Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Gül/lük – Tatile Girerken İmam Hatipler…

Birileri dinden büyük bir intikam aldı. Din eğitiminin bir şubesi olan imam hatiplere çok dehşetengiz bir darbe vuruldu. Bunun etkisini belki toplum beş yıl, on yıl sonra hissedecek ama işin içinde olan bizler şimdiden kahroluyoruz…. Okullar tatile girerken sınıflar mahzun. Sıralar, koridorlar, binalar mahzun. Bahçeler, ağaçlar, oyun alanları mahzun. Kuşlar, arılar değilse de tüm mahlûkat mahzun… Bu hüzün, elbet bir gün, sevince dönüşecektir.

EKLENDİ

:

Beni her görenin sorduğu sorulardan ikincisi değilse de üçüncüsü okulla ilgili:

“Okulun durumu nasıl?”

Soran da en az sorulan kadar, olanlardan haberdar ve gelecek cevabın olumsuz olacağını bilerek hemen ardından hüzünlü bir tavır takınıyor zaten…

Ne demeli, nasıl söylemeli?…

Okulun yani İmam hatip lisesinin ve liselerinizin genel hali, komada olan bir insanın hali gibi. Gün geçtikçe sonuna yaklaştığını düşünen, an be an eriyen bir hasta…

Öyle ki yapacak bir şeyiniz, bir müdahale, sonu şifayla bitecek bir müdahale yok.

Üç yıl önce 650 olan öğrenci sayısı, bugün 115.

Üç yıl öncesinin zeki, başarılı, umut ve gelecek vadeden öğrenciler artık başka okullarda. Ve geriye kalanlar, ya aile baskısıyla kalanlar/gelenler ya da bir diplomam olsun da nasıl olursa olsun diyen öğrenciler. Ve az sayıda da idealist gençler…

Öğretmenler birer ikişer başka okullara kaymaya başladı. Daha önce altı meslek dersi öğretmeni yetmezken şimdi iki kişi fazla bile…

Öğrencilerle artık zevkli sohbetler, ideallerimiz üzerine çeşitlemeler, güzellemeler yapamıyoruz. Esprilerimiz bile kayboldu.

Birileri dinden büyük bir intikam aldı. Din eğitiminin bir şubesi olan imam hatiplere çok dehşetengiz bir darbe vuruldu. Bunun etkisini belki toplum beş yıl, on yıl sonra hissedecek ama işin içinde olan bizler şimdiden kahroluyoruz.

Allah (cc) elbette bizlere yeni imkânlar sunacaktır. Yavrularımızın din eğitiminden geçirileceği imkânlar bulunacaktır. Ama bir öğrencinin Kuran okuma, Tefsir, Hadis, Akaid… derslerinden mahrum bırakılması büyük bir zulüm ve cinayet.

Okullar tatile girerken sınıflar mahzun.

Sıralar, koridorlar, binalar mahzun.

Bahçeler, ağaçlar, oyun alanları mahzun.

Kuşlar, arılar değilse de tüm mahlûkat mahzun…

Bu hüzün, elbet bir gün, sevince dönüşecektir.

                         Haziran 2000/Nizip

Rasim Abiyle Türkiye Yazarlar Birliğinde

Rasim Özdenören yaşayan en büyük yazar ve öykücülerimizden. Kendisiyle üç yıl kadar önce Abdülhamit Gül ve Nil Gülsüm ile evinde görüşmüştük.

Dün dinlediğimde de aynı kanaat ve tespit zihnime geliverdi: Mütevazı, huzur veren, bilgi ve şuur veren bir yazar. Hiç sıkılmadığınız, saatlerce dinlemekten bıkmadığınız, hep konuşmasını istediğiniz, tarihe yolculuk yaptığınız bir sohbet ehli.

Ve muazzam bir hafıza, ayrıntıları bile kaçırmadan aktaran bir bilge.

                         18 Şubat 2018/ Ankara

 

Kalkan, Kalkamayan

Kurban Bayramı’nın üçüncü günü, imam-hatip mezunlarının altıncı geleneksel bayramlaşma programındayken telefonum çaldı. Baktım bizim eczacı. İstanbul’dan gelen iki arkadaşının olduğunu, uygun görürsem konuşmalarını sağlamamı istedi. “Memnuniyetle” dedim.

Az sonra geldiler ikisi de. Hippi kılıklı, uzun saçlı, biri uzun diğeri kirli sakal, kotlu, montlu (hatta birinin paçası neredeyse dizlerine yakındı) bir küpeleri eksik halde karşımızdaydılar. Tabi bu kıyafetleri yadırgamıyordum. Her ne kadar yaşadığımız şehirde pek fazla olmasa da rastlıyorduk zaman zaman. Ve enteresandır, oradakilerden hemen hemen hiç kimsenin, yaşadığı kısa bir şaşkınlıktan sonra, hiçbir zaman onaylamayacaklarını bildiğim bu görüntüyü o şahısların üzerinde yadırgamadıklarını gördüm.

Biri Don Kişot olarak bilinen, Başbakanlık önünde eylem yapmış iki gönüllü, beraber sahneye çıkıp konuştuklarında, tüm salonun havasının değiştiğini hissettim. Herkes verilen savaş karşıtı mesajların etkisindeydi. Savaş ve Amerikan karşıtlığı yapan insanların, sakallı, sarıklı değil farklı iklimlerden insanlar olması bunda en büyük etkendi tabi.

Konuşma bittikten sonra salonun alkıştan nasıl çınladığını belirtmeye gerek yok sanırım.

Toplantıdan sonra Eğitim-Bir-Sen’de bir basın toplantısı düzenlemeye karar verdik. Verimli bir toplantı oldu.

Düşünceleri, anlayışları, yaşam tarzları, imkânlar, kılık-kıyafetleri ne olursa olsun, bir duyarlılık sonucu yurdunu, rahatını terk edip Irak’a canlı kalkan olarak giden bu iki insana imrendim mi, yerlerinde veya beraberinde olmak istedim mi bilemiyorum ama beni çok sarstıkları kesin.

Onlar “kalkan” olmuşlardı.

Peki ya kalkamayanlar?!..

                         14.02.2003/Nizip

 

Allah’ın Bir Ayeti

Küçük İbrahim vefat ettiğinde, tevafuken güneş tutulur. Ashabı kiram, güneşin adeta Peygamber hüznüne iştirak ettiğini düşünerek bu minvalde yorumlar yapar. Allah Rasulü (sav) bu yorumları duyunca duruma açıklık getirir:

“Güneş ve ay Allah’ın ayetlerinden bir ayettir. Bir kişinin doğması veya ölmesiyle kaybolmaz, tutulmaz.”

Bugün Allah’ın bu ayetinin, bu işaretinin tecellisini biz de gördük. Birkaç dakikalığına, güneş kayboldu semadan. Çekildi adeta yeryüzünden.

İnsanlar coşkuyla izlediler olayı.

Orkestra eşliğinde dans etti kimileri, eğlendi, hopladı, zıpladı…

Kimileri de, bir asırda ancak birkaç kez gerçekleşecek bu durum karşısında, bir sünneti gerçekleştirdiler: Küsûf namazı kıldılar. Kıldık. Altı’sındaki Muhammed Cemil’e varıncaya kadar Rabbimize hamd ettik.

Bize ışık sunduğu için.

Işığı sürekli kıldığı için.

Karanlığı geçici tuttuğu için.

Bize bir sürpriz yapıp güneşi elimizden almadığı için.

Hayatta tesadüfe yer vermediği için…

Sana hamd olsun Rabbim.

Secdeler Sana…

                         12 Ağustos 1999/Nizip

 

Yeni Hocamızı Ziyaret

Bu akşam Mehmet Kılıç hocamızla kalan ve okulumuza yeni gelen İbrahim Elibolca’yı ziyaret için, babamdan zar zor izin koparabildim. Karadenizli olan İbrahim Hoca vesilesiyle epey laz fıkrası anlatıldı. Kılıç Hoca formundaydı, anlattıkça coşuyordu. İşin hoş yanı her fıkra anlatıldığında, sanki o Temel kendisiymiş gibi, İbrahim Hocamız kızarıyor, mahcubiyet duyuyordu. Ve bu durum da Kılıç Hoca’yı ateşliyordu.

Eve geldiğimde Yusuf’un verdiği İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü’nü okudum. Sezai Karakoç Üstadın. Kapitalizmle komünizmin, sonra da İslam’ın ekonomik yapısını kendi üslubuyla anlatıyor.

                         18 Şubat 1982/Nizip

 

Zifiri Karanlıktan Nurani Aydınlığa…

Her taraf kapkaranlık. Göz gözü, göz çevreyi görmüyor. Önümdeki duvarı, sağımdaki kapıyı, tavanı, yerdeki halı benzeri yaygıyı göremiyorum ilk anda. Oysa az önce her şey net ve berraktı. Caminin kadınlar girişinin yanındaki küçük bir girişten içeri girmiş, soldaki kapıdan kıble yönüne merdivenden içeri iki büklüm, heyecan, hayret ve merakla dalmıştım. Yedi sekiz kişinin ancak bir saf halinde namaz kılabileceği büyüklükte bir giriş. Sol tarafta, camiye çıkan beş altı merdiven, sağ tarafta da zamanında mutfak olarak kullanıldığı anlaşılan bir küçük oda. Kıble tarafında, karşımızda yine küçük bir kapı ve ileri doğru uzanan ince, daracık bir koridor.

Camiden okunan Kur’an-ı Kerimi dinledik. Sonrasında Faruk Beyden biraz bilgi aldık.

“Melih Başkan, buraları restore etmek için çok uğraştı, hep engellerle karşılaştı. Burası yakın zamana kadar kullanılmaz, girilmez bir yerdi. Hacı Bayramı Veli Hazretleri, belli aralıklara burada itikâfa, inzivaya çekilirdi. Bazen yalnız, bazen kimi talebeleriyle. Burası her zaman açılmaz. Dışarıdan gelen bazı misafirler, bakanlar, başbakan ve cumhurbaşkanımız zaman zaman gelir. Reis, bir defasında on iki saat kadar kalmış. Gelen misafirlerden en uzun süre kalan Reisimizdir bu anlamda. Caminin ek bölümünü İsmet İnönü’nün eşi yaptırmış veya yapımına öncülük etmiş. İsterseniz kısa bir itikâf yapalım.”

Faruk Bey, dar koridordan içeri geçti. Bizler de yatsıyı kıldıktan sonra İhsan Ağcan, İdris Yıldırım ve iki gençle iki büklüm eğilerek, duvarlara gayrı ihtiyari sürtünerek ilerledik. Soldaki üç odayı geçerek Hacı Bayramı Veli Hazretlerinin odasına geçtik. Kısa bir sohbetten sonra Faruk Bey,

“Her birimiz bir odaya geçelim, ışıkları söndürelim, biraz tefekkür ve zikir edelim.” dedi.

İlk odaya geçtim, lambayı söndürdüm ve zifiri karanlığa gömüldüm.

Ayrı bir âleme ışınlandım. Bedenen zifiri bir mekânda iken, ruhen nurani bir atmosfere yolculuk başladı. Uzay boşluğunda, tüm zahiri dünyadan uzaklaştım.

Farklı bir iklimde gezindim. Yoldaşlarım; tefekkür, tezekkür ve teşekkür oldu…

                         28 Şubat 2018/Ankara

 

 

Edebiyat

Edebiyat Dünyasından İlginç Anekdotlar

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi. Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

EKLENDİ

:

Eski aydınlarımız, yazılarına ve konuşmalarına sık sık bir beyit ya da şiir alıntısı yaparak zenginleştirir güzelleştirir ve zenginleştirirlerdi. Edebiyatçılar arasındaki tartışma ve seviyeli kavgalar, zevk verir ve herkes kendine göre dersler çıkarırdı bunlardan… Bu nedenle şiir ve edebiyat kültürü günümüze de aktarılmalıdır, sızmalıdır yazı ve konuşmalara… Edebiyatçıların ilginç konuşma, davranış ve yaşantıları örnek alınmalıdır daima…

Psikolojik tahlil ve karakter özellikleriyle kişiliğimizin olgunlaşması ve derinleşmesi için büyük, köklü ve örnek alanlarımızdır bu anekdotlar. Bu yazımızda birtakım yaşanmışlıkları gündeme taşıyarak okuyucunun zevkli vakitler geçireceğini tahmin etmekteyiz.

Ziya paşa ve Namık Kemal, çok iyi dost ve arkadaştırlar. Ziya Paşa, Harabat adında bir şiir antolojisi hazırlamak ister. Arkadaşı Namık Kemal’den yayımlanmış ve yayımlanmamış şiir ve yazılarını ister. Oldukça kıskanç olan Namık Kemal, “Davul boynumda tokmak neden Ziya Paşa’nın elinde olsun” düşüncesiyle kendi yazdığı şiirleri vermez.

Harabat yayınlanınca, mal bulmuş mağribi gibi hemen harekete geçen Namık Kemal, alır eline kalemi ve başlar kritik ve tenkide… Ziya Paşa, Fuzuli`yi Harabat’ın önsözünde şiir kalıpları içinde anlatırken:

“Yanıktır o şairin kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı”

Dediğinde, Namık Kemal hemen kaleme sarılır ve onu alaya alır. Namık Kemal, bu yöntemiyle kimi zaman nükteden yararlanmayı da ihmal etmez. Nitekim Ziya Paşa`nın Fuzulî hakkındaki sözlerine mukabil Namık Kemal, nüktedanlığını konuşturur. Namık Kemal, muhatabının Fuzulî hakkındaki söylemini alelade bulduğunu ima ederek istihza ve alaylı bir dil kullanır. “Hele Fuzulî için tanzim buyurulan:

“Yanıktır o âşığın kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı.”

Beytini okudukça, kendimi Harabat`da (Meyhane’de) değil, Bahçekapısı lokantalarında zan ediyorum. Af buyurursunuz amma şu “ciğer kebabı” mazmunu (imgesi) ne kokmuş söz ne iğrenç tasavvur! Demekten bir türlü kendimi alamayacağım. Fuzulî Divan`ını kedi yavruları için mi söylemiş, yoksa Arnavutların manda yuttu dedikleri meşhur kitap mıdır?”

Necip Fazıl ve Sezai Karakoç çok iyi ahbap, ya da Necip Fazıl üstat, Sezai Karakoç da onun bağlısı ve çok sadık bir öğrencisidir. Öğrenciden öte samimi ve candan manevi bir evladıdır. Necip Fazıl ona, “Benim kara gözlü Seza’im” diye hitap eder.

Necip Fazıl, Ankara’ya gittiğinde daima Sezai Bey’le görüşür ve hoşça vakit geçirirlermiş. İşte bir “yelek” hikâyesi…

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi.

Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

Cahit Sıtkı Tarancı, Cumhuriyet döneminin büyük şair ve yazarlarındandır. Aynı zamanda çok iyi bildiği Fransızcasıyla iyi bir çevirmendir de… “Otuz Beş Yaş” şiiriyle özdeşleşen Tarancı, “sanat için sanat” anlayışına bağlı kalır. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer verir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur zaman zaman. Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde sürekli “ölüm” temasını işlemiştir.

Özdemir Asaf: 11 Haziran 1923’te Ankara’da doğar. Asıl adı Halit Özdemir Arun’dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi’nde yapar. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olur.

İstanbul Üniversitesi’nde, önce Hukuk Fakültesi’ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’ne devam etse de 1947’de yükseköğrenimini yarıda bırakır. Bir süre sigorta prodöktörlüğü yapar. ‘Zaman’ ve ‘Tanin’ gazetelerinde çevirmen olarak çalışır. 1951’de Sanat Basımevi’ni kurarak matbaacı olur…

“Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,

Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.

Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür,

Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.”

Veya:

“Sana gitme demeyeceğim.

Üşüyorsun ceketimi al.

Günün en güzel saatleri bunlar.

Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.”

Gibi güzel şiirleri vardır. “R” harfini söyleyemeyen şair… Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?”  Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Hilalin Yüreğinde Kutlanan Sevda

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı/ Gönül gözüme kazıdım/ Göz değmesin diye./Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim/Nefrete baş eğmesin diye./ Bıraktım hiç duyulamayan/ duygulara/ Hüzün gecelerinin yalnızlığını./ Bir serçe kadar hür ve narin, /Güvercin gerdanlığı gibi masum7 Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

EKLENDİ

:

Bir tutam çırpınıştı hayat
Budaklanan kırılası dallara.
Kurşun attım kırmak için
Yüreğimin karanlık zincirini.
Gecenin koynunda sayıkladım
Sonsuzluk hasretini.

 

En koyu ve zor gecesi hayatın,
Sevdasız yürümek
Bitimsiz gecelerin omuzlarında.
En acı ıstırabı imtihanın,
Kor ateşi tutabilmek avuçlarda!

 

En güzeli nefes almanın,
Göz kırpabilmek
Kör sanılan yıldızlara.
O yüzden kuşanırdı yüreğim
Hüznün muştusu geceyi.

 

Gözbebeğimde sakladım
Ve hilalin yüreğinde kutladım
En kutlu sevdayı
Maveraya uzanan
Yıldızlara varabilmek için.

 

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı
Gönül gözüme kazıdım
Göz değmesin diye.
Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim
Nefrete baş eğmesin diye.

 

Bıraktım hiç duyulamayan duygulara
Hüzün gecelerinin yalnızlığını.
Bir serçe kadar hür ve narin,
Güvercin gerdanlığı gibi masum
Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yunus Emre Divanı’nda Berceste Beyitler

EKLENDİ

:

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar