Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Gösteriş ve Tevazu

Kimsede kusur aramak, bizim haddimiz de hakkımız da değil. Ancak belli bir insandan, belli bir yerden ve zamandan bağımsız olarak kusur kabul edilen hususları dile getirmek de gerekiyor. Zira yanlışa yanlış dememek giderek onun doğru olarak kabulüne ve benimsenmesine yol açabiliyor.

EKLENDİ

:

Kimsede kusur aramak, bizim haddimiz de hakkımız da değil. Ancak belli bir insandan, belli bir yerden ve zamandan bağımsız olarak kusur kabul edilen hususları dile getirmek de gerekiyor. Zira yanlışa yanlış dememek giderek onun doğru olarak kabulüne ve benimsenmesine yol açabiliyor.

Yazıya bu şekilde girişimizin elbette bir sebebi var. O da “Yunus Emre der hoca / Gerekse git bin hacca / Hepsinden iyice / Bir gönüle girmektir” şeklindeki söyleyişlerinden ne anlaşılması gerektiğine dair duyduğumuz ihtiyaçtır. Zira bu tür söyleyişler, haksız ve gereksiz tenkitlerin konusu olmaktadır.  Buna gönlümüz razı olmadığı için bu yazıyı bu dörtlük çerçevesinde yazmak istedik ve adını da “gösteriş ve tevazu” olarak belirledik.

Söze şöyle başlayalım: Gösteriş “zahiri”, tevazu ise “Batıni” bir özellik taşır. Birinde “ortaya çıkarma, gösterme”, diğerinde “gizleme, belli etmeme” özelliği vardır. Makbul olan elbette ikincisidir. İşte Yunus Emre, bu dörtlükte aslında böyle bir duruma da işaret ediyor. Zira Hakk’ı bilme noktasında önemli bir deneyim olan hac ibadeti, gönülden bağımsız olarak düşünüldüğünde ne yazık ki tevazudan gösterişe dönüşmektedir.

Yunus Emre, bu dörtlüğü ile işte bize böyle bir tehlike karşısında ikazda bulunuyor. Zaten onun zahir ehli tarafında tenkide tabi tutulan sözleri işte bu özellikte olanlardır. İzaha gerek yok ama yine de söyleyelim. Buradan Hacca dair olumsuz bir mana elbette çıkmaz. Dikkat çekilen husus, onun zahiriyle ve batınıyla bir bütünlük içinde yapılmasıdır. Aksi takdirde sırf şekilde kalanın kişiye bir fayda sağlamayacağıdır.

Yunus’un “Cennet cennet dedikleri” şeklinde başlayan dörtlüğünde de aynı özellik var. Orada da asıl maksadın Allah ve onun rızası olduğu, onun dışındakilerin hedeflenmesinin rıza kavramıyla bağdaşmadığıdır. Ne var ki kuru akıl, sözün zahirine takılıp onun mana kapsısını açmadan bu tür bir sözü sorunlu görebilmektedir. Nitekim dikkatli bir okuyuş, bu tür bir anlayışın Kur’an merkezli olduğunu da gösterecektir. Çünkü iman da ibadet de ihlasla değer kazanmaktadır. Vurgu ihlasadır, samimiyetedir. Çünkü Allah, ayette de belirtildiği gibi bizim amellerimize değil kalplerimize bakar. Yine bu tür söyleyişlerde Allah algısı da önemli rol oymamaktadır. Yaratıcısına sevgi odaklı bakan biri elbette onun rahmetini ümit eder. Kendi zayıf hali için gerekirse naz etmekten de çekinmez. Çünkü O’ndan başka kimi vardır ki… Olmadığına göre ne varsa hissettiği, düşündüğü ona arz edecektir.

Burada aşk kavramının belirleyici rolünü görmek gerekir. Akaid ilmindeki ihlas kavramı Yunus’un dilinde aşka dönüşür. O, her kavrama, olaya, duruma aşk penceresinden bakar, aşkla bakar, aşkla söyler. Aşkın dili ise onun ifadesiyle kuş dilidir. Öyle der kendisi de “Benim dilim kuş dilidir / Benim ilim dost ilidir / Ben bülbülem dost gülümdür / Bilin gülüm solmaz benim”  Bülbül ise güle aşkını dile getirecektir. Aşk ise sınırlardan hoşlanmaz. Sınırsızlığı, birliği ister. Bu dörtlüğün devamında “O dost bana gelsin demiş / sundum kadehi alsın demiş / aldım kadeh içtim şarap / Ayrık gönlüm ölmez benim” Şimdi kim diyebilir ki Yunus gerçek sarhoştan, sarhoşluktan bahsediyor diye… Eğer birazcık edebiyat, mecaz kavramlarına aşina isek anlarız ki ancak böyle konuşur bir dil. Önce zahir manasıyla kelimeye yaklaştırır, ardından mecaz örtülerini kaldırıp hakiki manayla karşılaştırır. Anlatım dille olacaksa bundan başka çare de yoktur zaten.

Meseleye bu tür yaklaşım kişiyi gösterişten tevazu iklimine kanatlandırır. Zira gösterişte “iddia”, tevazuda “teslimiyet” ve “mahviyet” duygusu vardır. Âşık, hiçlik makamında konuştuğu için onun gösteriş halinde olması zaten düşünülemez. Bilir ki sadece O vardır ve her şey O’ndandır. Kıymet parada pulda, makamda saltanatta değil gerçek aşkta yani gerçek kul olmadadır. Kul ise onun ifadesiyle padişahsız (Allah) olamaz. yine onun ifadesiyle “gerçek erin bu yolda yokluktur sermayesi”  Bu yüzdendir ki niyazını şöyle yapar: “Al gider benden benliği / Doldur içime senliği / Bu dünyada öldür beni / varıp anda ölmeyeyim”

Yokluk, hiçlik… Bir de şimdiki zamanlara bakalım. Pazarda bunlara müşteri bulabilir miyiz acaba?  Çünkü “ben” “benim” sözü en çok tekrarladığımız bir söz… Meseleye böyle bakınca ibadetler bile benliği bencilleştirmenin, gösterişe çevirmenin tuzağından kurtulamıyor. Öyle olunca da gönül ışığı yanmıyor. Gönül ışığı yanmayınca diyelim namaz bilinci hayatın her anını kuşatmıyor. Mesela beden orucu tutuyoruz ama söz orucu tutamıyoruz. Şükür dilden kalbe ve fiile inemiyor. İşte sıkıntı da buradan başlıyor. Tek derdimizin gaflet olması (Allah’ı unutma) gerekirken kendimize yeni dertler icat ediyoruz ve o dertlerin arasında bizi sonsuz derinliğinde inciyle karşılaştıracak deniz, bir bataklığa dönüşüyor. Arınacağımız yerde daha da kirleniyoruz. Kirlendikçe gönül aynamız daha da kararıyor, hiçbir hakikati göremez hale geliyoruz. Yalanları ise hakikat olarak kabul etmeye başlıyoruz.

Yunus Emre, bize hep yokluk dersleri verdi. Bugün kabrini bile nerededir, bilmiyoruz. Bu da onun bize verdiği son tevazu ve yokluk dersi olmalı… Ama yok olan pozitivist anlayışta olduğu gibi yok olmuyor, aksine var oluyor. Kabri bilinmese bile bütün gönüller onun mekânı…  Yedi asırdır dünya semasında parlayan bir yıldız… Kim ki onu kutup yıldız görmüşse yolunu bulmuş oluyor. Yolunu bulan da yolda kalmayıp hedefine varıyor ve vuslata eriyor.

Çok Okunanlar