Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

“Geçtim Dünya Üzerinden…”

Dünya, solgun kalplerin sığınağı olamayacak denli temiz değil ve hayat hiç kimsenin yorgun notalar eşliğinde söylediği hiçbir şarkıya benzemiyor. Geçiyoruz işte, hepsi bu; divanlar, külliyatlar, tesbihatlar ve tafsilatlarla tezviratlar arasında sıkışıp kalmış ruhlarımızla biz, yine de ve sadece geçip gidiyoruz. Sahi ne diyordu o türkü: “Geçtim dünya üzerinden / Ömür bir nefes derinden / Bak feleğin çemberinden / Yolun sonu görünüyor…”             

EKLENDİ

:

Sözü kem gözlerden değil de fenalık biçilmiş sözlerden esirgeyerek söylemeliyim ki, kalbi olmakla kalbî sayılmak arasındaki farkı bilenler için hayat, tek nefeslik, kısa mesafeli bir yürüyüştür sadece. Bahusus şehbenderlerin, seyyahların ve rüya yorumcularının kim bilir belki de böbürlenerek anlatıp yazdıklarından okuduğumuz odur ki, tarih ve mazi arasında devinip duran şey, insicam içinde yürüyenlerin o biricik saydıkları anılardır bir tek. Dünyanın aşkla uyutulmuş bütün sabahlarına doğrulan her yürek için yaşamak, say ki gümrah bir ırmağı coşkuyla geçmektir. İnsicam içinde yürüyenlerin anıları içinde yaşamak, say ki yaşamı her şeye rağmen kıyasıya savunmaktır. Kem sayılan sadece durağanlığın getirdiği o mayhoşlukla kaim sükûttur ki, meta olarak zayidir deriz bütün içtenliğimizle. Bakın şimdi, dünya dediğimiz bu sanat eserinde yaşamak, çoğu zaman boyun büküş olsa da, aşk ehli için şükür sanattır asıl. O aşk ehli ki, yaşadığını aşkı vesile kılarak sunar dünyaya. Onun için bütün mevsimlerin adı silme şükürdür. Adı konulmamış her yaşamak durağında o, bu şükranlığından arta kalan sevinçlerini, hüzünlerini, unutuluşlarını bir şikâyet olarak sunmaz hiçbir zaman. Hani demiştik ya, yaşadığımız her ne varsa, tarih ve mazi arasında devinip duran her şey gibi sadece yürüyenlerin anılarıdır onlar. Tek mevsim bile olsa hayat, “Ben de yaşadım işte iyi kötü.” diyebilme cesareti gösterebilenlerindir. Zayi olan mevsim değildir aslında; zayi olan, yitip giden, unutulan, bomboş bir ağrıya hapsolan için mevsim, yeniden doğruluşun, yeni ile doğruluşun hesabını tutmaktır yeniden. Ucundan kıyısından kışa girerken yaşamak, bir arzunun kollarında sarıp sarmalanan kendi sabırsızlığımızdır adlı adınca.

