1. Anasayfa
  2. Edebiyat
  3. Deneme

Değişen Nesli Anlama Çabası

Değişen Nesli Anlama Çabası
0

Geçen aylarda iki şehrimizde okul bazlı meydana gelen olaylar için çok şeyler söylendi. Olaylar ile ilgili çok fazla sebep ortaya atıldı. Muhakkak ki her sosyal olayın birçok sebebi var. Dolayısıyla eğitim, çocuk ve değişim ile ilgili olarak dile gelen her değerlendirme kıymetlidir. Her değerlendirmenin içinde hassasiyet ile üzerinde durulup not alınacak çok fazla girdi var.

Değerlendirme alanlarından biri de çocuk ve ebeveyn ilişkileriydi. Bu ilişkinin en başat yönü ise iletişimdi. Günümüzde ebeveynler ile çocuklar arasında bir iletişim kopukluğunun oluşmaya başlandığı ve bu kopuşun gün geçtikçe daha da belirginleştiği bir hakikat. Bu hakikat birkaç bin yıl önce de böyleydi. Fakat iletişim çağı ve değişim hızı bu mesele üzerinde ciddi bir şekilde kafa yormayı zorunlu kılıyor.

Çıkış noktamız, dünün geleneksel kalıpları ile eğitilen ve daha çok geniş aile yapısında büyüyen çocukların ortamı ile günün değişen eğitim ve beslenme araçları arasında devasa farklar var. Dün koruyucu, kuşatıcı, kapsayıcı bir aile yapısı vardı. Bu kapsayıcılık aile bireylerinin her anına etki eden bir yapıydı ve bu yapı hem kendini geniş ailede hem de çekirdek ailede hissettiriyordu. Bugün ise çekirdek aile tanımlamasından bile çıkan bir bireysel yapının belirlediği davranış şekilleri ortaya çıkıyor. Dünün korucu kalkanı günün modern yanının bile tanımlayamadığı bir sürece eviriliyor.

Kültür dediğimiz olgu nesilden nesile akan devasa bir birikimdir. Toplumlar yarınlarını o kültürün içeriği ile şekillendirdiler. Kültür dediğimiz o devasa birikim, aynı kaynaktan beslenme, aynı hissiyatı taşıma şeklinde kalıplar oluşturarak kendini yarınlara taşır. Dünün geleneksel yapısı bugün için eleştirilebilecek ya da anlamlandırılamayacak bazı yanlarına rağmen kültürün taşıyıcılığını sağlayabiliyordu.

Dünya değişti, üretim ilişkileri değişti. Modern toplum bu beslenme kaynaklarının oluştuğu ortamları sınırlandırdı. İlkin teknoloji ile beraber aile üretiminin yerini sıradan işçiler aldı sonra bu sıradanlık kendisine uygun davranışlar oluşturdu. Artık herkes kalabalık ve sıradanlaşan yerleşkelerde yaşıyor ve aynı kalabalığın içinde kendilerine bir dünya kuruyorlardı. Bu büyük sıradanlaşmaya rağmen modernitenin oluşturduğu kurumlar geçmiş ile köprüleri tamamen atmama gayretindeydi.

Son otuz kırk yıla kadar da toplum, üretim şeklinin değiştiği şehirlerde dahi gelenek ile modernitenin iç içe yaşadığı ve kurumların ihtiyaca göre kendilerini yenileyip kültürü taşıdıkları bir ortamdan farklı değildi.

İletişim kaynaklarının çağa hükmetmeye başladığı andan itibaren bir şeyler koptu. Bireyler daha yoğun bir hayat yaşamaya başladılar. Bu dönemde oluşan kurumlar ve araçlar geleneksel topluma ait kavramlar değildi. Aslında modern alanın da anlamlandırabildiği kavramlar değildi. Dolayısıyla geleneksel alan bu dönem için içerik oluşturmakta kısır kaldı.

O araçların içeriğini dünya genelinde sınırsız hırslar ve kaynağı belirsiz büyük zenginlikler peşinde koşanlar doldurmaya başladı. Bu aşamadan sonra üretilen araç hayata işlev katan bir araç değil, sınırsız kazanma aparatıydı. Artık karşılarındaki eski ifadeyle hizmet alan birey değil, sürekli ihtiyaç duyan bir müşteriydi.

İşte, kendini yenileyemeyen toplumun yeni üyeleri bu araçlardan beslendi. Düne kadar kavgalarında bile kahramanalar kendi geçmişlerinde olan bu çocukların kahramanları artık yabancıydı. Hem de o güne kadar beslendikleri bütün kültürel geçmişi yok sayacak kadar yabancı.

Yeni nesil bu araçlar ile büyümeye başladıkça bu içeriği oluşturan kişilere dönüşmeye başladı. Değişim konusunda neyin ne olduğunu kavramakta zorluk çeken ebeveynler de bu süreçte çocuklarını yetiştirmediler, onları sadece büyüttüler.

Çocuk televizyonda şiddete maruz kaldı, ebeveyn sebebini soramadı. Ölüm kutsandı, ebeveyn sebebini soramadı. Yaşam, ölüm karşısında basitleştirildi ebeveyn sebebini soramadı.

Yeni dönemin beslenme kaynağına muhatap olan çocuk her gün sosyal medyada şiddeti gördü. Sınırsız kazanma hazzını yaşayanlara şahit oldu. O büyülü dünyanın kendisini nereye sürüklediğinin farkın a dahi varamadı. Aslında karşısındakilerden bir eksiği de yoktu hani. Şiddet, kutsal bir metin gibi methediliyordu. Sanal gerçeklik ile yaşanan gerçeklik arasında o kalın çizgi önce inceldi, sonra tamamen koptu.

İnsanlık tarihinde edinilen en somut gerçeğin geçmişe ait bütün zaman ve mekân okumalarında “gücün çözemeyeceği bir şey yoktur” anlayışı olduğu kanıksandı. Bu anlayış kendisiyle beraber bir “güç kültü” oluşturdu. Diğer bütün kavramlar bu kültün etrafında şekillendi. Geleceği tüketim üzerinden okuyan toplumlar bu şiddeti hem bireysel bazda hem de devlet bazlı yaşadılar ve yaşattılar.

Peki, bu cinnet halinden bir çıkış yolu yok mu?

Tabi ki var. En önemli tarafı beslenme kaynaklarına uygun içerikler üretmek. Çünkü bundan böyle bu alandan kaçamayacaksın. Çağın diline vakıf olan sanatsal ve kültürel yanı ağır basan eserlerin öncelemesi, çağın eğlence dilinin kavranması ve zararlı yanlarının minimize edilmesi bir başlangıç olabilir.

Önümüzdeki aylarda bu konuyu irdelemeye devam edeceğiz.

Hamza Çelenk: Eğitimci yazar, Adıyaman doğumlu. Lisans ve yüksek lisansını sosyoloji alanında yaptı. Yolcu, Yedi İklim başta olmak üzere çeşitli dergi ve gazetelerde hikâye, şiir, deneme ve makaleleri yayımlandı. Çığlık, Mim, Pirin dergilerinin yayın kurulunda bulundu. Dervişe Sitem, Bana Yarından Bahset, Kutanli Gülistan adlı kitapları Beyan Yayınlarından çıktı. Eğitim yöneticiliği yapan Hamza Çelenk, evli ve dört çocuk babasıdır.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir