Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Çan

Yaşlı kadın, şüphelenir gibi oldu antikacının tavırlarından. Antikacı da bunu sezmiş olmalı ki yapmacık bir hürmetle tekrar sordu. Caminin bahçesindeki ağaçların gölgeleri, şimdi durdukları yere kadar uzanmıştı. İki ihtiyar, bastonlarına dayanarak, bastonlarının demir uçlarını yere tak tak vurarak camiye gidiyordu.

EKLENDİ

:

İkindi öncesiydi.

Baktı, ayrıntılıca baktı elindeki çana antikacı. Birçok defa evirdi çevirdi. Komşuda döktürecek, Cadillak arabayı zevkle deneyecek, sonra Galerici Şevket’in gözlerinin içine bakarak parasını ödeyecekti. Küçük dağları yaratan adamlardan biri olacaktı o zaman işte. Akşam Borsacı Namık’la Çardak’ta yudumlarken, o çanı nasıl satın aldığını anlatacaktı, uzun uzun…

Yaşlı kadın üsteledi:

– Olmaz evladım, otuz kaymeden aşağı olmaz!

Bu çan, yaşlı kadının bir hatırasının karşılığıydı. Belki nesnel değeri o kadar etmezdi. Gazi Baba’nın ölümünden yıllar geçmesine rağmen unutamama duygusu sanki bu çana yüklenmişti. Daha geçenlerde mezarına varmış, mor zambak ve kırmızı gül dikmişti. Öyle demişti karşı komşu Nursefâ Hatun; iyidir demişti mezarların üstüne yeşillik dikmek. Ne kadar istemişti o zaman bir bahar sabahı onları açmış olarak görmeyi. Hem o zaman neredeyse varlığını bile unutturan yeni evli torun kızı da gelirdi dedesinin mezarını görmeye, belki.

– Yirmi iki lira olmaz mı ihtiyar, hıı?

Tekrar çana yöneldi bakışları yaşlı kadının. Gizli bir hinlik yanıp sönüyordu antikacının gözlerinde, o sıra. Bir şey yokmuş gibi de görünmek için çabalıyordu. Elleri titreyerek tutuyordu çanı. Cadillakına şöyle bir kurulduğunda, en hareketlisinden rock, teypte. Kaset gözünün yanında duran piposuna uzandı eli. Marmaris kıyılarına, anlayışsız muavinlerin sıkıntıdan sıkıntıya soktuğu, güya yatarlı koltukları olan, teyplerinde Madonna çalmayan şehirlerarası otobüslerle gitmeyecekti ya artık. O zevksiz insanlarla seyahat çekilir cinsten değildi. Çanın üzerine Solingen bıçağıyla çizdiği çiziğe tuttu küçük el fenerini. Yaşlı kadın, bir şey sezer gibi olduysa da bir anlam veremedi antikacının çanı çizmesine ve el feneriyle çiziğe bakmasına.  Emindi antikacı, şimdiye kadar aldığı çanların en iyisi, eğer alabilirse, en hesaplısıydı bu. En azından yüzde yetmiş, en azından. “Bizim dökümcü komşu bile şaşırdı, kaldı. Bunca yıllık dökümcüyüm oysa, şimdiye kadar böylesini eritmemiştim. Sen müthişsin abi!” dediğini anlatacaktı dökümcü komşusunun, Borsacı Namık’a akşam. Zafer kazanmış kahraman edasıyla bağıracaktı: “Çek ulan yedinci dubleleri de!..”

– Hadi efendi oğlum, yirmi sekiz olsun!

Antikacı, elinde tuttuğu çanı şöyle bir güneşe tutup ışıltısına bakmaktayken, yaşlı kadın, bana veriyor zannıyla alıvermişti çanı. Farkında bile değildi antikacı, çanı yaşlı kadının alışının. Az ilerideki ağaçların üstünden Sinan yapısı minarenin şerefesi görünüyordu. Tıpkı Gazi Baba’nın selâsı verildiği sıradaki gibi uçuyordu güvercinler, çevresinde. Ah, ne hüzünlü andı o. Daha yukarılarda, kimsenin farkında olmadan gelip geçmiş sessiz uçağın bıraktığı dumanın çizgisi yayılmış, belli belirsiz duruma gelmişti. Antikacının gözleri, her zamanki hinliğiyle, yaşlı kadının elindeki çandaydı hâlâ…

– Başka var mı ihtiyar?

