Bizimle İletişime Geçin

Din ve Hayat

Hz. Peygamber’in (s.a.v) Eşi: Hz. Zeyneb Bint Cahş (r.ah.)

İbn Sa’d’da bulunan bir habere göre Zeyneb, “Vallahi ben, Peygamber’in diğer kadınları gibi değilim. Onlar mehir ile evlendiler. Onları akrabaları evlendirdi. Beni ise Allah, kendi elçisi ile evlendirdi. Allah, Kitapta (Kur’ân) benim hakkımda âyet indirdi. Müslümanlar onu okurlar ki, bu ebediyyen değişmez.”

EKLENDİ

:

Hz. Peygamber’in (s.a.v) aynı adı taşıyan iki hanımından biri olan Zeyneb bint. Cahş (r.ah.) Mîlâdî 588 yılında Mekke’de dünyaya geldi. Annesi Hz. Peygamber’in (s.a.v) halası Ümeyme bint. Abdülmut­talib’dir.[1]

Zeyneb bint. Cahş (r.ah.), Hz. Peygamber’in (s.a.v) hanımları arasında hakkında İslâm muhalifleri ve bilhassa batılı araştırmacılar tarafından en fazla alaka gören hanımdır. Onun gerek Hz. Zeyd’le evliliği, gerekse Hz. Peygamber’le (s.a.v) ikinci evliliği farklı çevrelerce değişik şekillerde yorumlanmış, daima gündemde kalmıştır.

Kaynaklarda hadise şu şekilde gelişmiştir: Rasûl-i Ekrem (s.a.v) azatlısı Zeyd b. Hârise’yi (r.a.) Medine’de Hz. Zeyneb bint. Cahş (r.ah.) ile evlendirmişti ki, bu hâdise tarihte meşhur Zeyd-Zeyneb meselesi olarak bilinir. Bundaki asıl amaç, İslâm dininde Müslümanların eşit olduğunu göstermek, azat edilmiş bir kölenin hür ve asil bir kadınla evlenebileceğini ispat etmekti.

Allah Rasûlü (s.a.v) esas itibariyle hür bırakılmış bir insanla hür insan arasındaki bütün ayrıcalıkları kaldırıp, ikisi arasında mutlak eşit hakları temin etmeyi istediği gibi, kölelik hatıralarını da zihinlerden silerek onu toplumun saygın bir ferdi haline getirmek istiyordu.

Bir azadlı köle ile hür kadının evliliği…

Hz. Peygamber (s.a.v) Arap eşrafından birinin kızı olan Zeyneb’i (r.ah.) azatlı bir köleye eş olarak seçerek hem yabancılara, hem de özellikle azat edilmiş kölelerin şahsiyetine karşı hakaret duygusunu ortadan kaldırmayı, hem de özellikle evlilik sırasında görülen ailevî taassubu unutturmayı arzu ediyordu. Bu sembolik ve anlamlı görev Hz. Peygamber’in (s.a.v) azatlısı Zeyd’e (r.a.) verildi.

Zeyd (r.a.) o zamana kadar olduğu gibi babası olarak kabul ettiği peygamberin bu kararına itirazsız teslim oldu. Ancak Zeyneb (r.ah.) planlanan izdivaca şiddetle itiraz etti. Çünkü Arap toplumunda o zamana kadar böyle bir hadisenin gerçekleşmesi mümkün olmamıştı.[2] Neticede Zeyd (r.a.) bir köle iken Zeyneb (r.ah.) Kureyş’in en saygın ailelerinden birine mensuptu. Fakat “Allah ile Peygamberi bir iş hakkında hüküm verdikten sonra artık inanmış bir kadın ve erkeğe o işi kendilerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur” âyeti[3] Zeyd-Zeyneb evliliğini her iki taraf için de zorunlu hale getirdi.

