Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Erkekler İçin Kehanet

Köyün içine çıkan insanlar artmış. İhtiyarlar yatsı için camiye girmeye başladılar. Tam zamanı. Aniden zıpladım. Kız Hasan korktu. “Nereye gidiyon, dikkat et.” diyor. “Kör Ömer’i bulayım, işimiz var.” Kısa süre duruyorum Hasan’ın gözleri dolu dolu. “Ya sen ölürsen len?” “Ben ölürsem kehanet sona erer.” Ateş basıyor suratımı. Sırrımı açıkladım ama şakaya vuruyorum işi. Kem küm… Kız Hasan ellerini dizlerine vurarak gülüyor. Kehanetin onu bulacağı düşük bir ihtimal ona göre. Çünkü seçilen insanlar şimdiye kadar hep erkek olmuştu. Tam anlamıyla erkek.

EKLENDİ

:

Çömlek Tepe’deki çam alev aldı. Kehanetin habercisi… Kimse ağacın yanına gitmeye cesaret edemiyor. Olur da kehanet onlara rastlar. Neredeyse tüm köylü, evinde, ocağının başında bekliyor. Pencereler kapalı, kapılar kilitli… Ölümü duvarların dışında bırakıyorlar akıllarınca. Herkesin köyde olması benim için daha iyi

Çeşmenin üstündeki yolda Kız Hasan’la buluşacaktık. Gelmiştir çoktan, kızlar evlerine kaçmadan önce yetişmiş, dedikodu yapıp elişi örneği almıştır. Babasını düşünüyordur, her akşam yaptığı gibi. Kendi babası olur, kendi kulağını çeker. Öğüt verir, azarlar. Beni uzaktan görünce gülmeye başlar, annesi gibi güler.

Caminin önünden hızlıca geçiyorum, köyün ihtiyarlarının kehaneti konuştuklarını anlayabiliyorum. Hepsinde ölümü kabullenmiş gibi görünen bir ifade var. Aslında hepsi hâlâ korkuyor. Mabetlerinde biraz olsun güvendeler.

Kız Hasan’ın gözü Çömlek Tepe’de. Yüzünde bir kararsızlık… Yanına oturduğum gibi soruyor “Sence kim ölecek?” Her seferinde aynı soru. “Söylemem.” “Biliyon da sanki…” Şimdi ikimizin de gözü tepede. Her şeyi anlatacaktım ona. Bu yükü kaldıramadığımı diyecektim. “Bana ortak ol, sana artık Erkek Hasan demeyenin alnını karışlarım.” diyemedim.

Köyün içine çıkan insanlar artmış. İhtiyarlar yatsı için camiye girmeye başladılar. Tam zamanı. Aniden zıpladım. Kız Hasan korktu. “Nereye gidiyon, dikkat et.” diyor. “Kör Ömer’i bulayım, işimiz var.” Kısa süre duruyorum Hasan’ın gözleri dolu dolu. “Ya sen ölürsen len?” “Ben ölürsem kehanet sona erer.” Ateş basıyor suratımı. Sırrımı açıkladım ama şakaya vuruyorum işi. Kem küm… Kız Hasan ellerini dizlerine vurarak gülüyor. Kehanetin onu bulacağı düşük bir ihtimal ona göre. Çünkü seçilen insanlar şimdiye kadar hep erkek olmuştu. Tam anlamıyla erkek…

Kör Ömer’i bulmak için yola atıyorum kendimi. Gece yarısından önce bulmalıyım. Hep buluştuğumuz yere gidiyorum. Harman yerine yani… Burada yok. Hemen eski kuyuya yöneliyorum. Oraya neden gitmiş olsun ki? Ne acelesi vardı?

Ara ara parlayan silik bir ışık var, kırmızı. Sigara içiyor. Geldiğimi hissetti: “Ne cehennemdesin?” Cevap vermedim. Biraz dinlenmek için çömelirken “Geldi mi?” diye sordum. “Geldi, seni göremeyince huysuzlandı.” diyor tek gözüyle beni suçlayarak bakarken. Ona da kem küm… “Hadi,” diyor. “Seni bekliyo.” Telaşlı bu sefer. İşkilleniyorum. “Nerede bekliyo ki? İsim vermedi mi?” Art arda sorularım bizimkini sinirlendirdi. “La oğlum, şimdi sopayı yicen, ha!”

Kör Ömer her zaman böyle sinirlidir. Eskiden kalma bir huy olmalı. Çobanlığa düşmekten de olabilir. Bir zamanlar azılı bir eşkıyaydı Kör. Çetesiyle dağlardan dağlara, ırmaklardan göllere at koşturur dururlardı. Günlerden bir gün bir yolcunun önünü kesmişler ama yolcu çetin çıkmış. Çekmiş silahı tam gözünden vurmuş bizimkini. Öyle olunca eşkıyalık falan kalmıyor tabii. Köye geri dönüyor. “Allah’ından bulmuş zaten!” deyip şikâyet de etmedi kimse.

Çömlek Tepe’nin dibinde Cadı Nene’yi bekliyoruz. “Bu son.” diyor bizim emekli eşkıya. Olmayan gözünü kırpmış gibi geliyor bir an. Vakit geç olmadan gelmeli. Gözüm bir baykuş, karga ya da kurt arıyor. Tilki de olur. Nasıl geleceği belli değil.

Beklerken, Cadı Nene’yle yaptığımız anlaşmayı gözden geçiriyorum. Annemi ve babamı çok özlediğim geliyor aklıma. Ne vardı İstanbul’da sanki! Ama bu son… Son yangın. Son ölüm. Sonra geri gelecekler. Nene böyle söyledi.

On yıl önceydi. Yani on erkek ölüden önce… Kör Ömer’le Çömlek Tepe’ye koyunları çıkarmıştık. Aylarca dağdan dağa gezecektik. Belimde babamın nacağı, omuzlarımda kepenek… Yolu Akbaş’ın ve Hontu”nun havlamaları kaplıyordu. Gece olunca köpeklerin birini sağa, diğerini sola salardı bizim eşkıya. Urganın bir ucunu bacağıma, diğer ucunu bir koyuna bağlayıp yattım o gece. İleride yaktığımız ateş, gitgide yaklaşıyordu. Alevler Uluevliya Dağlarıyla dalga geçiyordu sanki. Kör Ömer çoktan uyumuştu. Türlü kokular ve sesler beni hayalden hayale sürüklerken bacağımdaki ip çekiştirmeye başladı. Tek hamlede ipi çözüp Kör’e seslendim. Duymadı. Tekrar bağırırken nacağımı elime alıp etrafımda bir tur döndüm. “Kene ısırmıştır, yat da zıbar!” diye bağırdı Kör Ömer. Tedirgin tedirgin ateşin dibine girdim. Uğultular, çıtırtılar duymaya başladım.

Çok geçmeden ağaçların arasından bana bakan bir çift sarı göz gördüm. Elim yine nacağa gitti. Gözler gitgide yaklaşıyordu, yaklaştıkça bu gözlerin bir kurda ait olduğunu anladım. Çok sakindi. İnsanı tir tir titreten bir sakinlik… Hırlamıyordu. Dişlerini göstermiyordu. Hatta masumca bakmaya çalışıyor ve inliyordu. Geldi ve ateşin önünde durdu. Konuşacakmış gibi ağzını açtı. Konuştu da… Ağzımdan dualar, sureler dökülmeye başladı. Kör Ömer homurdanarak kalktı. Yanıma geldi.

Elini yüzünü ovuşturması bitince tilkiyi gördü. Evet, artık tilkiydi. Binlerce küfrü peş peşe ekleyip yerden bir taş aldı. Tam atacakken tilki sırıtarak konuşmaya başladı. “Ey gidi eşkıya! Bu hâllere düşecek adam mıydın sen?” Elinde taş, donakaldı. Tilki titremeye, eğrilip bükülmeye başladı. Kasılmaları bittiğinde artık yaşlı bir kadındı. “Bana on adam lazım,” dedi. “ama ölü olarak.” Ürktük. Birbirimize bakmaya çalıştık Kör Ömer’le. Aynı şeyi sormak istiyorduk: Bu on kişinin ikisi biz miyiz? “Siz değilsiniz!” diye çığlık attı.

Artık bir tavus kuşuydu. “Ağzınızı açtınız, aval aval bakıyonuz. Beni iyi dinleyin; bana Cadı Nene derler. Yaptığım büyüler yüzünden cezalandırıldım. Görüyonuz zaten cezamı. Şimdi sizinle bir anlaşma yapacağız.” dedi. Kör Ömer cesaretlenerek “Ne anlaşmasıymış?” diyerek ortak sessizliğimizi bozdu. “Biliyom ki sen eşkıyaydın. Namın köylerden köylere yayılır giderdi. Sonra itibar mitibar kalmadı. Eğer on erkek ölü verirseniz ben de sana gözünü ve eski gücünü geri veririm.” Sonra bana yöneldi. Kuyruğunu yelpaze gibi açtı. Bir sürü gözle bana bakıyordu.  “Sen… Sana da anne babanı getiririm. Biliyom. Haber alamıyon. Merak etme, ben biliyom yerlerini.” Etkisi altına girmiştik bile. Büyü yapmasına gerek kalmadı. Ne istediğimizi çok iyi biliyordu. Ayrıca ne istediğini de biliyordu ve alacaktı. İşte anlaşmamız böyle başladı.

Kör Ömer sigarasını yere atıyor. Kafamı kaldırıp bakıyorum. Cadı Nene baykuş olarak süzülürken gökte, yere ceylan olarak iniyor. Ürkek bir ceylan… Şimdi eskiye göre daha hızlı değişiyordu. “Lanetim etkisini arttırıyo. Elinizi çabuk tutun. Çamı yaktım yine.” “Sen geç kaldın, Cadı Nene!” diye kükrüyor eski günlerine şimdiden kavuştuğunu hisseden Ömer. “Sırada kim var?” diyorum.  Cevabını bir leylekten alıyorum: “Kız Hasan!”

Kör Ömer’le yola koyuluyoruz. Çekinerek konuşmaya çalışıyorum. Sözcükler ağzımda gevelenip duruyor. “Ne diyeceksen de len!” “Kız Hasan sayılmaz ki, Ömer aga… Kız yani. Herkes öyle bilir. Kehanet erkekler için değil miydi?” Durduk. Tam burnuma bir yumruk atıyor, yere yapışıyorum. Vuracağını anlıyorum yüzüme bakmamasından. İnsan vuracağı yüze bakamazmış. Kendimi korumadım çünkü hırslanıp daha çok dövebilirdi. Yumruğunun arkasına ekliyor: “Başlatma kehanetinden felan! Bugünü bekledim hep ben! Dokuz yıldır boşuna adam öldürmüyom! Kör Ömer değil, Eşkıya Ömer’im ben! Sen ananı babanı bulmak istemiyosan, de get!”

Cadı’nın kurda dönüşüp beni paramparça etmesinden korkuyorum. Yoksa giderdim. Köy karanlık… Herkes kehanetin kimde gerçekleşeceğini merak ediyor. Camlardan perdeleri sıyırarak bakan kafalar, komşusuna tuz, biber ya da ekmek isteme bahanesiyle gidip evlerini yoklayan kadınlar… Gözler alev alev yanan çamda.

Kız Hasan’ın evinin önüne geliyoruz. Kör Ömer kapıyı çalmamı işaret ediyor. Çalıyorum. Hasan açıyor kapıyı. “Ben de seni arıyom, hangi cehennemdesin be adam!” Gözleri şişmiş. Ağlamaktan mı? Öğrenmiş olabilir mi? Dışarı çağırıyorum. Eline gaz lambası alıyor, bıraktırıyorum. Karanlıkta konuşalım, insanlar daha fazla korkmasın diye bahane buluyorum. Kör Ömer bir yere pusmuş bizi izliyor. Koluma giriyor Hasan, yürüyoruz. Eski kuyunun oraya doğru çevirmeye çalışıyorum yolumuzu, çaktırmadan. Yüzüme baktığını hissediyorum, arkamızda Ömer’in çıtırtıları…

Kız Hasan kolumu sıkıca tutup “Ne zamana kadar devam etcen?” diye soruyor. “Neden bahsediyon?” “Salak belledin sen beni galiba, geç anladım ama anladım sonunda. Çam ne zaman tutuşsa sana bir hâller oluyo. Kaçıyon, kayboluyon…” Ne diyeceğimi bilemiyorum, elim belime gidiyor. Daha kuyuya gelmedik. Kör Ömer’in telaşlandığını anlayabiliyorum. “Anamı babamı geri getirecem. Kehanetin sona ermesine az kaldı. Son bir kişi!” “Hep o eşkıya bozuntusu girdi aklına, senin de kanını bozdu o kanı bozuk!”

“Cadı Nene’den bahsetsem mi?” diye düşünüyorum. Onu da ortak etsek, başka birisini seçsek. Nefesim hızlanıyor, soğukkanlılığımı kaybediyorum. “Senin anan baban öldü oğlum, niye böyle yapıyon? Kabul et artık…”  Elimde babamın nacağı donup kalıyorum. Her defasında ilk kez duyuyormuş gibi oluyorum. Kör Ömer ve bir baykuş fısıldıyor; “Yap şunu! Bu son!”

Çok Okunanlar