Yaşlı kadın, bu kaba ifadeye içerler gibi oldu. Hiç de gözü tutmamıştı antikacıyı.

-Yok, yok efendi oğlum! Küçük çıngırağını amcazademin küçük oğlunun kuzusuna takmıştık geçen yıl. Kırlık yer, bilirsin. Gezerken düşürmüş çıngırağı kuzucuk. Yalnız bu kaldı Gazi Baba’dan.

– O da olsaydı verirdim ikisine otuz kaymeyi diyerek sırıttı antikacı.

Yaşlı kadın, şüphelenir gibi oldu antikacının tavırlarından. Antikacı da bunu sezmiş olmalı ki yapmacık bir hürmetle tekrar sordu. Caminin bahçesindeki ağaçların gölgeleri, şimdi durdukları yere kadar uzanmıştı. İki ihtiyar, bastonlarına dayanarak, bastonlarının demir uçlarını yere tak tak vurarak camiye gidiyordu.

– Bana satmazsan bu çanı, ne yapacaksın?

Antikacı zaman kazanmak, dikkat dağıtmak düşüncesindeydi.

Müezzin Yusuf Efendi ikindi ezanını okuyordu. İkindi serinliği çıkmamıştı daha.

– Hiiiç, diye karşılık verdi yaşlı kadın. Saklayacağım. Birkaç lira çıksın demiştim durup duracağına. Torunum Ali’ye veririm belki. Baharda koyunlar kuzulayınca elâ gözlü kuzusunun anasına takar belki. Sevaptır, kurt kuş tıngırtısını dinlesin.

Hiç oralı olmadı cevaptan antikacı. Hatta dinlemedi bile. Dökümcü komşuda takılıp kalmıştı zihni.

Antikacılığın doğuşu bu zaafımızdan olsa gerek: Bir bahar günü, hafif esen yele karşı uçurtmasını havalandıramayan bir çocuk gibi değil midir hislerimizin bir yanı? Bundandır işte duygusuzluğumuza yanışımız, bazen. İşte her şeyi nesnellik tarafıyla değerlendirmek bu yanışımızdandır. Bu bir zaaftır ve böyle doğmuştur antikacılık…

İkindi güneşi iyiden iyiye sararmış, akşam serinliğinin kuşlara ilham veren içtenliği güvercinlere geçmişti bile. Yaşlı kadın, üzerlerini tamamen kaplamış ağaç gölgelerinin içinden havaya baktı.

– İkindi geçiyor evladım, ikindi! Ruhuna bir Yasin okuyacaktım bu akşam Gazi Baba’nın.

– Haydi yirmi beş verdim, dedi antikacı. Yaşlı kadın umursamadı.

– Yirmi beşe de mi olmaz? Kim verir bu parayı böyle eski bir çana, kim verir? Söylesene be ihtiyar?

Yürümek istedi yaşlı kadın. Antikacının kabalığına içerlemişti. Antikacı, elinde olmadan, önceki sırıtkanlığı ve kabalığıyla tekrar etti:

– Yirmi beşe de mi olmaz? Kimse vermez bu parayı böyle eski bir çana, benden başka!

Başlanıp da vazgeçilmiş işlerin edasıyla yürüyüp giden yaşlı kadının ardından bakakaldı antikacı.

Çanı, aldığı zembile bıraktı yaşlı kadın. Toprak ibriği aradı.

Gazi Baba… Gazi Baba, Cihan Harbine giderken altın liralarını çanın bakır ve pirinç karışımıyla döktürmüştü. Sıradan bir çandı işte görünüşte. Döndüğünde çok yaşamamış, ölümüne kadarki zamanını günde beş vakit camiye giderek, yaşıtı diğer gazilerle ıhlamur ağaçlarının altında oturup kahramanlık ve harp hikâyeleri anlatarak veya dinleyerek, asr-ı saadetten konuşarak; sütlü kahve, ıhlamur, kekik ve karabaş otu çayları, soğuk kış günlerinde boza, içerek geçirmişti. Bu konuşmalar sadece gazi arkadaşları ile olmuştu. Çoğu zaman gözleri bir yerlere takılı, derin düşüncelere dalıp giderek yaşamıştı Gazi Baba.

İbriği yerine bıraktı. Üzerinde Medine ve Kâbe motifleri olan eski, el işlemeli seccadesini serdi.

Gölgeler uzamıştı. Kuşlar uçuyordu. Güneş, kahverengi dağların ardına yaslanmak için hazırlanıyordu.

Çok Okunanlar