Hz. Peygamber’in (s.a.v) gerçekleşmesini çok arzu ettiği bu evlilikten istenilen sonuç elde edilemedi. Bir yıl kadar süren bu evlilik hayatı, her iki tarafa da mutluluk getirmedi. Çünkü Zeyneb (r.ah.) dindar bir kadın olmasına rağmen, sülalesi, güzelliği ve asaleti ile iftihar ediyor, azatlı bir köle olan kocasına incitici sözler söyleyip tepeden bakıyordu. Akrabasının evine bir köle olarak giren bir azadlının nikâhı altında bulunmayı bir türlü hazmedemiyordu. Bu sebeple de her fırsatta kocasının kalbini kırıyordu.

Zeyd, artık kendisine yapılanlara dayanamayarak Hz. Peygamber’e (s.a.v) müracaatla karısını boşamak istediğini bildirdi. Rasûlüllah (s.a.v) gelişmeden çok müteessir oldu. Çünkü evlenmelerini bizzat kendisi istemişti. Evlilik hayatı çekilmez hale gelen Zeyd (r.a.) Rasûlüllah’a (s.a.v) sık sık boşanmaktan bahsetmeye başladı. Allah Rasûlü (s.a.v) ise her defasına evlatlığına sabır tavsiyesinde bulunuyor eşinden boşanmamasını istiyordu. Ancak buna rağmen ailevî sıkıntı gittikçe büyüyordu. Bunun üzerine Ahzâb suresinin 37. ayeti nazil oldu:

“Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de (azat etmek suretiyle) iyilikte bulunduğun kimseye, “Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın” diyordun. İçinde, Allah’ın ortaya çıkaracağı bir şeyi gizliyor ve insanlardan çekiniyordun. Oysa kendisinden çekinmene Allah daha layıktı. Zeyd eşinden yana isteğini yerine getirince (eşini boşayınca), onu seninle evlendirdik ki, eşlerinden yana isteklerini yerine getirdiklerinde (onları boşadıklarında), evlatlıklarının eşleriyle evlenmeleri konusunda mü’minlere bir zorluk olmasın. Allah’ın emri mutlaka yerine getirilmiştir”.

Böylece ilahi emirle Zeyneb (r.ah.), Zeyd’den (r.a.) ayrılmış, Allah Rasûlü (s.a.v) ile nikâhlanmıştır. Zeyneb (r.ah.), Zeyd (r.a.) ile maslahat temini için gerçekleştirdiği evlilikten, Zeyd (r.a.) de kendisini baştan beri istemeyen bir eşle çekilmez hale gelen evliliği sürdürme zahmetinden kurtulmuş oldu. Hz. Peygamber (s.a.v) Zeyneb’i (r.ah.) nikâhına almakla, müminlerin annelerinin arasına dâhil edilmesini sağladı.[4]

Evlilikte yeni bir hüküm

İlahi emirle gerçekleşen bu evlilik, câhiliyye döneminin kötü bir âdetini daha ortadan kaldırılmış, Hz. Peygamber (s.a.v) de, hem Zey­neb’in (r.ah.), hem de akrabalarının ilk arzuları doğrultusunda onunla nikâhlanmış oldu. Allah Rasûlü’nün (s.a.v) Zeyneb’le (r.ah.) evlenmesi münafıklar tarafından dedikodu malzemesi yapıldı. Onlar işi o kadar ileri götürdüler ki, “Muhammed, oğulun karısının babaya haram olduğunu bildirdiği halde kendisi oğlunun hanımını nikâhladı.” demeye başladılar. Bunun üzerine Ahzâb suresinin 40. âyeti nâzil oldu: “Muhammed, erkeklerinizden birinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resulü ve Peygamberlerin sonuncusudur”.

Görüldüğü gibi istenilen neticeyi vermese de Zeyd-Zeyneb evliliği, cahiliye döneminde geçerli olan ve toplumda etkisi devam eden evlatlıkların gerçek manada oğul kabul edilmeleri uygulamasının geçersiz olduğunu ispatta esaslı bir rol üstlendi. Artık bundan sonra babalar evlatlıklarının eşleriyle evlenebileceklerdi. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’in el-Ahzâb sûresinin beşinci âyetinde bu anlamda şöyle denilmektedir: “Onları (evlatlıklarınızı) babalarının ismiyle çağırın. Bu, Allah katında daha doğrudur. Eğer babalarını bilmiyorsanız, o halde (onlar) din kardeşleriniz ve dostlarınızdır…”

Bunun üzerine Hz. Peygamber’in (s.a.v) evlatlığı olan Zeyd de, Zeyd b. Hârise adıyla çağrılmaya ve daha sonraki nesillerce de bu isimle anılmaya başlandı. Halbuki daha önce kendisine Zeyd b. Muhammed deniyordu. Zeyd, Hz. Peygamber’in (s.a.v) oğlu değil, ev­latlığı idi.[5] Buna göre onun hanımı olan Zeyneb (r.ah.) de Rasûlüllah’ın (s.a.v) öz gelini değildi. Evlatlık müessesesinin Kur’ân emri ile kaldırılmasından sonra bunun bir kalıntısı olan “evlatlık hanımlarının, evlat edinenler tarafından alınamayacağı” anlayışının da kaldırılması gerekiyordu ki, bu âyet yanlış uygulamayı geçersiz kılmıştır.

İslam düşmanlarının iftirası

Gerçekten bu kadar basit ve bazı uygulamaların değiştirilmesine yönelik olan bu izdivacı, bilhassa İslâm düşmanları ve Batı’nın mutaassıp yazarları dillerine dolayarak bu konuda Hz. Peygamber’i (s.a.v) tenkit edici görüşler ileri sürdüler.

Buna göre Hz. Peygamber (s.a.v), Zeyd’in (r.a.) evde bulunmadığı bir sırada onu aramaya gelmiş, evde Zeyneb’i (r.ah.) görmüş ve ona hayran olmuştur. Bunun üzerine de Zeyd (r.a.) hanımını boşamıştır.

Hadiseyi bu şekilde değerlendirenlerin gözden kaçırdıkları bazı önemli noktalar bulunmaktadır. Bunlar, Zeyneb’in (r.ah.) Hz. Peygamber’in (s.a.v) yakın akrabası olduğunu, onun Medine’ye hicret eden ilk Müslümanlar arasında bulunduğunu, Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v), Zeyneb’i (r.ah.) Zeyd’le (r.a.) evlendirmek için ne kadar uğraştığını, evliliğin sürmesi için ne kadar gayret sarf ettiğini, üstelik Zeyneb’in (r.ah.) Zeyd’le (r.a.) evlenmeden önce Rasûlüllah’a (s.a.v) varmak istediğini hiç dikkate almıyorlar. Eğer, Hz. Peygamber (s.a.v), Zeyneb’le (r.ah.) daha önce evlenmek isteseydi buna kim engel olabilirdi?

Görüldüğü gibi tamamen hayal mahsûlü olan ve münafıkların dedikodusu sebebiyle ortalığa yayılan fitneden dolayı bu izdivaçla ilgili olarak müsteşrik ve misyonerler, gayr-i ilmî ve gayr-i ahlâkî bir faaliyetin içine girmişler, bu konuda kitaplar hatta piyesler yazmışlardır.

Piyes yazanlardan biri de Woltaire’dir. Woltaire, tarihî gerçeklerle taban tabana zıt olan bu piyesi yazarken papadan iltifat görmüş, daha önce aforoz edilmişken yazdığı bu tiyatro eseri üzerine papa tarafından “Oğlum Woltaire” diye başlayan bir mektup alarak papanın iltifatına nail olmuştur. Aslında normal bir evlilik şeklinde gerçekleşen bu izdivaç, bilhassa İslâm düşmanları tarafından devamlı olarak gündemde tutulmaya çalışılmıştır. Bunu ancak dinî taassup, en hafifinden bilgisizlik ile açıklamak mümkün olur.

Özellikli bir evlilik

Hz. Peygamber’le (s.a.v) evlendiği zaman 35 yaşında bulunan Zeyneb bint. Cahş’ın (r.ah.) düğününde Rasûlüllah (s.a.v) büyük bir ziyafet vermişti. Bu evliliği sebebiyle Hz. Zeyneb (r.ah.), Rasûlüllah’ın (s.a.v) diğer kadınlarına karşı övünür ve “Sizi Peygamber’le aileleriniz evlendirdi. Hâlbuki beni yedi kat göklerin üstünden Yüce Allah evlendirdi” derdi.

Başka bir rivayete göre Hz. Peygamber’e (s.a.v) : “Diğer hanımlarının sana karşı nazlanamayacağı üç şeyle nazlanabilirim demiş. Bunlar, senin dedenle benim dedem aynı kişi (Abdülmuttalib) olması, beni sana nikâhlayanın Allah, aradaki elçinin de Cebrail Aleyhisselâm olmasıdır”.[6]

Yine bir gün Hz. Peygamber’in (s.a.v) huzurunda: “Ya Rasûlallah! Allah’a yemin ederim ki ben, senin diğer eşlerinden biri gibi değilim. Onları, babaları, kardeşleri veya aileleri evlendirdi. Benden başka, Allah’ın gökte seninle evlendirdiği var mıdır? diye sormuştur. Keza, İbn Sa’d’da bulunan başka bir habere göre Zeyneb, “Vallahi ben, Peygamber’in diğer kadınları gibi değilim. Onlar mehir ile evlendiler. Onları akrabaları evlendirdi. Beni ise Allah, kendi elçisi ile evlendirdi. Allah, Kitapta (Kur’ân) benim hakkımda âyet indirdi. Müslümanlar onu okurlar ki, bu ebediyyen değişmez”.[7]

Ezvâc-ı Tâhirât’tan Ümmü Seleme (r.ah.) şöyle der: “Peygamber onu severdi. O, saliha, çokça namaz kılan, oruç tutan ve sadaka veren bir kadındı”.[8] Bu hususta Enes b. Mâlik’ten (r.a.) şöyle bir rivayet aktarılır: Hz. Peygamber (s.a.v) mescide girdiğinde iki direk arasında bir ipin çekilmiş olduğunu gördü. Bu ip nedir diye sorunca oradakiler : “Bu, Zeyneb’in ipidir. Zeyneb (namazda ayakta durmaktan) yorulunca bu ipe tutunur” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v) : “Hayır, ibâdette böyle güçlük olmaz, bu ipi çözünüz. Sizden biriniz zinde ve kuvvetli oldukça namazı (ayakta) kılsın. Yorulunca da otursun” buyurdu.[9]

Hicretin yirminci yılında vefat eden Zeyneb bint. Cahş (r.ah.), Rasûlüllah’ın (s.a.v) vefatından sonra ona kavuşan ilk hanımıydı.[10] Vefatında, dönemin halîfesi olan Hz. Ömer (r.a.), cenaze namazını kıldırdı. Naaşı o daha sonra Medine’de Baki’ mezarlığına defnedildi. Vefat ettiği zaman 53 yaşındaydı.[11]

 

[1]         İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, I-VIII, Beyrut ts. (Dâru Sâdır), VIII, 101; İbn Abdilberr, el-İstî’âb, I-VI, Kahire ts. (Dâru  Nehdati Mısr), IV, 1849.

[2]         İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, VIII, 101-102.

[3]         Ahzâb, 33/36.

[4]         Müslim, Nikâh, 15.

[5]         İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, VIII, 101.

[6]         Buhârî, Tevhid, 21.

[7]         İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, VIII, 102-103; İbn Abdilberr, el-İstî’âb, IV, 1850.

[8]         Buhârî, Teheccüd, 18; Müslim, Fedâil, 101.

[9]         Buhârî, Teheccüd, 18; Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn, 31.

[10]        İbn Abdilberr, el-İstî’âb, IV, 1850, 1852.

[11]        İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, VII, 110-112; İbn Abdilberr, el-İstî’âb, IV, 309. Ayrıca bk. Ayşe Abdurrahman, Terâcimü Seyyidâti Beyti’n-Nübüvve, Kahire ts., s. 336-350; Kazıcı, Ziya, Hz. Muhammed’in Aile Hayatı ve Eşleri, İstanbul 2003, s. 241-266; Hamidullah, Muhammed, “Zeyneb bint Cahş’, DİA, XXXIV, 357-358.

Din ve Hayat

Taziye

EKLENDİ

:

Ülkemiz ilim

dünyasının öncülerinden

Prof. Dr. Ali Özek vefat etmiştir.

Kendisine Allah’tan rahmet,

yakınlarına ve sevenlerine

sabr-ı cemil dileriz.

(1932-2021)

Okumaya Devam Et...

Din ve Hayat

Taziye

EKLENDİ

:

İslam dünyasının önemli âlimlerden

Prof. Dr. Mustafa Müslim vefat etmiştir.

Kendisine Allah’tan rahmet

yakınlarına ve sevenlerine

sabr-ı cemil dileriz.

(1940-2021)

 

Okumaya Devam Et...

Din ve Hayat

On Bir Ayın Sultanı Ramazan’ın Gelişi Ve Kapıların Açılışı

Hicri aylar içerisinde dokuzuncu ay olan ramazan, Hz Peygamber’e ilk vahyin geldiği diğer bir ifadeyle Kur’ân’ın ilk nüzûlünün gerçekleştiği başlangıç noktası bir zaman dilimidir. Oruç bu ayda farz kılınmış, bin aydan daha hayırlı olan kadir gecesi bu ayda yerini almış, bayram bu ayın sonunda bir sevinç ve mutluk kaynağı olarak hediye edilmiş, fakirlere verilmesi gereken fitre sadakası bu ay vesilesiyle emredilmiştir. Diğer taraftan ramazan, seher vakitlerinde sahur, iftar, teravih, gecesinde ve gündüzünde mukabele, itikâf gibi güzellikleri de içerisinde barındıran gerek bireysel ve gerekse kolektif şuur ve bilincin zirve yaptığı bir aydır.

EKLENDİ

:

Sayılı Günler Olarak Ramazan

Oruç ayı ramazan, uzun ve sıcak yaz günlerinden sonra bahardan (Nisan/Mayıs) kalma günlere misafir olmaya devam etmektedir. Ramazan ayı, ister kış mevsiminin kısa günlerinde ister yaz mevsiminin uzun günlerinde olsun gelişiyle bir taraftan kapıların açıldığı diğer taraftan bazı kapıların kapandığı müstesna bir zaman dilimidir. “Ramazan” kelimesi, Kur’an’da sadece bir yerde geçmektedir. Yüce Allah, Kur’ân’ın kendisinde indirildiği ay olan ramazan hakkında şöyle buyurmaktadır. “(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah’ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir.”[1]

Ramazan Ayının “Ramazan” Diye İsimlendirilmesi

 Ramazan ayının “ramazan” diye isimlendirilmesi meselesine gelince bu konuda Hak Dini Kur’ân Dili adlı tefsirde özetle şu bilgi ve görüşlere rastlamak mümkündür. Birinci görüşe göre, “ramazan” ismi, yaz mevsiminin sonunda güz mevsiminin başında yağıp yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur manasına gelen “ramda” kelimesinden alınmıştır. Bu yağmur, yeryüzünü yıkayıp temizlediği gibi ramazan ayı da ehl-i imanı günahlardan yıkayıp kalplerini temizlediği için bu isimle isimlendirilmiştir.

 İkinci kavle göre, “ramad” kelimesinden alınmıştır ki güneşin şiddetli sıcağından dolayı taşların son derece ısınmasıdır ki böyle pek kızgın yere de “ramdâ” adı verilmektedir. Ramazan kelimesi de “rmd” fiilinin mastarı olup yanmak manasına gelmektedir. Diğer bir ifadeyle kızgın yerde yalın ayak yürümekle yanmak, demektir. Bu sebeple günahlar yakılır. Baş tarafına “şehr/ay” kelimesi eklenerek “şehr-i ramazan” bu mübarek aya özel isim yapılmıştır. Çünkü bu ayda açlık, susuzluk hararetinden ıztırâb çekilir. Yahut orucun harareti ile günahlar yakılır.

Bu ayın ramazan diye isimlendirilmesi hakkında şöyle bir bilgiye de yer verilmektedir. Araplar, ayların isimlerini eski dillerinden değiştirdikleri zaman her ayı rastladığı mevsime göre isimlendirmişlerdi. Eski dilde “nâtik” ismiyle anılan bu ay o sene şiddetli bir sıcağa rastladığından dolayı buna “şehr-i ramazan/ramazan ayı” adını vermişlerdir. 

Üçüncü bir görüşe göre, “ramaddu nasla ramdan” (fiilinden) ifadesinden alınmadır ki kılıcın namlusunu veya ok demirini inceltip keskinletmek için iki yalabık taş arasına koyup döğmektir. Mengeneye sıkıştırılan demire nasıl şekil veriliyorsa nefis de adeta mengene arasına sıkıştırılır ve bir irâde eğitim ve terbiyesine tabi tutulur.

Dördüncü bir görüşte ise, “esma-i hüsnâdan”dır. Ramazan isminin esmâ-i hüsnâdan olduğu sahih ise ramazan ayı bizzat bununla isimlendirilmiş ve bunda özellikle Allah’ın rahmeti ile günahların yanması dikkat nazarına alınmıştır. Bu mânâ ile oruç ayı, “Allah’ın ayı” olmuştur.[2] Kısaca “ramazan” kelimesinin sözlük manasında temizlik, yanmak, keskinlik manaları bulunduğu gibi günahların yanması, Allah’a izafe manaları etken olmuştur.

Hicri aylar içerisinde dokuzuncu ay olan ramazan, Hz Peygamber’e ilk vahyin geldiği diğer bir ifadeyle Kur’ân’ın ilk nüzûlünün gerçekleştiği başlangıç noktası bir zaman dilimidir. Oruç bu ayda farz kılınmış, bin aydan daha hayırlı olan kadir gecesi bu ayda yerini almış, bayram bu ayın sonunda bir sevinç ve mutluk kaynağı olarak hediye edilmiş, fakirlere verilmesi gereken fitre sadakası bu ay vesilesiyle emredilmiştir. Diğer taraftan ramazan, seher vakitlerinde sahur, iftar, teravih, gecesinde ve gündüzünde mukabele, itikâf gibi güzellikleri de içerisinde barındıran gerek bireysel ve gerekse kolektif şuur ve bilincin zirve yaptığı bir aydır.

Oruçla İnsanlığın Seyahati

 Oruç kelimesine karşılık gelen ve “tutmak/imsâk” anlamında kullanılan “savm” kelimesi ve türevleri Kur’ân’da on üç defa geçmektedir. Kur’ân’da “oruç” anlamında bir kelime daha kullanılmaktadır ki o da “seyahat” kelimesidir. Bu bağlamda iki yerde “seyahat edenler” ifadesine “oruç tutanlar” anlamı verilmiştir.اَلتَّٓائِبُونَ الْعَابِدُونَ الْحَامِدُونَ السَّٓائِحُونَ الرَّاكِعُونَ السَّاجِدُونَ الْاٰمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللّٰهِۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ “Bunlar, tövbe edenler, ibâdet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. Mü’minleri müjdele.”[3]

عَسٰى رَبُّهُٓ اِنْ طَلَّقَكُنَّ اَنْ يُبْدِلَهُٓ اَزْوَاجاً خَيْراً مِنْكُنَّ مُسْلِمَاتٍ مُؤْمِنَاتٍ قَانِتَاتٍ تَٓائِبَاتٍ عَابِدَاتٍ سَٓائِحَاتٍ ثَيِّبَاتٍ وَاَبْكَاراً “Eğer o sizi boşarsa Rabbi ona, sizden daha iyi, kendini Allah’a veren, inanan, sebatla itaat eden, tövbe eden, ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verebilir.”[4]

Seyahatten Dönen Ramazanın Gelişi ve Kapıların Açılması

Ramazan ayı geldiğinde/girdiğinde hilâl de batı ufkunda görünüp şehre selam verdiğinde şehrin, evlerin ve de gönüllerimizin kapıları açılır. Hadislerde de belirtildiği üzere, ramazan ayı, cennet, gök ve rahmet kapılarının açıldığı bir zaman dilimidir. On bir ayın sultanı olan ramazanın gelişiyle bir taraftan güzelliklerin kapıları açılırken diğer taraftan kötülüklerin kapıları kapanmaktadır. Arapça’da “kapı” anlamına gelen “bâb” kelimesi (çoğulu “ebvâb”)-, “evlerde kullanılan kapı”,[5] “şehir kapısı”,[6] “göklerin kapısı”,[7] “cennet kapısı”,[8] “meleklerin girdiği kapı”,[9] “cehennem kapısı”,[10] “azap kapısı”[11] ve “her şeyin kapısı”[12] şeklinde Kur’ân’da yirmi altı defa geçmektedir.

 Cennet Kapıları Açılır

Hadis-i şeriflerde ramazan ayının gelişiyle birlikte kapıların açıldığından bahsedilmektedir. Hz. Peygamber (s. a. v) bir hadiste şöyle buyurmaktadır: “İşte ramazan, size geldi, onda cennet kapıları açılır ve cehennem kapıları sıkıca kapatılır ve şeytanlar o ayda zincirlere vurulur.”[13]

Diğer bir hadiste ise: “Ramazan ayının ilk gecesi olduğunda şeytanlardan ve cinlerin azgınları bağlanır, cehennem kapıları sıkıca kapatılır ve hiçbir kapı açılmaz. Cennet kapıları iyice açılır ve hiçbir kapı kapatılmaz. Bir münâdî şöyle seslenir: Ey hayrı isteyen (buraya) gel, ey kötülüğü isteyen kendine hakim ol. Her gece Allah’ın cehennemden azat ettiği kimseler vardır.”[14] buyurulmaktadır.

 Gök Kapıları Açılır

 Hadis-i şeriflerde cennet kapılarının açılması yanında gök kapılarının da açıldığından haber verilmektedir. “Ramazan ayı girdiğinde gök kapıları iyice açılır. Cehennem kapıları sıkıca kapatılır. Şeytanlar zincirlenir.”[15] Burada gök ve cennet kapılarının açılması örneklerinde olduğu gibi ilâhî rahmetin ne kadar geniş ve kuşatıcı olduğuna işarettir ki âyette, “Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!”[16] buyurulmaktadır.

 Rahmet Kapıları Açılır

Ramazanın gelişiyle birlikte hadis-i şerifte de ifade edildiği üzere rahmet kapıları açılmaktadır. “Ramazan olduğunda rahmet kapıları iyice açılır, cehennem kapıları sıkıca kapatılır. Şeytanlar zincirlere vurulur.”[17] Rahmet kapılarının açılması da yüce yaratıcının kullarına gösterdiği şefkat ve merhameti göstermektedir ki O, “Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır”[18] buyurmaktadır.

 Reyyân Kapısı Açılır

Cennet kapılarının yanında oruçlu olanlar için açılacak kapılardan birisi de reyyân kapısıdır. Hadiste: “Cennete reyyân denilen bir kapı vardır. Kıyamet günü oradan oruç tutanlar dışında kimse girmez. Oruç tutanlar nerede? diye seslenilir. Oruç tutanlar kalkarlar, onlardan başkası o kapıdan giremez. Girdikleri zaman kapı kapatılır ve onlardan başkası girmez.”[19] Bir diğer hadiste: “Oradan giren bir daha ebedî susamaz”[20] denilmektedir.        

Cehennem Kapıları Kapatılır

Yukarıda zikrettiğimiz hadislerde de belirtildiği üzere, bir taraftan “cennet”, “rahmet” ve “gök kapıları” açılırken diğer taraftan ramazan ayının gelişiyle birlikte “cehennem kapıları” kapatılmakta ve şeytanlar zincire vurulmaktadır. Kul, bütün bunları vesile bilip kendisi de kötülük kapılarına kapatacak, sunulan imkânları iyi bir şekilde değerlendirerek nefsini ramazan ayındaki o güzellikleri yaşamaya alıştıracaktır.

On bir ayın sultanı ramazanın gelişiyle “cennet”, “rahmet” ve “gök kapıları” açılırken, “cehennem” ve kötülüklerin kapılarına ise kilit vurulmaktadır. Kapıları açtıran, insana farklı güzellikler yaşatan, iç huzuru sağlayan, birey ve topluma kolektif bir bilinç aşılayan bir zaman dilimi olarak ramazan ve onunla bütünleşen oruç, Allah’ın rızasını kazanmaya, takvaya ermeye, şükür makamına ulaşmaya ve insanı cennete hazırlayan bir çaba ve gayrettir aynı zamanda. Ayrıca ramazan, cennete, rahmete ve göklere açılan kapı olduğu gibi camilere, Kur’ân’a, namaza, duaya, niyaza, şükre, sahura, iftara, sofralara, fıtır sadakalarına, yetimlerin gönüllerine, yoksulların yüreğine, toplumun kalbine açılan kapıdır. Bu kapının ne kadar büyük ve geniş olduğu da hadislerde geldiği üzere gök, cennet ve rahmet kapılarıyla ifade edilmiştir. Kısacası, on bir ayın sultanı olmasının ötesinde gönüllerin sultanı olarak ramazan ayı geldiğinde güzelliklerin kapıları sonuna kadar açılmakta, kötülüklerin kapıları ise sıkıca kapatılmaktadır.

[1]  Bakara 2/185.

[2]  Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, I, 643-644.

[3]  Tövbe, 9/112,

[4]  Tahrîm 66/5.

[5]  Bakara 2/189; Yûsuf 12/23, 25, 67; Zuhruf 43/34.

[6]  Bakara 2/58; Nisâ 4/154; Mâide 5/23; A’râf 7/161.

[7]  A’râf 7/40; Kamer 54/11; Nebe 78/19; Hicr 15/14.

[8]  Sad 38/50; Zümer 39/71.

[9]  Ra’d 13/23.

[10]  Hicr 15/44; Nahl 16/29; Zümer 39/77; Gâfir, 40/76.

[11]  Mü’minûn 23/77; Hadîd 57/13.

[12]  En’âm 6/44.

[13]  Buhârî, “Savm”, 5; Tirmizî, “Savm” 55; Nesâî, “Sıyâm” 3.

[14]  Tirmizî, “Savm” 1; İbn Mâce, “Sıyâm” 2; Nesâî, “Sıyâm ”, 3.

[15]  Buhârî, “Savm”, 5

[16]  Âl-i İmrân 133.

[17]  Müslim, “Savm”1; Nesâî, “Sıyâm”3.

[18]  A’râf 7/156.

[19]  Buharî, “Savm”, 4.

[20]  İbn Mace, “Sıyâm” 1.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar