Ellerin kadar düzenli cümlelerim olsun isterdim. Devrik yalnızlıklar kaldı payıma senden. “Öyle ağır yalnızlığı herkese vermiyorlar” dizesini benim için yazmıştı sanki Attilâ İlhan. Harap olmuş bir mihrabın önünde hurufat harbinden arta kalan harabe gibiyim şimdi. Bu dünyada ‘ya bir yolcu ol ya da bir garip’ sözü en çok da seni hatırlatırdı bana. Ben garip bir yolcu oldum hep ne yol ne yolculuk yorgunluktu benim için. Anladım ki yürümekten çok beklemek yorgunluktu ve ben yürürken beklemek temalı yorgunluklar biriktirdim heybemde senin için. Eksiltmedim heybemdekini, eksildim ama hiç eksiltmedim seni.
Suskunluklara anlam kazandırmaktı yürüyüşüm. Sevdiğinin ardından tek mevsimi ‘sonbahar’ olanlara özeniyorum gizli gizli. Olsaydın, diz boyu yalnızlıklara ellerinle kırmızı karanfiller dikerdin. Dokunduğun diken olsa rengârenk çiçek açardı, bunu en iyi beklenmedik baharlar bilirdi. Başıma gelen en güzel şeyken sen, şimdi yaşamak başımı döndürüyor sensizlikten. Başımla belada başım, saçların bir arşın güneşi bile örtmezken.
Hep gideni sever insan. Daha çok gidip de dönmeyeni. Ama en çok da gidip de dönemeyeni sever. Hep gitmek temalı gözlerin vardı senin. Gitmenin tiryakisi bir renkte giderdin gittiğin zaman. Gitmek bir renkti sende. Mavi, gitmenin rengiydi senin gözlerinde, özlemenin en koyu rengi.
Edip Cansever’in ‘Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir’ dediği gözyaşları senin midir? Mavi kaderdir, ben de bunu yeni öğrendim. Söylesene, senin de gözyaşın mavi midir? Zifiri karanlıkta ışığı yanan tek evdi senin gözlerin. Ben denize vurgunum bilirsin, hep denize çıkan yollarım olsun isterdim. Söylesene, beni denizsiz bırakmayı kimden öğrendin?
Di’li geçmiş zamanların doğurduğu çocuktum ben. Geçmiş sözcüğünün miş’ine geç kaldığımdan, adımı miş’li geçmiş zaman koymuşlar. Hep hükümlü kaldım şimdiki zamana yetişememek suçundan. Peşin hüküm giydim her seferinde, veresiye yakışmaz diye bana. Bir namaz vaktini bile bekleyemedim, defin işlemi için. Yine de geç kaldım cenaze törenime. Kendimi kendi içime gömdüm. İçimin taksiratını affetsin Rabbim.
Belki bir gün sen de söyleyeceksin; göçüp gitti bir ikindi vakti, cebinde kır çiçekleri saklayan adam. Ben, evinin önündeki sokak lambası olmayı ne çok hayal etmiştim oysa. Avucundaki teri incitmeden öpen o kâğıt mendili hâlâ en sevdiğim kitabın sayfaları arasında sakladığımı hiçbir zaman bilmeyeceksin sen. Cebimde unutacaklar senin için kuruttuğum o çiçekleri, belki adımı da unutacaklar, şehri terk edip giden adam diye yazacaklar yosun tutmayı bilmeyen mezar taşıma.
Aruz vezni gözlerine ilk kez baktığımda yaraların çok tanıdık gelmişti bana. Ne kadar da benziyordun göğsünden maviler biçtiğim denizlere. Çok eski bir acıyı saklar gibiydin gözlerinde. Mahzeninde yüzyıllık hüzünler vardı gözlerinin. Bir şiiri okuyup da birbirinden habersiz aynı dizelerin altını çizenler gibiydik seninle. Aynı dize çarpmış gibiydi ikimizin de yüzüne.
İstiridye gibi bütün hazinelerini gizlemeyi sevdin. Mektuplarımı deniz yuttu, denizi gözlerin. Seni sevdi isem elest bezmindeki sicil kayıtlarında adına rastlamışımdır sevdiğimin. Aniden ve anlık sevilmez, kalû belâda ‘beli’ demişimdir o sevgiye. İnsan bir kez âşık olurmuş; ötesi sevmekten, ondan ötesi de daha çok sevmekten ibaretmiş.
Savaşın olduğu yerde erken doğar sevdalar ve ölenle bedenler ölür ama sevdalar ölmez. Beden kefenlenir de sevda sığmaz bir kefene. Sen bir güldün ben bin defa yenildim, kuşlar gökyüzüne kanadıyla çizdi yüzünü, göçük altında kaldı sözcüklerim. Yolcu, yola değil yoldaşına bırakır yüklerini.
Üşümüştük, sözümüz sözdü söz vermiştik. Bir tek ay ışığıydı sözümüzün tanığı, uçurumdan düşer gibi özleyecektim ellerini. Kuşlara karıştı kırık misketlerim, henüz çağlaydı çığlığım yorgun papatyalar geçtiğinde ırmağımdan. Yüzünden okuma derslerinde öğretmiştin; yol en mahir mürebbidir, terbiye eder yola revan olanı demiştin.
Payımıza düşen gürbüz bir yalnızlıktı. Sessiz sessiz açtı avucumuzda bir nergis. Masada unuttuğumuz yarım bardak çay, dudak payı mutluluklar dilemişti bize senetsiz ve kefilsiz. Seni görmek yenilmekse ben hiç doymadım yenilgilere, alınganlıktan yapılma gemilere adadım yeminlerimi. Bu şehrin hangi semtinde duracak saatim bilmiyorum. Boynumda asılı duran her vebalin anlatacak bir hikâyesi var elbet yedi düvele.
Yanlışlarımın satırbaşlarını okşuyorum geceleri. Ah benim dilaltı yalnızlığım, ne çok üç nokta biriktirdim senin için, temize çekerken ruhumun müsveddelerini. Geçmişin topuklarına bastım bir kere, yorgun apartmanlar gibi bu şehre hiç yakışmıyorum. Omuzuma atıp gençliğimi çoktan gitmeliydim buralardan sessizce.
Aşkın kaçıncı dersine karşılık gelir mine’l-bâb ile’l-mihrap mamur olmak seninle? Bir güle yenildim bir de ölüme. Bu isimsiz yalnızlıktan kaçmayı denedim, ahlardan yapılma prangalar takıldı bileklerime. Bütün masallar bitiyor ama kuyularını bırakıyor insana. Ne yapsam çıkmıyor canımdan bu gül lekesi. İçe bakarmış bakılmayan kapılar, bütün yollar tükendi yorgunluklar kaldı payıma.
Hecelerine ayırsam ismini payıma gece düşüyor; g ve c harfleri oluyor gözlerin her seferinde. Bunun bir de iyi tarafı var: Hüznümden payını alanlar, g ve c’yi hiç bilmiyorlar. Anladım ki aşk ile bakan başka bir dünyadan bakıyordur insana. Ölülerin duran saatini kurmaya yarıyor mezar taşları; insanın kadri, kalbi ile kabri arası kadarsa.