Ucundan kıyısından kışla girilen dünyada keder, şükrü savunanların cesaretiyle karşılayacaktır bizleri. Hem kim yadsıyabilir ki, ne de güzeldir kalbî olanın ulu bir kışla buluşması. Kışlada üstelik bir askerin, bir sazla ördüğü o çağdaş yazgılarla diklenen türkülerinde gurbeti dinlemek… Kışla büyüyen ne varsa içimizde, silik bir mevsim anısıdır bu yüzden. Ne var ki, kış ve düş arasında sızılı bir kalbin tablo hâlinde yansıttığı her şey unutmanın o tuhaf ve şaşırtıcı bilgisinde saklıdır yine de. Schiller, “Unutmak ve affetmek iyi insanların intikamıdır.” derken, kalbî olanın en heyecanlı tarafını dile getiriyordu belki de. Çünkü unutmak ile affetmek, karanlığı boğan, karanlığı aşkla silkeleyen asil ruhluların geçmişi özlemle hatırlatan vasıflarıdır daha ziyade. Kış kalbiyle yaşayan için sevmek, hayata küçük bir kedinin sıcacık patileriyle dokunmaktır derim. Nasıl olsa hepimiz aynı dünyanın yolcuları olarak karanlıklarla boğuşa boğuşa tüketiyoruz ömrümüzü. Nasıl olsa hepimizin içinde dünya, yontulmamış ağrılar yumağıdır. Niyetim pak, kalbim hulusi bir lisanla sessizliğe doğru fısıldamakta ki insan, henüz keşfedilmemiş ağrılarıyla insandır ancak. İçimizde büyüyen masmavi bir denizle çırpınıp duruyoruz biteviye. Hüzünlerden yapılma geçmişimizle hepimiz, dupduru bir cennet arzusuyla yol alıyoruz dünyada. İşte şimdi kışı çağırabiliriz gönül sofralarımıza, ki tam vaktidir. Çünkü baharı hayâl ettiğimiz kadar işgalci görürüz kışı. Gönüllerimizde, belki de adını bir türlü koyamadığımız bir yerlerde, akıp giden hep o ayrılıklar düşüyle sarhoşuz hepimiz. Bahara vesile olsun diye bütün bu yaşadıklarımız; harcanan bir ömrün sonbaharında rastladığımız bir evren kokusuyla büyülenen hafızamız, bundan sonra geride kalanları çoğaltarak çekilecek demektir enginlere. Hem,  aramızdaki köprünün içimize uzanan saadeti olmayacaksa eğer, kışın ne işi olur ki aşkla hatırlanan bu sofrada?

Sizi bilmem ama ben, yazgısında kalbî umutlar eşliğinde günlerini coşkuyla karşılayanları/ yaşayanları hayatın her zaman mübarek tarafında gördüm. Çünkü onlar, birilerince çerçevesi çoktan çizilmiş türkülere hapsetmeyenlerdir ruhlarını. O yüzden umudun diri tarafında dururlar hep. Yaşadığımız sürece, kim söylemiş olursa olsun, “Geçtim dünya üzerinden…” diyen duru bir kalbin sahibini en sevecen hâlimizle selâmlayabiliriz. Hakikatte dünya üzerinden geçmek, en derin ağrılarımızın söylencesi değilse başka nedir ki? Hepimiz oğullar ve kızlar olarak yaşadığımız bu hayattan sadece ve en yalın hâliyle bir fiil olarak “geçtiğimizi” unutarak yaşıyorsak eğer, bizleri kim, neden affetmeli ki? Bu yüzden olmalı, mevsimleri ömrümüze rapteyleyen cevherdeki sırrı arayışımız içre o hiç tamamlanmamışlık, eksik bırakılmışlık yanılgısı. Doğrusu, evvelemirde hayat, yükümüzü sırtlandığımız bir çuval anılar ve rüyalar toplamından başka hiçbir şey değildir.

Dünya üzerinden geçen ve dünyalık adına “Şanlı ölüm atı”nın yularından yapışmaya hiç yanaşmayanlar, tertemiz bir ömrün hikâyesi olmaya en çok layık olanlardır. Çünkü dünya dediğimiz ve bakiyesiyle miras bırakacağımız mekân, bir avuç kalpten başka bir şey midir sanıyorsunuz yoksa? Önümüz kış ve ömrümüz uzun bir kışla örtülecek bir süreliğine. Ve kim bilir daha ne hayatlar karşılayacak bizleri sermayenin yavaş yavaş tükendiği bu uzun mevsim boyunca? Nedensiz bir güzelliği arayanların kaybettiklerinden bahtımıza ne düşecek acaba? Çünkü dünya üzerinden geçmek, üzerinde durduğumuz hakikatlerin bu sorularla karşılaşacağı gün, umulur ki bizlere bütün çıplaklığıyla sırrını ele verebilsin. Bir avuç kalpte biriktirdiğimiz ne varsa, dünya üzerinden geçerken kalpleri incitmeyenlerin adlarıyla hatırlanacak olan da o olacaktır. Açılır kapanır bir sahnenin gerisinde bekleyen o tuhaflıklar, şaşkınlıklar galerisinde bizler, yalınkat bir gerçeğin hasımları olarak güzelliği yoğuranların alışkanlıkları kadar mesafe alacağız. İçimizden bahara öykünen uzun bir kış geçecek ve kim bilir kimin piyanosunda tuşlar nice ayrılık notalarıyla dolduracak evrenimizi. Duru bir yalnızlığı dünya üzerinden geçenler kadar, en az onlar gibi miras kabul edip öylece sahiplenenler yaşayacaklar. Bizi teselliye mecbur kılan asıl güzellik de bu değil mi nasıl olsa?

Dünya, solgun kalplerin sığınağı olamayacak denli temiz değil ve hayat hiç kimsenin yorgun notalar eşliğinde söylediği hiçbir şarkıya benzemiyor. Geçiyoruz işte, hepsi bu; divanlar, külliyatlar, tesbihatlar ve tafsilatlarla tezviratlar arasında sıkışıp kalmış ruhlarımızla biz, yine de ve sadece geçip gidiyoruz. Sahi ne diyordu o türkü: “Geçtim dünya üzerinden / Ömür bir nefes derinden / Bak feleğin çemberinden / Yolun sonu görünüyor…”

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Edebiyat Dünyasından İlginç Anekdotlar

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi. Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

EKLENDİ

:

Eski aydınlarımız, yazılarına ve konuşmalarına sık sık bir beyit ya da şiir alıntısı yaparak zenginleştirir güzelleştirir ve zenginleştirirlerdi. Edebiyatçılar arasındaki tartışma ve seviyeli kavgalar, zevk verir ve herkes kendine göre dersler çıkarırdı bunlardan… Bu nedenle şiir ve edebiyat kültürü günümüze de aktarılmalıdır, sızmalıdır yazı ve konuşmalara… Edebiyatçıların ilginç konuşma, davranış ve yaşantıları örnek alınmalıdır daima…

Psikolojik tahlil ve karakter özellikleriyle kişiliğimizin olgunlaşması ve derinleşmesi için büyük, köklü ve örnek alanlarımızdır bu anekdotlar. Bu yazımızda birtakım yaşanmışlıkları gündeme taşıyarak okuyucunun zevkli vakitler geçireceğini tahmin etmekteyiz.

Ziya paşa ve Namık Kemal, çok iyi dost ve arkadaştırlar. Ziya Paşa, Harabat adında bir şiir antolojisi hazırlamak ister. Arkadaşı Namık Kemal’den yayımlanmış ve yayımlanmamış şiir ve yazılarını ister. Oldukça kıskanç olan Namık Kemal, “Davul boynumda tokmak neden Ziya Paşa’nın elinde olsun” düşüncesiyle kendi yazdığı şiirleri vermez.

Harabat yayınlanınca, mal bulmuş mağribi gibi hemen harekete geçen Namık Kemal, alır eline kalemi ve başlar kritik ve tenkide… Ziya Paşa, Fuzuli`yi Harabat’ın önsözünde şiir kalıpları içinde anlatırken:

“Yanıktır o şairin kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı”

Dediğinde, Namık Kemal hemen kaleme sarılır ve onu alaya alır. Namık Kemal, bu yöntemiyle kimi zaman nükteden yararlanmayı da ihmal etmez. Nitekim Ziya Paşa`nın Fuzulî hakkındaki sözlerine mukabil Namık Kemal, nüktedanlığını konuşturur. Namık Kemal, muhatabının Fuzulî hakkındaki söylemini alelade bulduğunu ima ederek istihza ve alaylı bir dil kullanır. “Hele Fuzulî için tanzim buyurulan:

“Yanıktır o âşığın kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı.”

Beytini okudukça, kendimi Harabat`da (Meyhane’de) değil, Bahçekapısı lokantalarında zan ediyorum. Af buyurursunuz amma şu “ciğer kebabı” mazmunu (imgesi) ne kokmuş söz ne iğrenç tasavvur! Demekten bir türlü kendimi alamayacağım. Fuzulî Divan`ını kedi yavruları için mi söylemiş, yoksa Arnavutların manda yuttu dedikleri meşhur kitap mıdır?”

Necip Fazıl ve Sezai Karakoç çok iyi ahbap, ya da Necip Fazıl üstat, Sezai Karakoç da onun bağlısı ve çok sadık bir öğrencisidir. Öğrenciden öte samimi ve candan manevi bir evladıdır. Necip Fazıl ona, “Benim kara gözlü Seza’im” diye hitap eder.

Necip Fazıl, Ankara’ya gittiğinde daima Sezai Bey’le görüşür ve hoşça vakit geçirirlermiş. İşte bir “yelek” hikâyesi…

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi.

Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

Cahit Sıtkı Tarancı, Cumhuriyet döneminin büyük şair ve yazarlarındandır. Aynı zamanda çok iyi bildiği Fransızcasıyla iyi bir çevirmendir de… “Otuz Beş Yaş” şiiriyle özdeşleşen Tarancı, “sanat için sanat” anlayışına bağlı kalır. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer verir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur zaman zaman. Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde sürekli “ölüm” temasını işlemiştir.

Özdemir Asaf: 11 Haziran 1923’te Ankara’da doğar. Asıl adı Halit Özdemir Arun’dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi’nde yapar. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olur.

İstanbul Üniversitesi’nde, önce Hukuk Fakültesi’ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’ne devam etse de 1947’de yükseköğrenimini yarıda bırakır. Bir süre sigorta prodöktörlüğü yapar. ‘Zaman’ ve ‘Tanin’ gazetelerinde çevirmen olarak çalışır. 1951’de Sanat Basımevi’ni kurarak matbaacı olur…

“Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,

Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.

Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür,

Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.”

Veya:

“Sana gitme demeyeceğim.

Üşüyorsun ceketimi al.

Günün en güzel saatleri bunlar.

Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.”

Gibi güzel şiirleri vardır. “R” harfini söyleyemeyen şair… Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?”  Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Hilalin Yüreğinde Kutlanan Sevda

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı/ Gönül gözüme kazıdım/ Göz değmesin diye./Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim/Nefrete baş eğmesin diye./ Bıraktım hiç duyulamayan/ duygulara/ Hüzün gecelerinin yalnızlığını./ Bir serçe kadar hür ve narin, /Güvercin gerdanlığı gibi masum7 Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

EKLENDİ

:

Bir tutam çırpınıştı hayat
Budaklanan kırılası dallara.
Kurşun attım kırmak için
Yüreğimin karanlık zincirini.
Gecenin koynunda sayıkladım
Sonsuzluk hasretini.

 

En koyu ve zor gecesi hayatın,
Sevdasız yürümek
Bitimsiz gecelerin omuzlarında.
En acı ıstırabı imtihanın,
Kor ateşi tutabilmek avuçlarda!

 

En güzeli nefes almanın,
Göz kırpabilmek
Kör sanılan yıldızlara.
O yüzden kuşanırdı yüreğim
Hüznün muştusu geceyi.

 

Gözbebeğimde sakladım
Ve hilalin yüreğinde kutladım
En kutlu sevdayı
Maveraya uzanan
Yıldızlara varabilmek için.

 

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı
Gönül gözüme kazıdım
Göz değmesin diye.
Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim
Nefrete baş eğmesin diye.

 

Bıraktım hiç duyulamayan duygulara
Hüzün gecelerinin yalnızlığını.
Bir serçe kadar hür ve narin,
Güvercin gerdanlığı gibi masum
Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yunus Emre Divanı’nda Berceste Beyitler

EKLENDİ

:

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar