazifeye tâlib olmak, bazen kaldırılamayacak bir vazifenin altına girmektir ki, kişinin hem kendisine, hem de etrafındakilere yazık etmesi ve belki zulmetmesi sonucunu doğurur. Ancak matlûben yani Rabb’in muradının bir tecellisi olarak, böyle bir mükellefiyetle karşılaşılacak olunursa, o zaman da Rabbimiz’in, kulunun istidat ve vüsatını rahmetiyle muktedir kılacağına tam olarak inanmak gerekir. Zira O, hiç kimseye kaldıramayacağı bir yükü yüklemez.

Mürşid ve mürebbîlik de ikinci esas, hayran olunacak, gıpta edilecek bir kulluk kıvamına ve severek model alınabilecek bir şahsiyet kalitesine sahip olmaktır. Zira takvâda imamlık/önderlik, böyle bir hâli gerektirir. Beşeriyet planında bu hâlin zirvesi hiç şüphesiz Allah Resûlü’nde –sallallahu aleyhi ve sellem- tecelli etmiştir. Bu güzelliğe yaklaşılabildiği ölçüde takvâ önderliğinde muvaffakiyet gerçekleşebilecektir.

Diğer taraftan bir mürebbî, muhatabın gözünde ve gönlünde hayranlık ve gıpta oluşturamıyor ise gönüller arasına muhabbet hattı kurulamayacaktır. Hâlbuki seyr u sülûk, hâl sirâyeti (in’ikas ve insibağ) yoluyla öz benliğin dönüşümü, inkişâfı ve terakkisi demek olduğundan, bu sırrın tahakkuku için gerekli olan en önemli vasıta muhabbettir.

Sami Efendi –kuddise sirruh-‘un Hakk’a ubûdiyeti, tanıyan herkesin gıpta ve hayranlıkla müşâhede ettiği bir yönü idi. Sergilediği ahlâk güzelliği de kendisine “Melek Sami Efendi” dedirtecek ölçüde bir hayranlık uyandırıyordu. Kur’an ve sünnetin ahkâmına uymadaki titizliği âdetâ dillere destan olmuştu. Mûsâ Efendi –kuddise sirruh- onun bu yönüne şöyle işaret eder:

“Muhterem Üstad hazretlerinin ahlâkı, âdâbı, her hâli, Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerine tamamen, hayret edilecek şekilde uygundu. … Bu kadar yakınlık bir mevhibe-i ilâhîdir, uğraşılarak, çalışılarak kısmen istifâde edilebilir.”[4]

Sâmi Efendi hakkında hatıralarını anlatan birçok kimse, onun kulluktaki titizliğine ve ahlâkının yüceliğine dikkat çekmiştir. Onun bu kulluk şuuru ve ahlâk güzelliği, sevenlerini kendisine meftûn etmiş ve terbiye sisteminin merkezini onun bu güzel hâli teşkil etmiştir. Güzide evlâdı Mûsâ Efendi, Üstadı Sâmi Efendi’nin terbiye metodunda son derece tesirli olan bu yönüne de şöyle dikkat çeker:

“Üstadımız ihvânı terbiye etmekten ziyade, kendilerini terbiye etme (örnek olma) yolunu tercih etmişti. Yani kendini terbiye ettikçe, ihvan da terbiye edilmiş olur dolayısıyla. Bazı veliler daima, şunu yapın bunu yapmayın, şunu yiyin bunu yemeyin derler. Üstadımızın ağzı kilitli. Akran gibi refik. Hatta bilakis o arkadaşına hizmet etmek isterdi. Yani şunu yapın bunu yapın diye ihvandan beklemek filan yok. İhvanı kardeş telakkî ediyor. Affetmede, hoş görmede emsâli yoktu. Her şeyini kabullenirlerdi muhatabının. Kabullendiği gibi hataları da örterlerdi”[5]

Kullukta derinleşmenin terbiyeye yansıyan bir başka sırrı da şudur ki, kul, farz ve nafilelerle ubûdiyyetine devam ettikçe, ilâhî muhabbete mazhariyet de o nispette ziyadeleşeceğinden, Rabb’e kurbiyyetin (yakınlığın) tecellileri kulda zuhûr edecek ve kul, Rabbülâlemînin kendisine lütfettiği hilâfet vazifesi gereğince, terbiyede Rabbânî bir ârif ve mürşid-i mükemmil olabilecektir. Mürşidlerde görülen ve tasavvuf kültüründe “tasarruf” diye adlandırılan husus, bu hâlin tezâhürü olsa gerektir. Bazı tasavvuf tarihçilerinin, irşad vazifesini yürüten kimseleri “irşâd şeyhliği” ve “tasarruf şeyhliği” diye iki grupta mütalaa etmelerinin sebebi de, birinin çoğu zaman söz ve hâl ile diğerinin ise bunlarla birlikte kalbî teveccüh ve tasarrufla da terbiye edebilmeleridir. Sami Efendi –kuddise sirruh-, ehlinin ifade ve beyanına göre bu vadide hem irşâd, hem de manevî tasarrufla terbiye vazifesini deruhte etmiş bir üstâz-ı kâmildir.

Bu manevî terbiye yolunun en önemli esaslarından biri, beraberliktir, Arapça ifadesiyle sohbettir. Sözlü ve sözsüz beraberliğin terbiyede en güzel numunelerini Sami Efendinin irşâd hayatında görmek mümkündür. Nasihat ve öğüt olarak seçtiği, ilim temelli ve irfân derinlikli söz ve sohbetleri, dinleyenler üzerinde çok derin izler bırakmıştır. İnsan, söz ve göz ile mayalanır demişlerdir. Muhterem Üstadın sözleri de bu anlamda, zâhirî ilim kisvesinde ve fakat aralarına yerleştirdiği hikmet ve irfâna dayalı işâretleriyle, nice istidatlı gönülleri mayalamıştır. Sohbetlerini çoğu zaman kitaptan okumalarına rağmen, özellikle kalbe dair nasihatlerini irticâlen yapmayı tercih etmişlerdir. Bıraktığı yirmiye yakın eserlerine nazar ettiğimizde görürüz ki, onun sohbet malzemesi, tefsir, hadis, ashab-ı kiram menâkıbı ve âriflerin hikmet dolu sözlerinden ibarettir.

“Tasavvuf sözden çok sükûta daha yakındır.” buyrulmuştur. Derinlikli sükûtî beraberliklerin terbiye sırrı bir başkadır. Bu manada Sâmi Efendi –kuddise sirruh- bir sükût deryasıdır. O, Mûsâ Efendi’nin ifadesiyle:

“Dâimâ sükûtu ihtiyâr ederlerdi. Zarûret olmaz ise saatlerce konuşmadığı olurdu. Bilhassa taht-ı terbiyesinde bulundurdukları kimselerin yerli yersiz konuşmalarını hiç istemezlerdi. Hicaz ve Anadolu yolculuklarında, günler ve haftalar geçerdi de fem-i saâdetlerinden, ancak en zaruri söylenmesi îcab eden sekiz on kelime çıkardı. Sükût ve edeb ehlini çok severler, yanlarında yer ayırır, iltifatta bulunurlardı. Onların terbiyelerine çok ihtimam gösterirler ve kendileri gibi değerli vasıflarla zinetlenmelerini arzu ederler, bu hususun tahakkuku için Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine niyazda bulunurlardı.”[6]

Bazıları zanneder ki, tasavvufî terbiye, nasihat merkezli bir terbiyedir. Hayır, o, bilakis hâl sirayeti yoluyla gerçekleşen bir eğitim metodudur. Elbette nasihat önemlidir ve fakat manevî terbiyede sükût, hâl transferi bakımından sözden çok daha ehemmiyetlidir. Sözde ilmî yönden fayda temin edilse de, sükûtta mürebbînin zâtı ve ahlâkı âdetâ emilir ve özündeki duygu derinliğinde müştereklik hâsıl olur. Bu itibarla ehlullah hazerâtı “Dil dudak deprenmeden sözü anlayan gelsin” demişler ve konuşmayı azaltma tavsiyesinde bulunmuşlardır.

Mevlânâ der ki:

“Şu söylemeyi bırakayım da susayım; cana canlar katan sözü, susarak söylemek elbette daha iyidir.”

“Sen de gönül definesini istiyorsan sus!”

Muhterem Üstad terbiyeyi sadece kendisine bağlamaz, hâl sahibi, sâlih ve sâdık kardeşlerle beraberliğe de teşvik ederlerdi. Zihnen, kalben ve bedenen yaşanan beraberlikler, kişi üzerinde son derece etkilidir. Ankaralı merhum Ali Fuat Öztürk anlatır:

Sami Efendi Üstadımız bir özel görüşmesinde kendisine:

“Sıkıntılı olduğunuz zaman ihvan (Salih kardeşlerinizin) ziyaretinde bulunun rahatlarsınız”. buyurmuş. Ali Fuat Bey de: “Acaba ziyaret edeceğim ihvan âlim mi olacak, okumuş mu olacak, kıdemli mi olacak, yeni mi olacak?” diye düşünürken muhterem Üstad buyurmuşlar ki:

“Âlimini eskisini, yenisini karıştırmamalı. Yeter ki teslimiyet ve muhabbet ehli olsun.”

Sâmi Efendi –kuddise sirruh-, özellikle istidatlı kardeşleri sık sık görmek ister, kendileriyle uzun beraberliklere fırsat tanırdı. Uzun süren yolculuklar, bu iş için büyük fırsatlar sunardı. Eğitim adına en güzel vesilelerden biri, işte bu ve benzeri beraberlikler olmuştur. Zaman zaman bazı kardeşlerin ziyaretine gider ve kendilerinde misafir kalmak suretiyle bu beraberliği eğitim fırsatına dönüştürürlerdi. Muhterem Üstadın hayatında ziyaret sünneti, tam bir eğitim vasıtasına dönüşmüştür.

Gönül terbiyesi, beden terbiyesi ile sürekli alışveriş hâlindedir. Bedenin yapıp ettiklerinden gönül, gönlün irfânından da beden mutlaka etkilenir. Bu sırra binâendir ki, Sami Efendi –kuddise sirruh-, manevî terakkinin helal rızıkla ilişkisine sık sık dikkat çekerdi. Maişet temini için yapılan işin meşrû olup olmadığına, meşrû ise o işin hakkının verilip verilmediğine önem verir, uyarılarda bulunurdu.

“Kıllet-i taam, kıllet-i kelâm, kıllet-i menâm ve uzlet-i enâm” esaslarına sohbetlerinde sık sık yer verirdi. Yani “az yemek, az konuşmak, az uyumak ve lüzumsuz yere insanlarla boş vakit geçirmemek” gerektiğini, aksi halde, manevî yolculuğa zarar vereceğini ifade ederlerdi.

Muhterem Üstadın terbiye anlayışında, huşû ve tazimle îfâ edilen ibadet hayatı, manaları üzerinde tefekkür ve tezekkürle icrâ edilen Kur’an-ı Kerim kıraati ve büyük bir edep ve itinâ ile yerine getirilen evrâd ü ezkâr, vazgeçilmez esaslardandı. Allah’ı hem de çok çok zikretmek, kalbin yumuşaması için zaruriydi. Az zikir kâfi değildi. Hedef Allah’ı devamlı zikir (zikr-i dâimî) hâline ermekti. Bu hâl gerçekleşince Rabbin husûsî terbiyesine nâil olunabilirdi. Muallimi ve mürebbisi Hak olan kulun, elbette ahlâkı da en güzel olacaktı. Bu itibarla evrâd ü ezkâr, sadece sevap kazanma vesilesi değil, o aynı zamanda öz benliğimizi arıtan, besleyip geliştiren ve insana şevk ü şetaret veren bir iksirdi. Hülâsa onsuz olmazdı.

Terbiyesi ile ilgilendikleri kardeşlerine karşı son derece şefkatli, saygılı, ilgili ve takipçiydi. Hatta istidatlı olduğunu görüp hissettiklerine karşı da son derece gayûr (müspet anlamda kıskanç) ve haristi (üzerlerine düşkün). Esasen manevî mürebbîlik tam bir fedâkârlık ister. Cömertlik, hatta îsâr ehli olmayı gerektirir. Sabırlı olmayı, affedici olmayı, yorulmamayı, sebatkâr olmayı ve hulâsa incitmemeyi ve incinmemeyi ister. Gönül terbiyesi, gönüllerde olana göre hareket etmeyi, arzuları müspet anlamda tatmin etmeyi, içteki dertleri çözmeyi ve başkasının rahat ve huzurunu, kendi rahatına tercih etmeyi gerektirir. Mûsâ Efendi’nin şu tespiti, Muhterem Üstadın bu alanlarda müstesnâ güzelliğine işâret eder gibidir:

“Sevenlerini katiyen ümitsizliğe düşürmezlerdi. Huzûr-ı âlilerine gelenler –her ne kadar ihmalci ve hatalı hâlleri var ise de- büyük bir huzur ve ümit içinde yanlarından ayrılırlardı.”

Hazret-i Ali –kerremallahu vecheh- buyurur ki:

“Gönüller selâmette olmadıkça, muhabbet izhâr etmez.”

İşte bu sebepledir ki, sevgi üzerine bina edilen manevî eğitimde, gönüllerin derdine deva olmak, diğer bir ifadeyle muhatapla dert ortağı olmak zaruridir. Hak dostları bu sırrı en iyi bilen kimseler olduğu içindir ki, önce gönlü huzursuz eden dikenleri temizler, sonra da marifet ve muhabbet tohumları ekerler. Mahir bir bahçevan titizliği ile de, sabır ve sebatla, o tohumların dal budak salmasını ve hatta meyveye durmasını arzu eder ve var güçleriyle bunun takipçisi olurlar.

Hulâsa Sami Efendi, asırlar içinde nadiren gelen böyle bir mürebbi ve mükemmil bir mürşid olarak yaşamış ve Allah’ın yardım ve inâyetiyle de muvaffak olmuş bir Hak dostudur. Rabbimizden kendisine rahmetler niyaz ediyoruz.

[1] Şeyhli Köyü (İstanbul) sohbet notları.

[2] Mûsa Topbaş (Sâdık Dânâ), Sultânu’l-Ârifîn, s. 104. Muhterem müellif kendi zamanında vefat etmiş olanlara işaret etmekle iktifa etmiştir. Yoksa onun rahle-i terbiyesinde daha çok sayıda kemâl ehli zevât yetişmiştir.

[3] Mustafa Eriş, Mahmud Sami Efendi’den Hatıralar 2, s. 133.

[4] Mûsâ Topbaş, Sultânu’l-ârifîn, s. 18.

[5] Allah Dostunun Dünyasından Hacı Mûsâ Topbaş Efendi İle Sohbetler (Hazırlayan: Erkam Yayınları) s. 124-125.

[6] Mûsâ Topbaş, Sultânu’l-ârifîn, s. 57.

Şahsiyet

Bosna’lı Bir Âlim: Muhammed Tayyib Okiç

Muhammed Tayyib Okiç, Türkçe bildiği için Hamidullah ve Tanci’ye göre bir farklılık arz etmektedir. Ankara İlâhiyat Fakültesi Dergisinde birçok makalesi yayınlanmıştır. Sarı Saltuk meselesiyle ilgili olarak Yusuf Ziya Yörükan’la girdikleri ilmî tartışma için yazdıkları, ayrı bir kitap olacak kadar geniştir. (Yarım yüzyıl sonra ayrı bir kitap olarak basılmıştır.) Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi Dergisi’nin 1975’te yayınlanan 1. Sayısında yer alan Mevlid ile ilgili uzun makale de, henüz aşılamayan araştırmalardan biridir: Çeşitli Dillerde Mevlidler ve Süleyman Çelebi Mevlidinin Tercemeleri.

EKLENDİ

:

 

İnsanoğlunun ilk muallimi Allah’tır. İkincisi peygamberlerdir, üçüncüsü âlimlerdir. Allah, her şeyi bütün boyutlarıyla, peygamberler Allah’ın bildirdiği kadarıyla bilir. Âlimler ise bu iki kaynaktan istifade ederek, alın teriyle birlikte hakikatin peşine düşerler.

Bu hakikat arayışı bazen bir evin, bir medresenin içinde bazen bir kulübenin, bir manastırın köşesinde bazen da uzun ve yorucu seyahatler eşliğinde gerçekleşir. “Eşyanın hakikatini görmek, anlamak ve kavramak” için girişilen bu çileli yolculukların tatlı mevhibeleri, sonsuz armağanları da vardır. Bunların delili, “bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” (Zümer, 39/9) sorusunu soran İlk Muallim’in, o çilekeşlerle ilgili övgüleridir. Fâtır suresinin 27. ayetinde tabiat olaylarından, yağmurdan, kâinattaki rengârenk hayvanlardan insanlardan bahsettikten sonra 28. ayette şu müjdeli tespit yer alır: “Kulları içinde Allah’a gerçek anlamda saygı ve bağlılık gösterenler bütün bu hakikatleri hakkıyla anlayıp kavrayan âlimlerdir.”

İlim, genel anlamda  “Allah’ın ayetleri”ni arayıp bulma, anlama faaliyetidir. Bu ayetler de Zâriyât suresinin 20 ve 21. ayetlerine göre, iki yerde; yeryüzünde ve insandadır. Dolayısıyla tabiatla ve insanla ilgili bütün ilimler mühimdir ve saygıdeğerdir. Bu tespitten hareketle bazı ilimleri değerli, bazılarını değersiz gibi görmek doğru değildir. Fakat insanın gücü hepsini anlamaya ve anlatmaya yetmeyeceğinden adeta görev taksimi yapılmış, sonsuz derecede zengin olan Allah’ın alîm isminin tecellilerini herkes, kabiliyeti/imkânları/ilgisi ve zamanı oranında arayıp bulmaya sonsuz muammayı çözmeye çalışmıştır.

Hangi dönem ve hangi medeniyete mensup olursa olsun her devletin kendine göre bir ilim irfan ve sanat çizgisi vardır. Bunun için kurumlar kurmuş, yatırımlar yapmış, söz konusu sahanın ustalarını yetiştirmenin yollarını aramıştır. Bu ustaların arayıp buldukları gerçekler bazen ülke sınırlarını aşamamış bazen da komşu ülkelerdeki meslektaşlara ışık tutmuştur. Bu uluslararası yarışta bazı üst yöneticiler fiilen işin içine girerek bütün imkânlarını seferber etmiş, farklı alanların “usta”larını ülkesine davet etmiş bazı liderler de bu “hakikat âşık”larını sürgüne göndermiştir. Söz konusu talihsiz uygulamanın baş aktörleri ve teşvikçileri arasında, Keçecizâdenin tabiriyle “müdâhane-i âlimân”ı yeni tabirle “kifayetsiz muhteris”leri ilk sıraya koymak gerekir.

Osmanlı Sonrası

Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’un, düşman kuvvetlerince yüz yıl önce 15 Mart 1920’de işgal edilmesiyle birlikte bu topraklarda yeni bir dönem başlamıştır. 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan TBMM, üç yıl sonra Cumhuriyet’i ilân etmiş ve bir dizi kanunlarla yolunu çizmiştir. Bu kanunların bir kısmı ilim ve irfan hayatıyla ilgili idi. İlmi temsil eden medrese, ”yetersizdir” gerekçesiyle 1924’te, irfanı temsil eden tekke, “zararlıdır” mülahazasıyla 1925’te kapatıldı. Üç sene sonra da harfler değişti. Çizilen rotaya göre açılan yeni mektep ve fakültelerde diğer ilim dalları belli bir seviyede ilgi görürken 1930’lu yıllarda ülkemizde bir tane imam hatip okulu, bir tane ilâhiyat fakültesi yoktur. Uzun yıllar sonra bu yanlıştan kısmen dönülmüş, 1949’da Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi, 1951 yılında yedi ilde İmam Hatip Okulu, 1959’da ise İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü açılmıştır. Bu sefer başka bir problem, aradaki inkıta sebebiyle bu orta dereceli ve yüksek okullara öğretmen bulma zorluğu ortaya çıkmıştır. Bu açığın bir kısmı -Ferid Kam’ın kendisi için kullandığı- “köhne müderris”lerle kapatılmış, bazı dersler için ise hoca bulunamamıştır.

İşte rahmetle anmak için dikkatinize sunmak istediğim  “Üç Muhammed” tam bu noktada karşımıza çıkmaktadır: Asya’dan Muhammed Hamidullah, Afrika’dan Muhammed Tavit Tanci ve Avrupa’dan Muhammed Tayyib Okiç.

Geçen yüzyılın ikinci yarısında dünyanın farklı ülkelerinden ülkemizdeki dinî eğitim ve öğretime omuz vermek için birçok insan gelip geçmiştir. Kimi Kazan’dan Kahire’den, kimi Bağdat’tan, Bosna’dan.. Hepsine müteşekkiriz, öz evlatları gibi onlara duacıyız.

Vefat yıldönümü vesilesiyle şimdilik size “üçler”den tanıtmak istediğim zat Muhammed Tayyib Okiç’tir.

  1. Tayyib Okiç

Bosna’nın Tuzla sancağının Graçanitsa kasabasında 1 Aralık 1902 tarihinde doğdu. Babası yüksek tahsilini İstanbul medreselerinde tamamlayan Reisululema muavini Mehmet Tevfik Efendi’dir. Saraybosna’da İlahiyat, Belgrad Üniversitesinde Hukuk tahsilinden sonra Sorbon Üniversitesinde doktorasını tamamladı (1931). İkinci Dünya savaşı yıllarında Türkiye’nin Belgrat elçiliğinde sekreterlik ve mütercimlik yaptı. Savaş bittikten sonra 1945’de Türkiye’ye geldi ve Başbakanlık arşivinde araştırmalar yaptı. 1950’de yeni açılan Ankara Üniversitesi İlâhiyat fakültesine sözleşmeli profesör olarak atandı. 1964-1971 yılları arasında Konya Yüksek İslâm Enstitüsü, 1973-1977 yılları arasında Erzurum Yüksek İslâm Enstitüsünde hocalık yaptı. Tito rejimi tarafından Yugoslavya’ya girişi yasaklanan Okiç’in, değişik sebeplerle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da olamayınca -Muhammed Hamidullah gibi- “vatansız” olarak ülkemizde -zaman zaman da maddi sıkıntılarla birlikte- yaşadı.

9 Mart 1977’de Ankara’da vefat etti.

Vasiyeti gereği ülkesine götürülüp defnedildi. O tarihte talebesi Süleyman Ateş, Diyanet İşleri Başkanı idi. Okiç’in hayatı ve eserlerini konu alan Armağan kitap 1978’de Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi tarafından yayınlanmıştır: Prof. M. Tayyib Okiç Armağanı

Ankara İlâhiyat Fakültesinin Tefsir, Hadis, Fıkıh gibi temel derslerini okutan Okiç, daha sonraki yıllarda söz konusu Fakültenin hocaları olacak olan asistanların yetişmesinde büyük emekleri vardır. Özellikle Tefsirde İsmail Cerrahoğlu, Süleyman Ateş, Hadiste Talat Koçyiğit, Mehmet Hatiboğlu, Fıkıh’ta Abdülkadir Şener’i saymak gerekir. Hocamızla ilgili olarak topladığım bütün bilgi, makale ve belgeleri, hakkında Uludağ Üniversitesinde doktora tezi hazırlayan hemşehrisi Behlul Kanaqı’ya verdim. O da tezini 2017’de tamamladı.

Ülkemizde yayınlanan bazı eserleri şunlardır:

1.Bazı Hadis Meseleleri Üzerine Tetkikler, İstanbul 1959, Ankara 2017 (Atlas Yayınları)

2.Kur’ân-ı Kerim’in Uslûb ve Kıraati, Ankara 1963

3.İslâmiyet’te Kadın Öğretimi, Ankara,1981/2021 (Atlas Yayınları)

4.Sarı Saltuk Meselesi, Ankara, 2017 (Atlas Yayınları)

5.Tefsir ve Hadis Ders Notları, Ankara, 2017 (Atlas Yayınları)6

6.Makaleler I Ankara 2021

7.Makaleler II Ankara 2021

Makaleleri

Muhammed Tayyib Okiç, Türkçe bildiği için Hamidullah ve Tanci’ye göre bir farklılık arz etmektedir. Ankara İlâhiyat Fakültesi Dergisinde birçok makalesi yayınlanmıştır. Sarı Saltuk meselesiyle ilgili olarak Yusuf Ziya Yörükan’la girdikleri ilmî tartışma için yazdıkları, ayrı bir kitap olacak kadar geniştir. (Yarım yüzyıl sonra ayrı bir kitap olarak basılmıştır.) Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi Dergisi’nin 1975’te yayınlanan 1. Sayısında yer alan Mevlid ile ilgili uzun makale de, henüz aşılamayan araştırmalardan biridir: Çeşitli Dillerde Mevlidler ve Süleyman Çelebi Mevlidinin Tercemeleri.

Talebesi Mustafa Ateş’in Arapça’dan tercüme ettiği Tasavvuf ve Hayat isimli esere (İstanbul 1966) takriz yazdığı gibi 1969 yılında yayınlanan Mahir İz’in Tasavvuf isimli eseri için de tanıtım yazısı yazmıştır. (İslâm Medeniyeti, sy. 22 Ağustos 1969)

On kadar yabancı dil bilen hocamızın kütüphanesi Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesine intikal etmiştir. Mehmet Mahfuz Söylemez’in kütüphane ile ilgili yazısı Siirt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisinin 1. sayısında yayınlanmıştır.

28-29 Haziran 2010 tarihinde Türkiye-Bosna Hersek makamları ortaklaşa Saraybosna’da Prof. M. Tayyib Okiç Sempozyumu tertiplemiştir.

İstanbul Pendik’te Prof.Dr. Muhammed Tayyib Okiç Anadolu İmam Hatip Lisesi eğitim ve öğretimine devam etmektedir. Hocamızın hayatı, ahlâkı ve eserleri için Diyanet İslâm Ansiklopedisi’nin ilgili maddesine de bakılabilir.

Makaleleri bir araya toplayarak neşreden Şenol Korkut ve Osman Özbahçe’ye teşekkür borcumuz vardır.

Netice

Hz. Muhammed Mustafa’nın getirdiği esasları insanlığa sunmak için bir ömür gece gündüz çalışan Üç Muhammed’e borcumuz çoktur. Onlar hizmetlerini ilim aşkıyla ve Hz. Allah’ın rızası için yaptıklarından bizden sadece dua istemektedirler. Fakat gurbet hayatının çileleri içinde, kendi ülkelerine girememe ıstırabını unutarak bizleri/bir nesli besleyip büyüten bu insanların hiç biri hatasız ve kusursuz olduğunu iddia etmemiştir. Hiç bir âlim de böyle bir kirli çukura düşmez. Aksine onlar hatalarını gösterenlere gönülden teşekkür ederler. Fakat bu zatlar için ülkemizde yaşayan bazı kimselerin reva gördüğü, tenkit sınırlarını aşan ölçüsüz lafların altından nasıl kalkacaklardır?  Büyük Mahkeme’de bunun hesabını nasıl vereceklerdir? Bu sorunun cevabını bilmiyorum.

Okumaya Devam Et...

Şahsiyet

Abdülhak Hamid Tarhan ve Evlilikleri

Hamid’in görevden alınması, büyük ihtimalle Ali Kemal’in deyişiyle Babıâli’de herkesin diline dolanan ve pek hoş karşılanmayan dedikodularla abartılı şekilde dolaşan bu tuhaf sırra, yani Lüsyen’le olan ilişkisine değil, onun muhtemelen zincirden boşanırcasına gittiği gecelerin birinde, bir gece kulübünde masasına davet ettiği kadın tarafından hakarete uğramışlığının ve kavga ettiği kişilere kartvizitini çıkarıp gösterdiği halde, üzerinde Türk elçisi yazılı bir kartın yırtılıp suratına fırlatılmışlığının Osmanlı Hükümeti’nce affedilmemiş olmasından dolayıdır.

EKLENDİ

:

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan yolda, karizmatik kişiliği ve yazdığı eserlerle, dostunun da düşmanının da övdüğü Abdülhak Hamid, fenomen bir şairdir. Şairliği yanında, kadınlara karşı olan zaafları ve evlilikleriyle hep gündemde kalır. Bizim bu yazıyı yazmaktan amacımız, belli sınırları koruyarak ve titizlikle hareket ederek büyük insanların aile hayatına, aşklarına, vefa ve duygularına neşter vurarak dersler çıkarma amacına yöneliktir. Bu yazıda, ne şair Abdülhak Hamid’i yerin dibine batırmak ne de şu veya bu şekilde onun kişiliğini lekeleyerek vitrine dizmektir gayemiz.

Tanzimat’tan Cumhuriyete geçişte büyük devlet adamı ve şairlerin, oluş veya bir türlü olamayış buhranı içinde kıvranan toplumun, aile hayatının ve kişilerin gelip geçen ve akıp giden dalgacıklarına, çalkantı ve çırpıntı unsurlarına egemen olan anafor ve yabancı kadınlarla evlilik olayı, incelenmeye değer bir konudur… Abdülhak Hamid, bunlar içinde bir prototip olduğu için onu gündeme taşıyıp paylaşmak istedim.

Abdülhak Hamid, 1852’de İstanbul’da Bebek’teki Hekimbaşı Yalısı’nda, köklü ve eski bir ulema ailesinin bireyi olarak dünyaya gelir. Babası, tarihçi ve diplomat Müverrih Hayrullah Bey, annesi Kafkasya’dan kaçırılmış bir cariye olan Münteha Hanım’dır.

Düzgün bir eğitim hayatı görmeyen Abdülhak Hamid, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e gelinen kertede, kendisine saygıdan öte hayranlık duyulan ve yüceltilen başka bir şair, hemen hemen yok gibidir edebiyat camiasında…

Süleyman Nazif, onu göklere çıkarır ve kendisine “Şair-i Azam” lakabını takar. Bu yakıştırma ve patent, Süleyman Nazife aittir. Celal Nuri: “Shakespeare bile bazen Hamid’e yaklaşıyor” der. Birbiriyle kanlı bıçaklı olan Tevfik Fikret ve Mehmet Akif, Hamid hayranlığında birleşirler. Yahya Kemal, sırf Hamid’i görebilmek için Paris’ten Londra’ya gider. Şair-i Azam”dır Hamid, birkaç nesil edebiyatçıyı büyüleyen bir sanatkârdır o…

Üstad Necip Fazıl: “Meselâ, en gülünç yaftaydı, o, Hamid’in kuyruğuna takılan “Şair-i Azam” tenekesi. Şairlik, masonluk muydu ki, “üstad-azam” dercesine “en büyük” manasına bir sıfatla ifade edilmiş olsun?… Eğer Süleyman Nazif bu tenekeyi Hamid’in kuyruğuna takmamış olsaydı, kim, neyin farkında olacaktı ve takıldıktan sonra da kim, neyin farkında oldu?…

Üstad, Hamid’in son demlerindeki hayat tarzını ve yaşadığı Nişantaşı’ındaki  evini şöyle tasvir eder. “Abdülhak Hamid’in evine, başında siyah satenden takkesi İbnül Emin Mahmud Kemal ile Ekrem Ve Cemal Reşid’in babaları, “Nazariyat-i edebiye” yazarı eski bakanlardan Reşid Rey de gelir ve bunlar Şair-i Azam ile “Yâd-i mazi (geçmişi anma) kılıklı, tatlı tatlı konuşurlardı. O zaman Hamid’in tiryakisi olduğu Genç Şair (Necip Fazıl’ın kendisi), bu muhterem adamların meclislerini bomba mizacıyla örselememek için bir kenara çekilir ve Lüsyen Hanımefendi (Abdüklhak Hamid’in dördüncü eşi) ve bazı kadın misafirleri arasında otururdu. Lüsyen Hanım, onu ecnebi ziyaretçilerine şöyle tanıtırdı:

-Otuzundan eksik şairlerin en üstünü!..

Bu “otuzundan eksik” sözü, o zamanlar moda, Fransızca bir tabir…

Hamid, resmi olarak dört defa evlenir. 1874 yılında Edirne’de ağabeyi Nasuhi Bey’in konağında Pirizâde ailesinden on üç yaşındaki Fatma Hanım ile evlenir ve onunla beraber İstanbul’a gelir. Çiftin, Abdülhak Hüseyin ve Hamide adında iki çocuğu olur. Abdülhak Hamit, evliliğinin bu yıllarında, ilk şiirlerini yazmaya, başlar.

1883’te Bombay konsolosluğuna atanır. Hasta olan hanımına, havasının yarayacağını düşünerek bu görevi memnuniyetle kabul eder. Üç yıl kaldığı Bombay’da (Hindistan) doğanın güzellikleri, kendisine coşkun şiirler için ilham kaynağı olur adeta. Ancak Fatma Hanım’ın durumu iyileşmeyip verem teşhisi konulunca, ailesi ile İstanbul’a doğru dönüş yoluna çıkar. Fatma Hanım, İstanbul’a varamadan Beyrut’ta vali olan Nasuhi Bey’in konağında hayatını kaybeder (1885).

Şair, Beyrut’ta kaldığı kırk gün boyunca, her gün Fatma Hanım’ın mezarını ziyaret eder ve ünlü şiiri “Makber ‘i” yazar. Makber’in yayımlanması ile ünü birden artar ve bu ünü imparatorluk sınırlarına taşar. O güne kadar düzyazı alanındaki eserleriyle tanına Hamid, eşinin ölümünden sonra şairliği ile anılır olur. Neden anılmasın ki o:

“Eyvâh! Ne yer ne yâr kaldı,

Gönlüm dolu ah ü zâr kaldı.

Şimdi buradaydı gitti elden,

Gitti ebede gelip ezelden.

 

Ben gittim o hâksâr kaldı,

Bir köşede târumâr kaldı.

Bâkî o, enîs–i dilden eyvâh!

Beyrût’ta bir mezâr kaldı.”

 

Üstad Necip Fazıl’a göre, onun bu ünlü şiirini “Lüsyen Hanım’a sorarsanız, şaheseri bilinen “Makber”i, ilk sevdiği ve evlendiği kadın, meşhur Fatma Hanım’ın ölümünden, onun ölmüş farzıyla yazılmıştır. Korkunç sanatkâr hokkabazlığı!..”

1890’da Bayan Nelly adlı İngiliz hanımla-ki Beyrut’ta hanımının vefat ettiği günlerde başlar bu duygusallık- evlenen Hamid, 1895’te Lahey elçiliğine atanır. İki yıl sonra Londra Elçiliği Müsteşarı olarak yeniden Londra’ya gider. Eşinin rahatsızlığı üzerine İstanbul’a dönen şair, 1900-1906 yıllarını İstanbul’da geçirir. 1906’da Brüksel büyükelçiliğine atanınca eşini, İskoçya’daki ailesinin yanında bırakarak Brüksel yolunu tutar Hamid.

Vereme yakalanan eşini, çok sevmesine rağmen başka kadınlarla birlikte olmaktan kendini alamayan Abdülhak Hamid, Florence Ashly ile birlikte yaşamaya başlar ve onu İstanbul’a getirir. Eşinin, durumu öğrenmesi üzerine, onun yanına dönmek zorunda kalır. Bayan Nelly’nin, 1911’de veremden ölmesinden sonra tekrar İstanbul’a döner. Ölen eşi için “Medfen” adını vereceği “Makber”’e benzer bir eser yazmayı düşündüyse de bu hayalini gerçekleştiremez. Ailesinin önerisiyle üçüncü evliliğini 1911 yazında Cemile Hanım ile yapan Hamid’in bu evliliği, ancak 20 gün sürer. Cemile Hanım’dan ayrılan Hamid, Brüksel’e dönmeyi tercih eder.

1912’de Hamid, 18 yaşındaki Belçikalı Bayan Lüsyen (Lucienne) ile dördüncü defa evlenir ve onunla İstanbul’a döner. Bu evliliğin ilginç yanları vardır kuşkusuz. 1908’de Brüksel ortaelçiliğine atanan Hamid, Lüsyen Hanım’la orada tanışır. Aralarındaki büyük yaş farkına rağmen, 6 Mayıs 1912 günü Londra’da onunla evlenecek ve 6 ay sonra Sadrazam Kâmil Paşa Hükümeti’nin Dış İşleri Bakanı Noradungyan Efendi tarafından görevden alınır.

Hamid’in görevden alınışının, onun “zendostluğu”na (kadınlara aşırı düşkünlüğüne) bağlayanlar olmuştur. Büyük bir Hamid hayranı olan Ali Kemal, görevden alma olayını İkdam Gazetesi’ndeki bir başyazısında (7 Ocak 1913):  “Öyle bir sahib-i dehâyı, bi-perva azleden Hariciya Nazırı’nı (Dış İşleri Bakanı) eleştirerek şiddetle kınar ve güya Hamid’in gereğinden fazla kadınlara aşırı düşkün olduğu ve memuriyet rütbesine uygun düşmeyen bir kadınla beraber yaşadığı için” bu hareketin kendisine reva görüldüğünü iddia eder. Ali Kemal’ın, “göreviyle bağdaşmayan bir kadın” dediği, Lüsyen Hanım’dan başkası değildir.

Hamid’in görevden alınması, büyük ihtimalle Ali Kemal’in deyişiyle Babıâli’de herkesin diline dolanan ve pek hoş karşılanmayan dedikodularla abartılı şekilde dolaşan bu tuhaf sırra, yani Lüsyen’le olan ilişkisine değil, onun muhtemelen zincirden boşanırcasına gittiği gecelerin birinde, bir gece kulübünde masasına davet ettiği kadın tarafından hakarete uğramışlığının ve kavga ettiği kişilere kartvizitini çıkarıp gösterdiği halde, üzerinde Türk elçisi yazılı bir kartın yırtılıp suratına fırlatılmışlığının Osmanlı Hükümeti’nce affedilmemiş olmasından dolayıdır.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Gençlik ve Edebiyat Hatırları”nda, kendileri gibi gençler dururken bir bar kızının yaşlı Hamid’e niçin bağlandığını sorgulandığında, kızdan şu cevabı alır. “İl est un tigre” (O, bir kaplandır).

Kırk yıllık Hariciye Hatırları’nda Esat Cemal Paker, Hamid’in Londra günlerine, onun şu beytiyle atıfta bulunur.

“Şaribü’l-leyli ve’n-neharım ben

Karlar altında nevbaharım ben” (Ben, gece gündüz içen biriyim. Karlar altındaki bir İlkbahar gibiyim).

Hamid, Lüsyen’le ölünceye kadar ayrılmama yeminini ettiği halde, bu yeminini bozar ve 1920’de eşi Lüsyen Hanım’dan dostça ayrılır. Hamid, Lüsyen’i 1920 yılının Ekim ayında bir İtalyan asilzâdesiyle, Kont (Dük) ile Soranzo (Soranza) ile deyim yerinde ise, kendi eliyle evlendirir. Lüsyen Hanım (Kontes (Düşes) Soranzo (Soranza)’dır artık…

Ancak Lüsyen Hanım ile yazışmayı sürdürmekten geri kalmaz Abdülhak Hamid… Eski eşi Lüsyen Hanım, 1927’de İtalyan eşini ve kontes unvanını terk edip 7 yıl sonra kendisine, yani Hamid’e tekrar dönecektir. 1929 yılında gerçekleşen ara seçimde TBMM III. dönem İstanbul milletvekili olarak meclise giren Hamid, IV. ve V. dönemlerde de İstanbul milletvekilliği görevini sürdürür.

12 Nisan 1937’de devletin kendisine tahsis ettiği bir apartmanda, Maçka Palas’ta hayatını kaybeder. Ulusal cenaze töreniyle Zincirlikuyu Asri Mezarlığı’na gömülür. Bu yeni mezarlığa gömülen ilk kişi o olur.

Okumaya Devam Et...

Şahsiyet

Mustafa Asım Köksal: Bir İslam Âlimi

1955 yılında yıllık iznini geçirdiği memleketi Develi’de Halk Partisi eski milletvekillerinden biriyle İtalyan müsteşrik Leone Caetani’nin İslam Tarihi üzerine bir tartışma yaparlar. İslam’a karşı büyük bir saldırı niteliği taşıyan kitaba muhabbet beslediği anlaşılan eski mebusa, 4 saati aşan  konuşması Köksal’da bu rezil kitaba karşı bir reddiye yazma isteği ve ihtiyacının uyandığı bir an olmuştur. Hemen kolları sıvar, büyük bir araştırma ve kaynak toplama evresinden sonra Reddiye’yi yazar. Reddiye’den sonra Peygamberimizin Hayatını ana kaynaklarına inerek yazmanın şart olduğuna kanaat getirir. Ancak bu, kurumdaki mesai ile birlikte yapılacak bir iş değildir. İşte yukarıdaki satırlarda bahsedilen emekliye ayrılışın sebebi budur.

EKLENDİ

:

Ankara Keçiören’de, İncirli Mahallesi’nden Tepebaşı’na inen caddenin adı Mustafa Asım Köksal Caddesidir. Onu dik kesen Sanatoryum Caddesi’nden bindiğiniz otobüsler sizi 20 dakika sonra Bağlum Mezarlığı’na götürecektir. Bağlum Mezarlığı’nda dolaşırsanız bazı aşina isimler göreceksiniz; Abdülhakim Arvasi, Ramazan Dikmen, Abdürrahim Karakoç… Bir de baba-kızın mezarı. Mustafa Asım Köksal ve kızı Hatice Güney’in…

İslam tarihi müellifi, âlim Mustafa Asım Köksal kızını kaybettiğinde 77 yaşındaydı. Torunu Asım Cüneyd Köksal’ın ifadesiyle bir yandan gözyaşı dökerken bir yandan da sağlığında evlat acısı gören Peygamberimize bu bakımdan benzediği için Allah’a şükrediyordu. Kızının mezar taşında yazan şu dizeler de ona aittir:

Gel bir Fatiha oku/Bulunmaz bunun toku/Değer bir gün herkese/Ecelin şaşmaz oku

Bor yolunda bir gece/Şehid düştü Hatice/Umarız Hak Cennetle/Müjdeler diriltince

Evlat acısında bile Peygambere benzemekle şükreden Köksal, 85 yıllık hayatının önemli bir bölümünü Peygamberimizi anlamaya ve anlatmaya adadı. 1913 yılında Kayseri’nin Develi ilçesinde başlayan hayat macerası 1998 yılında Ankara’da son bulduğunda ardında aşılması zor, hacimli eserler bıraktı. Daktiloda kendi elleriyle yazdığı hal tercemesinde “İlköğrenimi Develi Numune Mektebinde gördüm, maalesef hafızlığım yoktur” derken resmi olarak okullarda orta ve yüksek tahsil görmemesi ve uğraşmasına rağmen okullara kayıt yaptıramamasının kendisine ilim yolunda farklı kapılar açtığına işaret etmektedir.

Develi Müftüsü İzzettin Efendi’den bazı ilimleri tahsil ettikten sonra Kayseri’den ayrılarak Ankara’ya gelir. Burada Mısır’a gitmenin yollarını arar, ama ona da muvaffak olamaz. Allah’ın onu istihdam edeceği yer farklıdır, bu önceden kararlaştırılmıştır. Ankara’da 12 yıl boyunca İskilipli İbrahim Edhem Efendi’nin derslerine devam ederek icazet alır. Böylesi benim için daha iyi ve hayırlı oldu demektedir.

Mustafa Asım Köksal Camii Ankara/Keçiören

1933 yılında yirmi yaşındayken Diyanet İşleri Başkanlığı’nın açtığı imtihanda başarılı olarak memuriyete intisap eder. 1964 yılına kadar 33 sene hizmet edecektir. Kanuni emekliliğine daha süre olmasına rağmen, Peygamber Efendimizin hayatına daha fazla yoğunlaşmak, mesaisini bu alana hasretmek adına emekliliğini talep eder. Sevilen bir memur olduğundan talep dilekçesi bir süre sümen altı edilse de, kararı kat’idir.

Memuriyet hayatında dairede vazifesinin dışındaki işlere de koşturmaktan geri durmayan, bir koltukta yedi sekiz karpuz taşıyan Köksal hep takdir görmüş, ancak zaman zaman yapılan haksızlıklar karşısında da metanetli ama izzetli bir duruş sergileyerek bir müslümanın iş yaşamında nasıl davranacağına dair bizlere örnekler sunmuştur. İlk görevi evrak kitabeti memurluğundan itibaren, Sicil Şefliği, Yazıişleri Müdürlüğü, Yayın Müdürlüğü, Hayrat Hademesi İşleri Müdürlüğü, Zatişleri Müdür Vekilliği, Müşavere ve Dini Eserleri İnceleme Kurulu Aza Başmuavinliği görevlerinde bulunduktan sonra Siyer çalışmalarına yoğunlaşmak üzere emekliye ayrılır.

1955 yılında yıllık iznini geçirdiği memleketi Develi’de Halk Partisi eski milletvekillerinden biriyle İtalyan müsteşrik Leone Caetani’nin İslam Tarihi üzerine bir tartışma yaparlar. İslam’a karşı büyük bir saldırı niteliği taşıyan kitaba muhabbet beslediği anlaşılan eski mebusa, 4 saati aşan  konuşması Köksal’da bu rezil kitaba karşı bir reddiye yazma isteği ve ihtiyacının uyandığı bir an olmuştur. Hemen kolları sıvar, büyük bir araştırma ve kaynak toplama evresinden sonra Reddiye’yi yazar. Reddiye’den sonra Peygamberimizin Hayatını ana kaynaklarına inerek yazmanın şart olduğuna kanaat getirir. Ancak bu, kurumdaki mesai ile birlikte yapılacak bir iş değildir. İşte yukarıdaki satırlarda bahsedilen emekliye ayrılışın sebebi budur.

Başlangıçta Mekke ve Medine için birer cilt olmak üzere iki ciltlik bir düşüncesi vardır. Ayrıntılarını sonra yazarım diye düşünmüştür; ama Medine Dönemini yazarken derinleşmek, tafsilatlı bir şekilde ele almak gerektiğini görür ve bu dönemi 11 cilt boyunca yazar. Ardından dönüp Mekke Dönemini hacimli bir şekilde yazar ve 1986 senesinde büyük çalışmasını tamamlamış olur. Bu uzun, yoğun, zaman zaman hasta düşüren bir çalışma devresidir. Sabah namazından akşam namazına, hatta yatsı namazına kadar durup dinlenmeksizin, her gün, hatta bayramlarda bile çalışır. Zorunlu ihtiyaç halleri dışında dışarı bile çıkmadan  sürekli yazar. Bir ayrıntı üzerinde iki ay çalıştığı olmuştur.

1982 yılında Türkiye Yazarlar Birliği’nden bir yazı eline geçer. Yazıda Pakistan Hükümeti’nin Siret konusunda dünyadaki çeşitli ülkelerde yayımlanmış kitaplar için bir yarışma düzenlediği bildirilmekte, “Uygun gördüğünüz takdirde İslam Tarihi adlı eserinizi yarışma için aday göstereceğiz” denmektedir. Asım Köksal, böyle bir yarışmayı o zamana kadar duymuş, ya da kitabını bu tür dünyevi gerekçelerle yazmış değildir. Ancak yarışmanın maddi ödülünden çok, manevi getirisini düşünerek, kitabın İslam dünyasında okunarak Allah ve Peygamber sevgisini artıracağını umarak yarışmaya katılmaya olumlu yanıt verir. Eser gönderildikten sonra bir sene kadar ses çıkmaz, zaten Köksal da arayıp sormamış, soruşturmamıştır. Nihayet bir gün eserinin birincilik kazandığı haberi geldiğince çok şaşırmayacaktır. Bu kadar emeğin sonucunun bu olacağını az çok tahmin etmektedir. Ödülünü Pakistan’a giderek, bizzat Devlet Başkanı Ziya-ül Hak’tan alır. 4600 sayfa ve 12 ciltten oluşan Hz. Muhammed ve İslamiyet adlı eseri ile kendisine bir takdirname ve 5000 dolarlık bir ödül tevdi edilmiştir. Ödül tevdii esnasında Ziya-ül Hak, Köksal’ı kucaklar, o da alnından öperek muhatabına mukabele eder.

Bu en verimli yıllarıdır belki de… Yetmiş yaşına gelmesine rağmen daha on yıldan fazla bu çalışmalarını sürdürecektir. 1990 yılında, yazının başında ifade edilen elim kaza sonucu, kızını kaybeder. Artık yolun sonuna yaklaşmakta, ama gene de Peygamber sevgisiyle ve Allah rızasını gözeterek çalışmalarına devam etmeye gayret etmektedir. 1995 yılında Yazarlar Birliği’nce Yılın Kültür Adamı seçilir.

Dünyanın renkleri solmaya, hayatın tadı kaçmaya başlamıştır. Hastalıklar da iyice sökün eder artık. Şunları yazar defterine:

Sekseni aştı yaşım/Tükendi yazım kışım/Şu dünya ile hala/Ne diye bitmez işim!

1936 yılında kızı Hilal’i, 1937’de eşi Hürmüz Hanımı kaybeden Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı merhum da son zamanlarında

“Artık ne mavilik, ne pembe bahar,

Ne mehtap, ne sahil, ne sandal, hep kar,

Söyleyin benimle uçan ey kuşlar,

O yazlık dünyadan bu kış nereye?!”

mısralarını yazmıştı. Aynı duyarlılık, aynı acılar, aynı özlem duygusu…

Belki şu bilgiyi de vermek gerekir: Asım Köksal da 1935 yılında evlendiği ilk eşini 1951 yılında kaybetmiş, ardından yeni bir evlilik daha yapmıştı. İki evliliğinden üçü erkek, dördü kız olmak üzere yedi çocuğu dünyaya geldi.

İslam âlimi ve Peygamber aşığı Mustafa Asım Köksal 20 Kasım 1998 tarihinde, Cuma namazına giderken, cadde üzerinde beyin kanaması geçirmiş, hastalığının dokuzuncu günü, 28 Kasım 1998 Cumartesi günü saat 14 sularında Cenab-ı Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. 29 Kasım 1998 Pazar günü Hacı Bayram Camii’nde öğle namazını müteakip kalabalık bir cemaatle kılınan namazın ardından Bağlum’da aile kabristanına defnedilmiştir.

Allah rahmet eylesin.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar