Masumiyet, bu çağda yaşanması zor ve giderek kaybolan bir özelliktir. Nefsin hesabından arınmış, iradenin Hakk’a teslim olduğu bir hâldir; niyetin gölgelenmediği, fiilin menfaatle kirlenmediği saf bir yöneliştir. Maalesef ahir vaktin ikliminde masumiyet, çağın katı yörüngelerinde tutunamayan bir gök cismi muamelesi görür. Saflığı, ışığını ölçen kronometreler tarafından hesap dışı bırakılır; parlaklığına rağmen kara deliklerin sessiz çekim alanına doğru çekilir, bilinmezlikten başka sığınağı yoktur. Geride, kimsesiz bir siluet, boşlukta asılı kalmış yetim bir bakış bırakır; soluğu yarıda kesilen bir mevsim gibi.
Bu döngüde ısı, rikkat ve merhamet var; elzem olan atmosfer yoktur. Öyle ki kozmik rüzgârlar çarpar, yıldızlararası tozlar üzerine çöker, enerji birikemeden sönmeye yüz tutar. Bu yüzden üşür ve ışığını erken yitirir. Yörüngesini tamamlayamadan savrulur bu nedenledir ki çiçeklenmesi gereken baharda, daha ilk devrini bitiremeden hazana yenik düşer. Ve bu çağın göklerinde, masumiyet, iz bırakan bir kuyruklu yıldız: parladığı an kısa, kaybolduğu an sessizdir. Tüm galaksiler kendi hesaplarıyla meşgul olur ve kimse onun yörüngesini önemsemez.
O hâlde sormak gerekir: Masumiyet bu çağda gerçekten kayboldu mu, yoksa biz onu koruyacak kadar ölçülü olamadığımız için mi daha ötelere hatta galaksilerin karanlığına savruldu?
Masumiyetin sürgünü yalnızca çağın suçu değildir; insan da kendi iç dünyasında bu sürgüne zemin hazırlar. Zamanla, iç evrenindeki odalardan bazılarını sessizce kapatır; kimi kapılar bir daha açılmamak üzere kilitlenir. Yaş almak, burada takvimle sınırlı kalmaz; zaman artık saatin akrep ve yelkovanıyla değil, güvenin parçalanışıyla ilerler. Bu sancı, ruhun takviminden bir yaprak koparmakla yetinmez, çoğu zaman o takvimi bütünüyle kül eder. Alına düşen çizgiler, dünyanın sertliğine rağmen hakikate açık kalmanın bedelini taşır. İnsan yıllarla değil, payına düşen tuzaklarla ağırlaşır; omuzlarına çöken yük, geçen seneler değil, taşınamayan iyi niyetin tortusudur.
Masumiyet işte bu yüzden hedef alınıyor. Çünkü masumiyet, bu çağın kirli dilini konuşmuyor. Gürültünün içinde susarak duran tek ses odur kanaatimce. Herkesin cebinde keskin hesaplar, dillerinde cilalı yalanlar varken; masum insan kalabalığa çıplak bir kalple karışıyor. Yalpalaya yalpalaya kaybolmuş meçhul bir yolcuya benzemektedir. Elinde pusula yoktur; yönünü kalbiyle bulduğunu zanneder. Yüreğinde kilit yoktur; çünkü kötülüğün anahtar taşıyabileceğine inanmaz. Dilinde temkin yoktur; zira sözü yara değil, köprü zanneder. Tıpkı bir çocuğun, uzatılan şekerin ardındaki niyeti görememesi gibi, bu yolcu da sunulan iyiliğin bedelini hesap etmez. Şekerle kandırılan çocuk nasıl sessizce oyundan oyuna çekilirse, insan da tatlı vaatlerin ardında fark etmeden yüklenir. Bu kandırılış, sırtına bağlanan görünmez bir taşa dönüşür; adımları yavaşlar, bakışı kararır, sesi kısılır. Anlar ki o tatlı, masum değildir ve her uzanan el, yol göstermez.
Masumiyetin dramı tam da buradadır: Kendini savunmayı öğrenirse masum olmaktan çıkar, öğrenmezse hedef olmaktan kurtulamaz. İşte bu yüzden masumiyet, bu çağda ya erken gömülür ya da sessizce yaralanır.
Bir hikâye gibi başladı her şey desem. Dünya, ilk bakışta geniş ve umutlu bir yerdi. Fakat Aşık Talibi’nin dediği gibi, “Ben n’edeyim dünyasını / Bana çaktı iğnesini.” Masum olan, dünyanın iğnesini fark edemiyor. Çünkü o, sarılmayı beklerken batırılanı anlamakta gecikiyor. Masum insanın yanılgısı budur: Her gülüşü samimi, her sözü gerçek sanmak. Masum insan işte tam da böyledir. Hesap yapmaz, saklamaz, dolambaçlı yollara sapmaz. Bu yüzden kolay fark edilir. Kolay bir av olur günün sonunda. Masumiyet ürkek bir ceylan gibi dolaşır insanların arasında. Güvenmeyi bilir lâkin kaçmayı bilememiştir. İşte bu yüzden hedef alınır: Savunmasız olduğu için, şeffaf olduğu için, içi görülebildiği için.
Masum insanın kalbi camdan içi görünen bir ev gibidir; atılan ufacık bir taş onu paramparça edebilir. Perdeleri yoktur, kapıları ardına kadar açıktır. Bu çağda ise en çok açık kapılar zorlanır. Masum insan, bir aynaya benzer: Karşısındakini olduğu gibi gösterir. Ve kimse kendi çarpık yüzüyle uzun süre yüzleşmek istemez. Bu yüzden aynalar kırılır, masumiyet suçlanır.
Bir hikâye daha var burada. Masum olan, söylenen söze değil; söylenmeyen niyete inanır. Gülüşü maske sanmaz, merhameti stratejiye yormaz. Oysa bu çağda duygular bile pazarlık masasına sürülür. Samimiyet bir araç, iyilik bir yatırım, güven ise sömürülecek bir zemin hâline gelmiştir. Masumiyet, söz de bir aptallık olur. Bunları bilmediği için de oyunun en kolay kaybedenidir. Masumiyet, zırhsız gezmenin adıdır. Ve ne yazık ki bu dünyada çıplak kalp, en hızlı kanayan yerdir. Kurtlar murat alır, kuşlar payına düşeni kapar; hırslı olanlar istediklerini alır, geriye kalan ise ancak kısmetine razı olur.
Kalbi bir ayna gibi düşünür masum insan. Tozsuz, lekesiz… Ama zamanla o aynaya nefesler üflenir, kirli parmaklar dokunur. Yine Âşık Talibi’nin dizeleri ile “Şu kalbimin aynasını / Parlatıp da silen olmaz.” Çünkü masum olan hep vermeyi bilir, kendine uzanacak eli çoğu zaman bulamaz. Bir de kandırılma meselesi vardır. Masum insan, kötülüğün örgütlü olabileceğine inanmaz. Oysa bu çağda masumiyet bir davettir; suistimale, oyuna, yalana.” Elin bahtı yolu bilir”, çünkü hesap yapar; masumun bahtı geri kalır, çünkü inanır. Ve gerçekten de “benim gibi kalan olmaz.” Çünkü kalanlar ya kabuk bağlar ya da kalabalığa karışıp kendini inkâr eder.
İnsan, güveni boşa düştüğünde ve hayaller kırıldığında, yavaş yavaş kendi içine çekilir. Deniz derinleşir, gece artar. Ahmet Muhip Dranas’ın Olvido’sundaki gibi, unutuşa seslenmek ister:
“Ey unutuş! Kapat artık pencereni,
Çoktan derinliğine çekmiş deniz beni…
Çıkmaz artık sular altından o dünya.
Bir duman yükselir gibidir kederden
Macerası çoktan bitmiş gibi o şeylerden.
Amansız gecenle yayıl dört yanıma
Ey unutuş! Kurtar bu gamlardan beni.”
Unutmak çoğu kez zayıflık değil, hayatta kalma çabasıdır. “Ey unutuş! Kapat artık pencereni,” der şair. Masumiyet, denizin altında sulara gömülmüş gibidir artık, çıkmaz suların üstüne. Kederden bir duman yükselir; yaşanmışlıklara ardından bir küf kokusu yayılır ruhun dört yanına. Ve insan, bu çağda masum kalabilmekten yorulur. Zordur çünkü. Unutmak kaçış gibi gözükse de merhem olur sancıya. Dranas’ın seslendiği gibi, insan unutuşa sığınmak ister. Masum insanlar ya erken susar ya da geç anlar; anladıklarında ise iş işten geçmiş olur.
Şimdi durup sormak gerekmez mi? :
Masumiyet büsbütün bir yenilgi midir? Belki de değildir. Belki de masumiyet, bu çağın unuttuğu son asalettir. Özünü yitirmek pahasına incinmeyi göze alanların sessiz direnişidir. Çünkü herkesin hesap yaptığı bir dünyada temiz kalabilmek, en zor ve en pahalı seçimdir.

Çok güzel bir kitap herkese tavsiye ederim ❤️
Masumiyet bu çağın unuttuğu son asalet ….bu yazı çok güzel sibel hanim
İnsanlar, insanların içinde, insana hasret yaşarlar.” Özdemir Asaf
Kalbimi bırakıyorum buraya 😔
Yazarı kutlarim