Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Ihlamurun Buğusu

Sabahın erkeninde, kuş seslerini duymadan, seher yelini fark etmeden, çarıklarını sürümeden, yumuşak, kibar, nazik; vardı Akça ineğin yanına. Soluk gümüş rengindeydi bakırı, kalaylatamamıştı ki… Asker ağam gelse, yârelerim iyi olur, derdi hep. Sabreder, beklerdi. Martini de hep asılı dururdu bellemenin ortasındaki örste inceltilmiş demirden çivide.

EKLENDİ

:

Mor dağların ardında hüzün… Hasretin ağır geldiği, yalnızlığın besleyip büyüttüğü hüzün… Türkülerin içine sığabilen ancak, sonra yayılıp giden, Anadolu’ya, Balkanlara, Kafkaslara; ta Cezayir’e, Fas’a… Sonra iri gövdeli çınarların gür gölgelerindeki genç kızların gergeflerinde siyah gül işlemesi… Taş baskı yazmalara vurulmuş, karanfil değil, gül değil, acı biber desenleri…

Yiğitleri kılıçların kesmediği ama bir acı sözün yere serdiği içli bir onur… Gidip de dönemeyenlerin türküleri bir de:

Asker oldum giydim yelek

       Eylen Suna gelin, eylen

       Üç günde ayırdı felek

       Eylen Suna gelin, eylen

 

        Suna gelin, Suna gelin

        Tez mektup yaz bana gelin

         İzin alıp sana gelim

 

Sabahın erkeninde, kuş seslerini duymadan, seher yelini fark etmeden, çarıklarını sürümeden, yumuşak, kibar, nazik; vardı Akça ineğin yanına. Soluk gümüş rengindeydi bakırı, kalaylatamamıştı ki… Asker ağam gelse, yârelerim iyi olur, derdi hep. Sabreder, beklerdi. Martini de hep asılı dururdu bellemenin ortasındaki örste inceltilmiş demirden çivide.

 

 

     Akça ineğim, pakça ineğim

     Derdi çok, gülmesi yok meleğim

 

Akça inek sevindi, duyunca sözleri.

İnek sağımı kadar türküler söyledi yine. İki yıl mı olmuştu, üç yıl mı olmuştu asker ağam gelmeyeli. Akça inek her sabah türküler dinleye dinleye sağılmaya alışalı kaç yıl olmuştu?

– Olur mu nine, olur mu öyle şey? İnek hiç türkü dinler mi?

– Dinlemez olur mu torunum! Can değil mi o, onun da bir ruhu yok mu?

– Nine, hani bir de teşekkür vardı. İneğe teşekkür ediyordunuz ya!

– Ha, evet kızım. Ben anamda görürdüm gızanlığımda. Benim anam ineği sağdıktan sonra ineğin başını sıvazlar, bazen gözlerinden öper, “Teşekkür ederim, sağ ol!” derdi. Ne anam var şimdi ne de teşekkür edilen inekler. Geçti gitti kervan, kaldık dağlar başında. Hem böyle biz cılız mıydık sizin gibi, Fabrika sütü çocukları şimdi gızanlar hep…

      Yaleli yâr mor güller

      Geçti yârim o günler o günler

Bir tutam korunga koyuverdi ahırına da döndü eve gelin. Kaynanası uyanmasın diye de bakırın kulpunu yavaşça bırakıverdi. “Hele dinlensin biraz da kuzinede, öyle kaynatırım.” diye niyetlenip ekmek hamurlamaya yöneldi.

– Martini söylemedin nine? Kuş mu vururdunuz onunla?

– Çok eşkıyalıktı kızım o zamanlar. Her evde bir martin vardı, yanı başımızda dururdu. Hadi bir çığır kızım martin türküsünü:

 

 

 

      Kara çadır is mi tutar

     Tüfek martin pas mı tutar

      Ağlayalım anam bacı

      Elin gızı yas mı tutar

   

 

     Gitme Yemen’e Yemen’e

     Yemen sıcak dayanamam

     Tan borusu er vurulur

     Sen küçüksün uyanamam

 

– Dedemden duyduydum ben. Bizim köyden yirmi altı kişi gitmiş Yemen’e, bi sene de dört kişicez sağ gelmiş diye anlatırdı. Hadi kızım benim bardağımı da dolduruver, ıhamur olsun benimkisi. Ayva yaprağı da attı mıydınız?

– Attık attık, zencefil bile attık.

Aslı ıhlamur, arka fonda zencefil. Buharı dolaştı odayı. Ayva duyulmadı. Baskın değildi.

Bugün ikinci gün. Sağatmıyor hayvan bir türlü. Arpa veriyorsun, olmuyor. Sağmaya yelteniyorsun, tepiyor. Öyle mahzun, hüzünlü, garip, insanın gözüne bakıyor.

– Nine, arkadaşım soruyor. “Senin ninen niye hep karanlıkta kalkıyor?” diyor.

– Ama Akça ineği anlatıyordum ben!

– İnek ilgimi çekmiyor, sen karanlığı anlat.

– Ezandan önce kalkardı benim anam. Kapıları, pencereleri açardı. Yaz sabahlarında dışarı çıkar, gezinirdi. Bir şey çoğalırmış o zamanda havada. İşte o, hastalıktan korurmuş insanları, neşeli yaparmış. Sonra bizi kaldırırdı gün doğumuna yakın. Ama ben alıştıydım, ezanla bile ben de kalkardım.

– Sonra ne yapmışlar?

– İnek satılmış kızım karşı Balkanlığa. Ne yaptılarsa olmamış, sağatmamış hayvan. Soralım bakalım demişler, nasıl sütünü veriyormuş bu hayvan? Bir koşuda gelmiş bir çocuk da döner dönmez ta karşı yakadan “Türkü söylüyorlarmış baba, türkü!” diye bağırırmış. O saat anlamışlar olanı biteni. Bir kadın gelmiş ineğin başına da başlayıvermiş türkü söylemeye. Oracıkta değişivermiş hayvan, sakinleyivermiş. Doldurmuşlar kufayı sağa sağa. Sizin anlayacağınız bir gelin varmış o hanede de sağarken hep türkü söylermiş. Gel zaman git zaman türkü söylenerek sağanmaya alışmış hayvancağız. Anam bize anlatıverirdi de “Ne olcak, seferberlik hayvanı işte!” derdi.

Gelin, bakır tepsiye ekşi mayalı hamuru besmeleyle koydu. Üstünü sofra beziyle örttü. Kuş sesleri azalmıştı. Zayıf ve çelimsiz bir kara köpek pencerenin altında kayboldu. Sarı tavuk yumurtlamak için folluğa uçtu. Kaynana, yüz salavat-ı şerifeyi bitirmiş, tesbihini de kapı yanındaki kör çiviye asmıştı. Sonra gidip toprak testinin suyunu doldurdu.  Kedinin çarpıp yıktığı süpürgeyi duvara dayadı. Gelin, bir kez daha baktı ufka. Hafif ve ılık bir yel çıkmıştı. Beyaz bulutlar yerleşiyordu mavi göğe…

Ocakta kaynayan ıhlamurun buğusu, kapısı açık odaları dolaşıyordu

 

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çok Okunanlar