Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Erkekler İçin Kehanet

Köyün içine çıkan insanlar artmış. İhtiyarlar yatsı için camiye girmeye başladılar. Tam zamanı. Aniden zıpladım. Kız Hasan korktu. “Nereye gidiyon, dikkat et.” diyor. “Kör Ömer’i bulayım, işimiz var.” Kısa süre duruyorum Hasan’ın gözleri dolu dolu. “Ya sen ölürsen len?” “Ben ölürsem kehanet sona erer.” Ateş basıyor suratımı. Sırrımı açıkladım ama şakaya vuruyorum işi. Kem küm… Kız Hasan ellerini dizlerine vurarak gülüyor. Kehanetin onu bulacağı düşük bir ihtimal ona göre. Çünkü seçilen insanlar şimdiye kadar hep erkek olmuştu. Tam anlamıyla erkek.

EKLENDİ

:

Çömlek Tepe’deki çam alev aldı. Kehanetin habercisi… Kimse ağacın yanına gitmeye cesaret edemiyor. Olur da kehanet onlara rastlar. Neredeyse tüm köylü, evinde, ocağının başında bekliyor. Pencereler kapalı, kapılar kilitli… Ölümü duvarların dışında bırakıyorlar akıllarınca. Herkesin köyde olması benim için daha iyi

Çeşmenin üstündeki yolda Kız Hasan’la buluşacaktık. Gelmiştir çoktan, kızlar evlerine kaçmadan önce yetişmiş, dedikodu yapıp elişi örneği almıştır. Babasını düşünüyordur, her akşam yaptığı gibi. Kendi babası olur, kendi kulağını çeker. Öğüt verir, azarlar. Beni uzaktan görünce gülmeye başlar, annesi gibi güler.

Caminin önünden hızlıca geçiyorum, köyün ihtiyarlarının kehaneti konuştuklarını anlayabiliyorum. Hepsinde ölümü kabullenmiş gibi görünen bir ifade var. Aslında hepsi hâlâ korkuyor. Mabetlerinde biraz olsun güvendeler.

Kız Hasan’ın gözü Çömlek Tepe’de. Yüzünde bir kararsızlık… Yanına oturduğum gibi soruyor “Sence kim ölecek?” Her seferinde aynı soru. “Söylemem.” “Biliyon da sanki…” Şimdi ikimizin de gözü tepede. Her şeyi anlatacaktım ona. Bu yükü kaldıramadığımı diyecektim. “Bana ortak ol, sana artık Erkek Hasan demeyenin alnını karışlarım.” diyemedim.

Köyün içine çıkan insanlar artmış. İhtiyarlar yatsı için camiye girmeye başladılar. Tam zamanı. Aniden zıpladım. Kız Hasan korktu. “Nereye gidiyon, dikkat et.” diyor. “Kör Ömer’i bulayım, işimiz var.” Kısa süre duruyorum Hasan’ın gözleri dolu dolu. “Ya sen ölürsen len?” “Ben ölürsem kehanet sona erer.” Ateş basıyor suratımı. Sırrımı açıkladım ama şakaya vuruyorum işi. Kem küm… Kız Hasan ellerini dizlerine vurarak gülüyor. Kehanetin onu bulacağı düşük bir ihtimal ona göre. Çünkü seçilen insanlar şimdiye kadar hep erkek olmuştu. Tam anlamıyla erkek…

Kör Ömer’i bulmak için yola atıyorum kendimi. Gece yarısından önce bulmalıyım. Hep buluştuğumuz yere gidiyorum. Harman yerine yani… Burada yok. Hemen eski kuyuya yöneliyorum. Oraya neden gitmiş olsun ki? Ne acelesi vardı?

Ara ara parlayan silik bir ışık var, kırmızı. Sigara içiyor. Geldiğimi hissetti: “Ne cehennemdesin?” Cevap vermedim. Biraz dinlenmek için çömelirken “Geldi mi?” diye sordum. “Geldi, seni göremeyince huysuzlandı.” diyor tek gözüyle beni suçlayarak bakarken. Ona da kem küm… “Hadi,” diyor. “Seni bekliyo.” Telaşlı bu sefer. İşkilleniyorum. “Nerede bekliyo ki? İsim vermedi mi?” Art arda sorularım bizimkini sinirlendirdi. “La oğlum, şimdi sopayı yicen, ha!”

Kör Ömer her zaman böyle sinirlidir. Eskiden kalma bir huy olmalı. Çobanlığa düşmekten de olabilir. Bir zamanlar azılı bir eşkıyaydı Kör. Çetesiyle dağlardan dağlara, ırmaklardan göllere at koşturur dururlardı. Günlerden bir gün bir yolcunun önünü kesmişler ama yolcu çetin çıkmış. Çekmiş silahı tam gözünden vurmuş bizimkini. Öyle olunca eşkıyalık falan kalmıyor tabii. Köye geri dönüyor. “Allah’ından bulmuş zaten!” deyip şikâyet de etmedi kimse.

Çömlek Tepe’nin dibinde Cadı Nene’yi bekliyoruz. “Bu son.” diyor bizim emekli eşkıya. Olmayan gözünü kırpmış gibi geliyor bir an. Vakit geç olmadan gelmeli. Gözüm bir baykuş, karga ya da kurt arıyor. Tilki de olur. Nasıl geleceği belli değil.

Beklerken, Cadı Nene’yle yaptığımız anlaşmayı gözden geçiriyorum. Annemi ve babamı çok özlediğim geliyor aklıma. Ne vardı İstanbul’da sanki! Ama bu son… Son yangın. Son ölüm. Sonra geri gelecekler. Nene böyle söyledi.

On yıl önceydi. Yani on erkek ölüden önce… Kör Ömer’le Çömlek Tepe’ye koyunları çıkarmıştık. Aylarca dağdan dağa gezecektik. Belimde babamın nacağı, omuzlarımda kepenek… Yolu Akbaş’ın ve Hontu”nun havlamaları kaplıyordu. Gece olunca köpeklerin birini sağa, diğerini sola salardı bizim eşkıya. Urganın bir ucunu bacağıma, diğer ucunu bir koyuna bağlayıp yattım o gece. İleride yaktığımız ateş, gitgide yaklaşıyordu. Alevler Uluevliya Dağlarıyla dalga geçiyordu sanki. Kör Ömer çoktan uyumuştu. Türlü kokular ve sesler beni hayalden hayale sürüklerken bacağımdaki ip çekiştirmeye başladı. Tek hamlede ipi çözüp Kör’e seslendim. Duymadı. Tekrar bağırırken nacağımı elime alıp etrafımda bir tur döndüm. “Kene ısırmıştır, yat da zıbar!” diye bağırdı Kör Ömer. Tedirgin tedirgin ateşin dibine girdim. Uğultular, çıtırtılar duymaya başladım.

Çok geçmeden ağaçların arasından bana bakan bir çift sarı göz gördüm. Elim yine nacağa gitti. Gözler gitgide yaklaşıyordu, yaklaştıkça bu gözlerin bir kurda ait olduğunu anladım. Çok sakindi. İnsanı tir tir titreten bir sakinlik… Hırlamıyordu. Dişlerini göstermiyordu. Hatta masumca bakmaya çalışıyor ve inliyordu. Geldi ve ateşin önünde durdu. Konuşacakmış gibi ağzını açtı. Konuştu da… Ağzımdan dualar, sureler dökülmeye başladı. Kör Ömer homurdanarak kalktı. Yanıma geldi.

Elini yüzünü ovuşturması bitince tilkiyi gördü. Evet, artık tilkiydi. Binlerce küfrü peş peşe ekleyip yerden bir taş aldı. Tam atacakken tilki sırıtarak konuşmaya başladı. “Ey gidi eşkıya! Bu hâllere düşecek adam mıydın sen?” Elinde taş, donakaldı. Tilki titremeye, eğrilip bükülmeye başladı. Kasılmaları bittiğinde artık yaşlı bir kadındı. “Bana on adam lazım,” dedi. “ama ölü olarak.” Ürktük. Birbirimize bakmaya çalıştık Kör Ömer’le. Aynı şeyi sormak istiyorduk: Bu on kişinin ikisi biz miyiz? “Siz değilsiniz!” diye çığlık attı.

Artık bir tavus kuşuydu. “Ağzınızı açtınız, aval aval bakıyonuz. Beni iyi dinleyin; bana Cadı Nene derler. Yaptığım büyüler yüzünden cezalandırıldım. Görüyonuz zaten cezamı. Şimdi sizinle bir anlaşma yapacağız.” dedi. Kör Ömer cesaretlenerek “Ne anlaşmasıymış?” diyerek ortak sessizliğimizi bozdu. “Biliyom ki sen eşkıyaydın. Namın köylerden köylere yayılır giderdi. Sonra itibar mitibar kalmadı. Eğer on erkek ölü verirseniz ben de sana gözünü ve eski gücünü geri veririm.” Sonra bana yöneldi. Kuyruğunu yelpaze gibi açtı. Bir sürü gözle bana bakıyordu.  “Sen… Sana da anne babanı getiririm. Biliyom. Haber alamıyon. Merak etme, ben biliyom yerlerini.” Etkisi altına girmiştik bile. Büyü yapmasına gerek kalmadı. Ne istediğimizi çok iyi biliyordu. Ayrıca ne istediğini de biliyordu ve alacaktı. İşte anlaşmamız böyle başladı.

Kör Ömer sigarasını yere atıyor. Kafamı kaldırıp bakıyorum. Cadı Nene baykuş olarak süzülürken gökte, yere ceylan olarak iniyor. Ürkek bir ceylan… Şimdi eskiye göre daha hızlı değişiyordu. “Lanetim etkisini arttırıyo. Elinizi çabuk tutun. Çamı yaktım yine.” “Sen geç kaldın, Cadı Nene!” diye kükrüyor eski günlerine şimdiden kavuştuğunu hisseden Ömer. “Sırada kim var?” diyorum.  Cevabını bir leylekten alıyorum: “Kız Hasan!”

Kör Ömer’le yola koyuluyoruz. Çekinerek konuşmaya çalışıyorum. Sözcükler ağzımda gevelenip duruyor. “Ne diyeceksen de len!” “Kız Hasan sayılmaz ki, Ömer aga… Kız yani. Herkes öyle bilir. Kehanet erkekler için değil miydi?” Durduk. Tam burnuma bir yumruk atıyor, yere yapışıyorum. Vuracağını anlıyorum yüzüme bakmamasından. İnsan vuracağı yüze bakamazmış. Kendimi korumadım çünkü hırslanıp daha çok dövebilirdi. Yumruğunun arkasına ekliyor: “Başlatma kehanetinden felan! Bugünü bekledim hep ben! Dokuz yıldır boşuna adam öldürmüyom! Kör Ömer değil, Eşkıya Ömer’im ben! Sen ananı babanı bulmak istemiyosan, de get!”

Cadı’nın kurda dönüşüp beni paramparça etmesinden korkuyorum. Yoksa giderdim. Köy karanlık… Herkes kehanetin kimde gerçekleşeceğini merak ediyor. Camlardan perdeleri sıyırarak bakan kafalar, komşusuna tuz, biber ya da ekmek isteme bahanesiyle gidip evlerini yoklayan kadınlar… Gözler alev alev yanan çamda.

Kız Hasan’ın evinin önüne geliyoruz. Kör Ömer kapıyı çalmamı işaret ediyor. Çalıyorum. Hasan açıyor kapıyı. “Ben de seni arıyom, hangi cehennemdesin be adam!” Gözleri şişmiş. Ağlamaktan mı? Öğrenmiş olabilir mi? Dışarı çağırıyorum. Eline gaz lambası alıyor, bıraktırıyorum. Karanlıkta konuşalım, insanlar daha fazla korkmasın diye bahane buluyorum. Kör Ömer bir yere pusmuş bizi izliyor. Koluma giriyor Hasan, yürüyoruz. Eski kuyunun oraya doğru çevirmeye çalışıyorum yolumuzu, çaktırmadan. Yüzüme baktığını hissediyorum, arkamızda Ömer’in çıtırtıları…

Kız Hasan kolumu sıkıca tutup “Ne zamana kadar devam etcen?” diye soruyor. “Neden bahsediyon?” “Salak belledin sen beni galiba, geç anladım ama anladım sonunda. Çam ne zaman tutuşsa sana bir hâller oluyo. Kaçıyon, kayboluyon…” Ne diyeceğimi bilemiyorum, elim belime gidiyor. Daha kuyuya gelmedik. Kör Ömer’in telaşlandığını anlayabiliyorum. “Anamı babamı geri getirecem. Kehanetin sona ermesine az kaldı. Son bir kişi!” “Hep o eşkıya bozuntusu girdi aklına, senin de kanını bozdu o kanı bozuk!”

“Cadı Nene’den bahsetsem mi?” diye düşünüyorum. Onu da ortak etsek, başka birisini seçsek. Nefesim hızlanıyor, soğukkanlılığımı kaybediyorum. “Senin anan baban öldü oğlum, niye böyle yapıyon? Kabul et artık…”  Elimde babamın nacağı donup kalıyorum. Her defasında ilk kez duyuyormuş gibi oluyorum. Kör Ömer ve bir baykuş fısıldıyor; “Yap şunu! Bu son!”

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yunus Emre Divanı’nda Berceste Beyitler

EKLENDİ

:

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Köy Odaları ve Çekirge

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

EKLENDİ

:

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

Yine bir gün, köyümün köy odasından ve “imece” gibi bazı güzel geleneklerinden, arkadaşım Murat’a bahsedince; “Benim de çocukluğum köyde geçti, bazı şeyleri ben de özlüyor, senin gibi yâd ediyorum, gel farklı bir şey yapalım” dedi. Merakla; ”Hayırdır Murat, maziye yolculuk mu düşünüyorsun yoksa” dedim. “Öyle bir şey abi. Çarşamba günü köye gidelim, bizim arada bir kullandığımız, şark odası formatında odası da olan bir evimiz var, arkadaşlara da haber verelim, bu geleneği canlandıralım.” Format tartışıldı, kararlar alındı, duyurular yapıldı. Çarşamba günü gelince biraz meyve ve kuruyemişle, tabii semaversiz olmaz, eksi yirmi derecede, karlı bir havada Muratların köy evinde toplandık. Benimle on bir kişi olduk.

Herkes yerini alınca, Latife ile Mahmut; “Yıldırım ağa bugün gündemde ne var?” diye sordu. Demek ki en yaşlı bu fakiri gördüler ve oturum başkanlığını bana tevdi ettiler böylece. Diğer arkadaşlar da baş göz hareketleriyle bu görevlendirmeyi tasvip edince, şöyle dedim: “Arkadaşlar madem yetkiyi bana verdiniz, Yakup çayımızı hazırlayadursun, Selami sen bir aşır oku, sonra Muhsin, bir kıssa sen anlat, İbrahim, bir kıssa sen anlat! Müsaade ederseniz bu fakir de size bir dizi anlatsın. Cüneyt, senden de bir uzun hava bekliyoruz. Necmi ney ile eşlik etsin, gerisi de size kalmış, cümbüş başlasın, Sadullah, sen de sobayı odunsuz bırakma, bizi üşütme oğlum.

Selami’nin okuduğu aşırdan sonra Muhsin sözü aldı: “Arkadaşlar, duyduğumuza göre eskiler köy odalarında toplanır cenk okurlarmış, ben cenk bilmem size Ebu Dücane’yi anlatayım. Ne de olsa öğretmeniz. Efendimiz (sav), Uhud Savaşı öncesi, kılıcını sahabe-i kirama göstererek; “Bu kılıcın hakkını kim verir?” dedi. Oradakiler sordular:

– “ Ya Rasulallah bu kılıcın hakkı nedir?”

– “Kılıç kırılıncaya veya şehit oluncaya kadar savaşmaktır” buyurdu.

– “Ben veririm Ya Rasulallah!” diye bir ses duyuldu. Ses duyuluyordu ama sesin sahibi gözükmüyordu. Sesin sahibi Ebu Dücane’ydi. Kısacık boyu ve çelimsiz bedeniyle kalabalığın içinde kaybolmuştu. Efendimiz sanki duymamış gibi tekrar sordu. (Belki de duydu da hakkını veremez bu çelimsiz bedenle diye düşünmüş olabilir.)

İkincide de Ebu Dücane‘den başkasından ses çıkmadı. Üçüncü defa yine sordu. Yine sadece Ebu Dücane: “Ben veririm Ya Rasulullah!” deyince, Efendimiz; “Gel ya Eba Dücane!” dedi ve kılıcını onun beline taktı. Kılıçla beraber, bir ileri bir geri göğsünü gere gere yürüdü, boyunun kısalığından kılıcın ucu neredeyse yere sürtüyordu, tabiri caizse havayla karışık bir volta attı. Sahabeden bazıları dediler ki, Ya Rasulallah Ebu Dücane’ye ne oluyor, bu yaptığı kibir değil mi?”

Efendimiz: “Hayır bu kibir değil, o kılıcı taşımanın vakarıdır” buyurdu.

Peygamber kılıcını taşımanın verdiği sevinçle şiirler söyleyerek düşman saflarına daldı, kahramanca savaştı. Müslümanların büyük sıkıntılara düştüğü sırada paniğe kapılmayıp Hz. Peygamber’in etrafında toplanan otuz sahâbiden ve onun için ölüm biatı yapan sekiz kişiden biriydi Ebû Dücâne. Hz. Peygamber’in dişinin kırıldığı ve etrafının sarıldığı bir sırada, vücuduyla bir kalkan gibi onu korudu. Birkaç düşmanı daha öldürdü ve şehit oldu. Efendimizin kılıcının hakkını vermenin mutluluğu ile fani dünyaya veda etti.

Hz. Peygamber ona, “Allah’ım! Hareşe’nin oğlundan ben nasıl razıysam sen de razı ol” diye dua etti” dedi, sanki bir şeyler daha diyecekmiş gibi dudaklarını titretti, diyemedi ve birden sustu.

Uzunca bir sessizlik oldu, hemen herkes Ebu Dücane’ye gıpta etti. Aslında kimse konuşmak istemiyordu ama ben konuşmak zorundaydım. Program akışına göre sıra İbrahim’e gelmişti, “Hadi bakalım İbrahim söz sende” dedim.

İbrahim kısa bir susma taksiminden sonra, kısık bir sesle; “Muhsin kardeşimiz, bizde konuşacak mecal mi bıraktı, ben bir daha ki sefer size Abdullah b. Mesud’u anlatayım inşallah. Bugün beni mazur görün” dedi.

“Arkadaşlar İbrahim haklı ama vakit henüz erken, ben size bir diziyi ve dizinin kahramanını anlatayım da kasavetimiz dağılsın biraz” diyerek 1978’lerde izlediğim ve bende derin izler bırakan diziyi anlatmaya başladım.

“Zulüm üzerine kurulduğundan olsa gerek ABD diye bilinen ülkeyi de insanlarını da sevemedim. Tabii tövbe edip hakikati ikrar edenler müstesna. Kristof Kolomb yolunu kaybetmiş, bilmeden yeni kıtaya çıkmış ve böylece hayatta kalmayı başarmış. Kolomb’un çıktığı bu kıtada yetmiş beş milyon Kızılderili yaşıyormuş. Sonrası malum, dünya nüfusu sürekli artarken Kızılderili nüfusuysa sürekli azalmış ve beş milyona kadar düşmüş. Nasıl ve neden düştüğü herkesin malumudur. Anlatacağım dizi bu birleşik ülkede çekilmiş. Çocukluk yıllarımda Kung-Fu diye bir dizi izlememiş ve bu dizinin başrol oyuncusu Çekirge’yi tanımamış olsaydım bu vahşi ülkeden bahsetmezdim.

David Carradine diye bir adammış çocukluğumda hayranlıkla izlediğim Kung Fu dizisinin Çekirge’si. 1972-1975 yıllarında çekilmiş ödüllü bir Amerikan dizisiydi.

Şimdi ilham konusuna gelelim. İmam Hatip Lisesi üçüncü sınıf öğrencisiydim ama kalbim ve eylemlerim arasında uyumsuzluk vardı. İbadetlerin tam tadını alamıyor, Cuma namazına bile gidip gitmemekte tereddüt ediyordum.

O günleri yaşayanlar bilir, dinî konuların ana gündemlerinden biri de ‘Türkiye’de Cuma namazı kılınır mı kılınmaz mı?’ konusuydu. Ben de kâh Cuma kılanlardan taraf oluyor cumaya gidiyorum, kâh ‘Cuma kılınmaz’ diyenlerden taraf oluyor cumaya gitmiyordum. Ne var ki ikisi de beni mutlu etmiyordu. Cuma’ya gidiyorum, hutbe konularına bakıyorum “Yok arkadaş böyle Cuma namazı olmaz” diyorum. Haftaya cumaya gitmiyorum, cumaya gitmeyenlerin arasına da kendimi yakıştıramıyorum, hatta utanıyorum. Soranlara da izah edemiyordum.

Yine böyle bir Cuma gününe yakın bir günde hayranlıkla Kung Fu dizisini izliyordum. Çekirge amcasının kayıp oğlunu bulmak için sürekli seyahat ediyor; tabii bu seyahatleri sırasında sürekli başına işler geliyor; kavgalar, yol kesmeler, eşkıyalar vs… Çekirge başına bir iş geldiğinde harekete geçmeden önce oturuyor, gözlerini kapatıyor ve kendine “Ey Çekirge!” diye seslenen hocası Po’nun o gibi durumlarda ne yapılması gerektiğini anlatan derslerini hayal ediyor, tefekkür ediyor. (Bugünkü anlayışıma göre rabıta yapıyor.) Hocası; “Ey Çekirge! sana toplu saldıran olursa şu hareketleri yap!” diyor, gözünü açıyor, o hareketleri yapıyor ve kurtuluyor. Başka bir zaman “Sana silahla saldırırlarsa şu hareketi yap!” diyor, gözünü açıyor o hareketi yapıyor ve yine kurtuluyor. Dizi böyle devam ediyor.

Kendi kendime dedim ki: ‘Benim de Çekirge’nin hocası Po gibi bir hocam olsa, ona sorsam, “Hocam Cuma namazına gideyim mi, gitmeyeyim mi?” o da “Git” derse giderim, “Gitme” derse gitmem. Bu olay benim ilham kaynağım oldu ve hoca aramaya başladım.

Her arayan bulamazmış ama bulanlar da arayanlarmış.

İmam Hatip müfredatından kazandıklarımı bir televizyon dizisiyle tamamlamış oldum. Ben niyet edince Rabbim de yolumu kolaylaştırdı, aradığımı buldum, darısı tüm arayanlara olsun.

Çekirge o dönem bana ilham veren bir karakter olmuştu. Bu yüzden merak edip “Kimmiş bu çekirge, acaba Müslüman olmuş mu, tasavvuftan haberi var mı?” diye araştırdım.

Ne var ki bana ışık olan Çekirge’nin, yani David Carradine’nın, verdiği mesajın içeriğinden haberi yoktu. Bana tuttuğu ışık onu aydınlatmaya yetmemiş ve google haberlerine göre de intihar etmişti. 2009 tarihli haberde; “Kung Fu dizisinin çekirgesi öldü. 72 yaşındaki Carradine’nin cesedinin odasındaki gardıropta çıplak ve asılmış hâlde bulundu. Bir polis yetkilisi, oyuncunun intihar ettiğini sanıyorum.” dediği yazıyordu.

Besteci, müzisyen, şarkı sözü yazarı, heykeltıraş ve ressam olan üç çocuklu Çekirge, dünyada mutlu olamamıştı, yazık ki ilham kaynağım ahirette de mutlu olamayacak.

Sözü Cüneyt ile Necmi ye bıraktık. Başka bir köy odası anısında buluşmak üzere inşallah. Allah’a emanet olun.

 

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yağmur

EKLENDİ

:

Gecenin bu saatinde

Durup dinlenmeden

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gece gece yola düşmüş

Nereden gelir nereye gider

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Öyle sessiz ve usulca

Tel tel düşer yerlere

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gelir yeryüzüne misafir

Dereleri nehirleri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Varır yerin kalbine

Çiçeği ekini yeri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Rahmetle canlanır kâinat

Bahar gelir kışa inat

Yağar yağmur

“Allah! Allah!” dedim

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar