Bizimle İletişime Geçin

Düşünce

İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinin 120. Yılında Programlar: Kaygılar, Sorunlar ve Tepkisellikler

Sözün özü, artık kurumsal görünürlüğü ve yeterliliği olmayan yapılarla İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerini kıyaslamayı terk etmeli; akıllı-akılsız ilahiyat gibi yakışıksız, ayrıştırıcı ve ötekileştirici tanımlamalardan uzak durmalı; İlahiyatları baypas etmeyi amaçlayan İlitam fırsatçılığını pekiştirecek söylemlerden ve eylemlerden de kaçınılmalıdır. Şunu bilelim ki dinî yüksek eğitim alanında hali hazırda İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinden başka bir imkân elimizde bulunmamaktadır.

EKLENDİ

:

Programların Hazırlanmasındaki Kaygılar
Kuruluşundan itibaren ilahiyat programları dönemsel kaygılar doğrultusunda hazırlandığından her dönemin rengini almış ve yine her dönemde tartışma konusu olmuştur. Öte yandan Yüksek İslam Enstitüleriyle başlayan İslam medeniyet ögelerinin tamamını kapsayacak program kaygısı, ders maddelerinin çoğalmasını, ders yoğunluğunun artmasını beraberinde getirmiştir. Böylesi geniş çerçeve içinde akademik derinliği yakalamak ve mesleki yeterliliği elde etmek oldukça zorlaşmıştır. Bu şekilde dönemsel kaygılarla hazırlanan programların olumlu ve olumsuz yönlerini şöylece sıralamak mümkündür:

İlk Program
1900’de Daru’l-Fünûn-i Şahane bünyesinde açılan ilk İlahiyat Fakültesi olan Ulûm-i Âliye Şubesi programı oldukça muhtasar tutulmuştur. Kur’an ve Arapça bilgisi önceden kazanılmış olması hasebiyle bu dersler programda yer almamıştır. Ancak bu programın klasik medrese programını tekrar gibi bir görüntü verdiği de unutulmamalıdır. Programın hazırlanmasındaki temel kaygı medrese içeriği aynı kalmak kaydıyla bilimsel yöntem ve eğitim tarzında bir yenileşmedir. Nitekim bunun yetersizliği görülmüş olacak ki, 1908 veya 1912’de programa ilaveler yapılarak bazı değişikliklere gidilmiştir. Yapılan değişiklikler felsefe ve din bilimleri derslerinin eklenmesiyle sınırlı kalmıştır. Bu program medreselerin kurumsal olarak işlevini sürdürdüğü, öğretmen ve din görevlisi yetiştirme gibi bir kaygının bulunmadığı bir zaman diliminde yeterli sayılabilirdi.

Ne Halka Ne Devlete…
Medreselerin kapatıldığı Cumhuriyet döneminde açılan İstanbul Darülfünun İlahiyat Fakültesinin ortaya çıkan dinî bilgi ve görevlisi boşluğunu doldurma gibi bir işlev üstlenmesi gerekiyordu. Ancak bu boşluğu doldurma görevi muhtemelen aynı dönemde açılan İmam ve Hatip Mekteplerine verildiğinden, kurulan İlahiyat Fakültesinin daha akademik düzeyde bir eğitim vermesi hedeflenmiştir. Aslında bu yeni program bazı ilave değişikliklerle birlikte 1914’de kapatılan Ulûm-i Şeriyye Şubesi’nin bir tekrarı gibidir. Ancak anılan programla İlahiyat Fakültesi ne halka ne de devlet erkânına yaranabilmiş görünmektedir. Nitekim devrimlerin tamamlanmasıyla birlikte Türkiye’de oluşan yeni ulusalcı anlayışı içerisinde yerinin olmadığı veya ulusalcı politikalara yeterince cevap vermediği düşünülerek 1933 yılında diğer dini eğitim kurumlarıyla birlikte kapatılmıştır.

Cumhuriyet’in İlk Denemesi
1949 yılında açılan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ise tam da yukarıda işaret edilen din görevlisi ihtiyacını karşılamak üzere kurulması düşünülmüştür. Ancak Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu gibi bu işi bilen mebusların uyarılarına rağmen profan bir anlayışla pozitivist düşünceyi yansıtan bir program ortaya çıkmıştır. İhtiyaçlar ve beklentiler büyük ve baskın gelince çok geçmeden İslam Hukuku, Hadis ve Tefsir gibi derslerin programa konulması söz konusu olmuştur. Ancak esas din görevlisinden beklenen Kur’an-ı Kerim okuma bilgi ve becerisi dersi düşünülmemiştir.
Bu yeni program ne akademik düşüncemize ne de halkın beklentisine cevap verecek durumda olmuştur. O yüzden ortalama dindar kesim Ankara İlahiyat fakültesinden haberdar bile olmamıştır. Ulusalcı zihniyetin istediği, görüntüyü kurtarmak kaygısı yerine gelmiştir ama halkın beklentisi, talebi ve ihtiyacı karşılanmamıştır. Ancak 1953 ve 1972 düzenlemeleriyle birlikte Ankara İlahiyat Fakültesi beklentileri büyük ölçüde karşılayacak bir programa kavuşturulmuştur. Şu da teslim edilmelidir ki, zaman içinde en azından fakülte içi akademik kaygı yani akademisyenlerin çabası baskın geldiğinden bu yönde ciddi ilerlemeler kaydedilmiş, akademik düzeyde nispeten iyi yetişmiş öğretim üyeleri, ülke akademyasına kazandırılmıştır.

Yüksek İslam Enstitüsü Deneyimi
Dindar kesimin beklediği ve arzuladığı şekilde yüksekokul, 1959’da açılan Yüksek İslam Enstitüleri ile gerçekleşmiştir. Nitekim bu okulların açılmasıyla birlikte dini eğitime yönelik talepler de artmıştır. Bunun nedeni tam olmasa bile program içeriğinin din görevlisi ve din dersi öğretmeni yetiştirecek şekilde düzenlenmiş olmasıdır. Böylece hem iş imkânı bulunan hem de halkın beklenti, talep ve ihtiyaçlarına cevap veren kurumlar ortaya çıkmıştır. Ancak bu kurumların da, Milli Eğitim Bakanlığının bünyesinde yüksekokul olarak bulunması ve uygulanan programlarda devlete personel yetiştirme kaygısının öncelenmesi, akademik tarafın nispeten zayıf kalmasına sebep olmuştur. Zaman içinde program zenginleştirilmiş, akademik alandan gelen öğretim elemanlarıyla anılan boşluk doldurulmaya çalışılmıştır.

Darbe Sonrası İlahiyat Fakülteleri
12 Eylül 1980 darbesi sonucu YÖK’ün kurulmasıyla birlikte yüksek eğitimin tek çatı altında toplanması düşüncesi, bağımsız akademiler ve eğitim enstitüleri gibi Yüksek İslam Enstitülerinin de fakülte olarak yeni sisteme entegre edilmesinin yolunu açmıştır. Bu dönem aynı zamanda programlar için yeni bir sürecin habercisi olmuştur. Nitekim YÖK tarafından 1983 yılında bugünkü programların temelini oluşturan ve bütün ilahiyat fakültelerinde uygulanmak üzere yeni bir çakılı program hazırlanmıştır.
Bu programda hem akademik kaygılar hem de Diyanet İşleri Başkanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığına personel yetiştirme kaygıları birlikte düşünülmüştür. Ancak bu da çok geniş bir yelpazede eğitim verilmesi dezavantajını beraberinde getirmiştir. Zaman içinde öğretim üyeleri nezdinde akademik taraf daha ağır basmış, personel yetiştirme işi zayıflamıştır. Öte yandan Eğitim fakülteleriyle koordineli çalışılamadığından öğretmenlik formasyon dersi kalıcı bir mevzuata ve teamüle oturtulamamıştır.
Eğitim Fakültelerinin pedagojik formasyonuna yönelik tekelci yaklaşımları bu koordineli çalışmanın önündeki en önemli engel olarak görülmektedir. Tabi ki bu konuda eğitim fakültelerimizin ve pedagojik formasyon adı altında verilen derslerin de ciddi anlamda ele alınıp tartışılması gerekmektedir. Bu formasyonun Milli Eğitim Bakanlığı tarafından kurum içi seminerlerle verilmesi pratik, doğru ve bu konudaki tartışmaları bitirecek yegane yöntem olarak görülmektedir. Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığı mesleki beceri kazandırma işini kurum içi seminerlerle verme yoluna gitmektedir.

Postmodern Darbe Sonrası
1980 ihtilalinin ardından enstitülerin fakülteye dönüştürülmesi ve kurulan İlahiyat Milli Komite eliyle programların merkezden çakılı olarak yapılması, 12 Eylül zihniyetinin sola mesafeli ve irtica olmamak kaydıyla dini alana nispeten yakın duruşunun bir neticesiydi. 28 Şubat sürecinde ise irtica kaygısı farklı ve geniş bir boyuta taşınmış, kamusal alanda dinin görünürlüğünün yok edilme çabasına dönüşmüştür.
Ortaya çıkan bu yeni atmosfer, ilahiyat programlarını da etkilemiş, bunun sonucu olarak ilk planda pedagojik formasyon dersleri, hazırlık sınıfları ve ikinci öğretim programları kaldırılmıştır. Kesintisiz eğitim adı altında ilk ve ortaokulların birleştirilmesiyle İmam-Hatip Liselerinin orta kısmı budanmış, üniversiteye girişte katsayı kuralıyla İlahiyat Fakültelerinin sadece İmam-Hatip Liselerinden öğrenci alması uygulamasına geçilmiştir. Zamanla İlahiyat Fakültelerinin kontenjanları da en alt seviyeye çekilerek, fiilen kapanması yolunda adımlar atılmaya çalışılmıştır.
Bu çabanın ilk adımı olarak Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ile Malatya Turgut Özal Üniversitesi İlahiyat Fakültesine öğrenci alımı durdurulmuş, yeni kurulan Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlahiyat Fakültelerine öğrenci alınmamış ve öğretim elemanı ataması yapılmamıştır.

2000’ler Sonrası…
2000’li yıllarda oluşan demokratik normalleşme süreci ilahiyat programlarının yeniden ele alınmasını beraberinde getirmiş ve 2009 yılında İlahiyat Milli Komitesi son defa olarak program hazırlamıştır. Zorunlu hazırlıklı düşünülen bu program bazı fakültelerde uygulamaya konulmuş ama henüz mezun vermeden 2013 yılında bu kez oluşturulan İlahiyat Çalışma Grubu eliyle yeni bir çakılı program hazırlanması gündeme gelmiştir. Ancak İlahiyat Çalışma Grubu’nun programını 15.08.2013 YÖK Genel Kurulu büyük değişikliğe uğratarak İlahiyat Fakülteleri mensuplarının kahir ekseriyetini memnun etmekten uzak bu program kabul etmiştir.
İlahiyat kesiminde oluşan direnç dolayısıyla söz konusu program geri çekilmiş ve İlahiyat Fakülteleri bu gelişmeyle birlikte yepyeni bir sürece girmiştir. Artık programlar YÖK tarafından çakılı olarak hazırlanmayacak diğer fakülte programları gibi her İlahiyat Fakültesi kendi programını hazırlayacak ve senatosu eliyle resmiyet kazandıracaktır.

Sorunlar ve Öneriler
Bu kadar geniş yelpazede hazırlanmış bir programın işlevsel olması, öğretilmesi ve uygulaması ciddi sıkıntılara sebep olmaktadır. Bazı akademisyenlerin uygulanan programlarla adeta “süper ilahiyatçı” (!) yetiştirme gibi bir amaç ve iddia güdüldüğünü dile getirmeleri hiç de haksız değildir. Bu gerçek bizi, bir dizi sorunla karşı karşıya getirmektedir.
Bunların en başında da, bu kadar çeşit içinde bunalan ve bocalayan öğrencinin yeterince yetişip yetişemediğidir. Bugün itibariyle 120 yıllık bir geçmişe sahip olan İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri belki bu yüzden yarım asırlık olsun yerleşik ve kurumsallaşmış bir programa sahip olamamıştır. Her hükümetin, her darbenin ve her zihniyet sahibinin müdahale ettiği tepeden inme sosyal mühendislik eseri programlarla, şu an ulaştığımız başarı düzeyi bile övgüye layıktır. Ancak bunun böyle yürümesi mümkün değildir.
Programların üniversite senatolarına bırakılmasıyla yeni şekillenmelere ve yönelişlere kapı aralanmalı ama mutlaka bir programın en az birkaç mezun verecek şekilde uygulanarak başarısı gerçek anlamda ölçülmelidir. Çünkü programların merkezi yönetimce sürekli değişikliğe maruz bırakılması programdan elde edilecek faydayı da oldukça azaltmaktadır.
Yeni programlar yapılırken eksiklik hep programlarda aranmış, insan kalitesi, anlayış ve akademya içi beklentiler göz ardı edilmiştir. 150 yılı geçen modernleşme sürecinin hedefi Avrupa olarak belirlenen ve yıllardır insanları bu şekilde şartlandırılan bir ülke atmosferinde İlahiyat Fakültelerinin bu atmosferden uzak kalması ve etkilenmemesi beklenemezdi.
Nitekim bugün ilahiyat Fakültelerinde akademik alanda çalışmak isteyen öğrencilerin temel İslam bilimlerinden daha çok din bilimleri alanını tercih etmeleri bu duruma çarpıcı örnektir. Tam da bu nedenle hem öğretim elemanı hem de öğrencilerimiz mesleki dil olan Arapçadan çok popüler dil olan İngilizceye yönelmektedir. Bu noktaya gelinmesinde maddi ve psikolojik imkânların ve engellerin rolünün bulunduğunu da unutmamak gerekir.
Batıya yönelik imkânlar sunulurken İslam dünyası ve doğuya yönelik sürekli engeller çıkarılmıştır. 28 Şubat sürecinde bu anlayış adeta tavan yapmıştır. Bu süreçte İslam dünyasında eğitim gören birçok vatandaşın diplomaları yok sayılmıştır. Yukarıdaki hedef doğrultusunda eğitim alanında Avrupa ile olan entegrasyon söz konusu iken İslam dünyası bunun dışında bırakılmıştır. Erasmus, Bologna ve akreditasyon uygulamalarının avantajının yanında tek yönlü uygulamanın getirdiği dezavantajlı sonuçları olmuştur.
Yeni getirilen Mevlana Programı ile öğrenciler için İslam dünyası ve Doğu kapıları aralanmıştır ancak henüz yeterli düzeye gelebilmiş değildir. İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri özelinde düşündüğümüzde aynı entegrasyonun ayrım yapmaksızın bütün İslam dünyasıyla da kurulması bir zarurettir. Bu düşünce, tabi ki dünyadan kopma ve belli bir dar alana sıkışma gibi bir dezavantaja da yol açmamalıdır. Orta yol ve denge mutlaka gözetilmeli ve kurulmalıdır.
Bugün yaşanan bir başka sorun ise İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinde sayısal olarak öğrenci fazlalığı ve öğretim üyesi yetersizliğidir. Eğitimin kalitesi, öğretim elemanıyla öğrencinin sıkı iletişimiyle gerçekleşir ve başarıya ulaşır. Son derece kalabalık sınıflarda derslerin adeta konferansa dönüşmesi, bu iletişimi ve etkileşimi büyük ölçüde azaltmaktadır. Uygulamanın öncelikli olması dolayısıyla sınırlı sayıda öğrenciyle yapılması adeta zorunluluk arz eden Kur’an-ı Kerim ve dil eğitimi dahi kalabalık sınıflarda yapılmak durumunda kalınmaktadır. Bu durum kaliteyi doğrudan etkilemekte ve bunun da Milli Eğitim Bakanlığına ve Diyanet İşleri Başkanlığına personel noktasında doğrudan yansımaları olmaktadır. İlahiyat Fakültelerinin ivedilikle öğretim elemanı eksiği giderilerek ve öğrenci sayısı makul düzeye çekilerek kaliteye odaklı bir eğitim ve öğretime kavuşturulması artık bir zorunluluk arz etmektedir.

Tepkisellikler ve Sonuçlar
Biraz incelediğimizde görürüz ki, birçok alandaki politikalarımız gibi eğitim alanındaki politikalarımızı da tepkilerimiz belirlemiştir. Eskiye ve Osmanlıya olan tepkimiz Medreseleri kapatmaya, dindarlığa olan tepkimiz İlahiyat dâhil tüm dini kurumların kapısına kilit vurmaya, yeniye olan tepkimiz eski ne varsa kutsamaya, resmi ideolojiye olan tepkimiz onların eliyle gerçekleşen her şeye hatta İlahiyat Fakültelerine ve İmam-Hatip Liselerine bile mesafeli durmaya bizi savurmuştur. Bu yüzden her darbe sonrasında, her iktidar ve zihniyet değişiminde İlahiyat Fakültelerinin programlarına ve İmam-Hatiplerin statülerine şöyle ya da böyle müdahale edilmiştir.
Hala bile selefilik-modernlik, medrese-akademi, ilerici-gerici, bilimci-dinci, millici-evrenselci, eskici-yenici, özgürlükçü-tutucu, akıllı-akılsız ikilemleri arasında sarkaç gibi salınmakta ya da kaygan bir zeminde savrulmaktayız. Artık buna bir dur demeli, Mevlana’nın pergel temsilinde olduğu gibi bir ayağımız sabit bir noktada olmalı. Çünkü pergelin bir ucu sabit bir noktada değilse daire çizemezsiniz. Öyleyse hakka ve hakikate odaklı bir sabiteyle dengeli ve sürdürülebilir bir değişimi yakalamak ve hayata geçirmekten başka çaremiz yoktur.
Bilinmelidir ki, hayatta süreklilik içinde değişim esastır. Geleneği bulunmayan bir eğitimin geleceğinden söz edilemez. Değişime kapalı bir eğitim de kısırlıktan kurtulamaz, kendi kabuğuna hapsolur, zaman içinde kendini içten çürütür ve tüketir.
Sözün özü, artık kurumsal görünürlüğü ve yeterliliği olmayan yapılarla İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerini kıyaslamayı terk etmeli; akıllı-akılsız ilahiyat gibi yakışıksız, ayrıştırıcı ve ötekileştirici tanımlamalardan uzak durmalı; İlahiyatları baypas etmeyi amaçlayan İlitam fırsatçılığını pekiştirecek söylemlerden ve eylemlerden de kaçınılmalıdır. Şunu bilelim ki dinî yüksek eğitim alanında hali hazırda İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinden başka bir imkân elimizde bulunmamaktadır. Bu imkânın iyi kullanılması ve geliştirilmesi yönünde cesur adımlar atılmasından başka çıkış yolumuz da yoktur. Aksi takdirde, 1914’de Ulum-i Şeriyye Şubesinin kapatılması, 1924’te Medreselerin kapatılması, 1933’de İlahiyat Fakültesi dâhil bütün dini eğitim kurumların kapısına kilit vurulması, 28 Şubat Sürecinde orta ve yüksek dini eğitim kurumlarının tırpanlanması gibi gelişmeleri sürekli yaşarız ve yine sürekli sıfır noktasından başlamak zorunda kalırız.
Bizim oğlan bina okur döner tekrar tekrar okur, gidebildiği mesafe de ancak bir arpa boyu yol olur.

Düşünce

Dijital ve Sanal

Ekranda görülen dijital ürünlerin görüntüsü aslında “sanal”dır. Sanal ise gerçek olmayan, hayali demektir. Bu ürünlerin bazılarının kaynağı dijital, bazılarının kaynağı ise doğaldır. O halde hayali/sanal varlıklara, dijitalden üretilen ürünlerdir diyebiliriz. Bu görünen ürünler aslında gerçek olmayıp sadece görüntüdür. Bilgisayar veya dijital aygıtlarla oluşturulmuş dijital ürünlerin (belgeler, sesler, resimler, animasyonlar, çizgi veya video filmler) tümü sanaldır, varlık dünyaları dijital kodlardır. Diğer taraftan kaynağı doğal olan varlıkların dijitale aktarılması ile gerçek varlığın görüntüsü/sesi artık dijital ürüne dönüşerek sanallaşır. Örneğin yüz yıl önce çekilmiş bir resmi dijitale aktararak canlandırıp ses ekleyerek konuşmalı video bile yapabilirsiniz. O halde doğada gördüğünüz ağacın bilgisayara aktarılmış görüntüsü de sanaldır. Diğer taraftan sanal olan görüntünün aslı hiç olmayabilir de. Yani ekranda görülen, duyulan ürün gerçekte hiç olmayan bir şeyi tasvir ediyor olabilir, tıpkı resim ve heykel sanatlarında olduğu gibi veya mimarların yaptığı projeler gibi.

EKLENDİ

:

Teknolojik gelişmeleri ve bilimsel yenilikleri konuşan bilişimciler diğer branşlara göre daha fazla yabancı kelime kullanırlar. O kahrolası “bilgili ve üstün görünme” aldatmacası yanında yeni icatlardan bahisle yeni kelimeleri de dilimize ellemeye çalışırlar. Batı menşeli kelimelerin tam olarak ne anlama geldiğini bilmeden veya o kelimenin zihin dünyamızdaki karşılığını beynimizde ilişkilendirmeden konuşulanı/yazılanı anlamaya çalışmak beyhudedir. Bu sorun sadece bilişim teknolojilerinde değil tüm bilim dallarını kapsayan genel bir sorundur.

Anlamını bilmediğimiz bir kelimeyi çok duymak ve çok kullanmak o kelimenin ileride doğru anlaşılmasına engel oluşturur. Kelime anlaşılmadığı zaman kelimenin bir adım sonra bize öğreteceği  “kavramsal karşılığı” da anlaşılmaz olur. Örnek olarak matematikteki tanjant kelimesini alalım. Tam olarak bu kelimenin tercümesi söylenmediği için bırakın bu konuyu, matematiğin tümünü zor diyerek sayısal bilimlerden uzak kalmışız. Hâlbuki biri çıkıp tanjant demek “karşı” kotanjant demek “komşu” deseydi milyonlarca insanımız matematikten de hayattan da soğumayacaktı. Kelimelerin ne anlama geldiğini bilmediğimiz gibi  “diğerlerinin kullandığı gibi”  laf kalabalığına getirip kullanırsak savrulup gitmeye devam edeceğiz demektir. Yüz yıldır Milli Eğitim Bakanlığına matematik kitabı yazanlar ısrarla yabancı kelimeleri kullanmaya ve matematik fobisini gencecik çocuklarımızın beyinlerine üflemeye devam etmektedirler. Demek ki kelimeyi bilmemek insan başta olmak üzere topluma ve bilime olumsuz olarak yansımalar yaptırmaktadır.

Bu yazımızda başlıktan da anlaşılacağı üzere iki kelimeyi gündemimize alıyoruz: Dijital ve sanal.

Dijitali sanal’dan daha çok duyduğunuzu ve okuduğunuzu tahmin etmek zor değil. Anlamını bilip bilmediğinizden emin değilim, zira yukarıda dediğim gibi çok duymak/okumak bu kelimeyi anladığımız mânâsına gelmeyebiliyor.

Sözlüklere bakıldığında “dijital”in birkaç farklı anlamının var olduğunu görebilirsiniz. Yani bir tanımda bir anlamı, diğer tanımda ise daha başka bir anlamı ifade ediyor olabilir. Basitten karmaşığa doğru öğretim modeli oluşturarak anlatmaya çalışırsam, dijital’in kelime karşılığı “sayısal” demektir. 0 ve 1 rakamlarının her birine dijit (digit), 0 ve 1 lerden oluşturulan  (101110011) gibi rakamsal kelimelere de dijital (sayısal) denir. Dijital rakamları bilgisayarlar kullanır ve biz o kullanılan rakamları ne görürüz ne de biliriz. Görsek de bizim anlayacağımız türden bir şey değildir. Klavyede bir tuşa bastığımızda bilgisayarımızın içindeki tercümanlar bu karakterleri (yazı, rakam ve işaretleri)  bilgisayarın anladığı ve kullandığı bir nevi “kod” olan 0 ve 1 dijitlerine çevirir. Mesela 999 sayısının dijital karşılığı 111100111’dir.  Ekranda yazdığınız her bir harfin dijital karşılıkları vardır ve bunu bilgisayar bilir, okur, anlar, yorumlar. Aynı şeklide ekranda gördüğümüz “renkler, sesler, taramalar, resimler, animasyonlar, fotoğraflar, pdf’ler, dokumanlar, jpegler, http’ler, canlı konuşmalar, görüntülü konuşmalar, e-postalar, kelimeler, programlar, ekran tasarımları, web tasarımları, animasyonlar, oyunlar, 3B şekiller, proje tasarımları, bilimsel deneyler, canlandırmalar, MR, tomografik görüntüler, vb.” tümü dijital ürünlerdir. Tek şartımız var ekranda görmek! Ekranda görülen her şey sözlüklerde dijital olarak tanımlansa da aslında ekranda görülen dijital değil, yapı taşı dijital olan, dijitalden yapılmış dijital ürünleridir.

Ekranda görülen dijital ürünlerin görüntüsü aslında “sanal”dır. Sanal ise gerçek olmayan, hayali demektir. Bu ürünlerin bazılarının kaynağı dijital, bazılarının kaynağı ise doğaldır. O halde hayali/sanal varlıklara, dijitalden üretilen ürünlerdir diyebiliriz. Bu görünen ürünler aslında gerçek olmayıp sadece görüntüdür. Bilgisayar veya dijital aygıtlarla oluşturulmuş dijital ürünlerin (belgeler, sesler, resimler, animasyonlar, çizgi veya video filmler) tümü sanaldır, varlık dünyaları dijital kodlardır. Diğer taraftan kaynağı doğal olan varlıkların dijitale aktarılması ile gerçek varlığın görüntüsü/sesi artık dijital ürüne dönüşerek sanallaşır. Örneğin yüz yıl önce çekilmiş bir resmi dijitale aktararak canlandırıp ses ekleyerek konuşmalı video bile yapabilirsiniz. O halde doğada gördüğünüz ağacın bilgisayara aktarılmış görüntüsü de sanaldır. Diğer taraftan sanal olan görüntünün aslı hiç olmayabilir de. Yani ekranda görülen, duyulan ürün gerçekte hiç olmayan bir şeyi tasvir ediyor olabilir, tıpkı resim ve heykel sanatlarında olduğu gibi veya mimarların yaptığı projeler gibi.

Dijital ürünler “sanal/cyber” ortamlarda ortaya çıkarlar. Eğer dijital ürün görüntü ise ekran veya yazıcıdan; ses ise hoparlörden ortaya çıkar. Başta TV ekranları olmak üzere ekranı olan her teknolojik aygıt “sanal görüntü” sunan bir “ortamdır.”  İster görüntü ister ses ya da başka bir dijital ürünleri işleyen her aygıt başlı başına bir “sanal ortamdır.” Ayrıca ekranda görülen dijital ürünlerin hiç biri gerçek olmayıp hayali ürünlerdir. Gerçek olmayan dijital ürünler hayali/sanal ortamda ortaya çıkarak insanlığı olumlu ya da olumsuz etkilemeye devam etmektedir. Özelde bir dijital ürün ile ilgilenen kullanıcı aynı zamanda kullandığı sanal ortamı ile “sanal dünya”ya bağlanır ve artık sanal dünyaların bir üyesi olur. Nasıl galaksilerin oluşması için tek tek yıldızlara ihtiyaç var, “sanal dünyalar” için de dijital ürünleri sanal ortamda kullanan biz (tv, bilgisayar, akıllı telefon kullanıcıları) varız. Hiç birimiz “sanal dünya”yı bilmeyiz ama aslında bilgimiz ve iznimiz dışında oluşturulmuş “sanal dünyaların” vaz geçilmez birer elemanı (çalışanı, belki de kölesi) olduğumuzu bundan sonra anlayabilirsek, sanal dünyaları idare eden dijital efendilerimize karşı da bir tavır geliştirebiliriz.

Bir önemli bilgi harddiskte depolanırken veya kablolu/kablosuz olarak bir yerden bir yere aktarılırken ekranda görüldüğü formda olmayıp dijital kod yapısında aktarılır. Örneğin flaş diskte depolanan önemli resimlerimiz, bir hikâyenin seslendirilmesi veya müzik parçası, bir kitabın tarandıktan sonra saklanması demek, dijital kodlar halinde dönüştürülüp saklanması anlamındadır. Depolanan kodu ne zaman kullanmak istersek ilgili cihaz, dijital kodu bizim algılayacağımız ortama yani sanal ortama tam da bizim görmek istediğimiz şekilde aktarır. İşin ilginç yanı ise bir şeyin gerçeğine ulaşılamadığında “sanal”lık devreye girer ve sanal ses, sanal görüntü olarak ortaya çıkar. Uzak illerdeki yakınlarımızı ziyaret edip göremediğimizde, görüntülü telefonumuzu kullanıp “sanal ziyaret” yaparız. Hatta gerçekte olmayanlar canlandırılarak sunulur ve zihnimize yerleşir. Yazılar, şekiller, filmler ve daha neler neler insan zihnine gerçekmiş gibi hitap eder.

İnsanı “gerçek”likten koparan sanal dünyaların efendileri (dijital efendilerimiz) sanal üstü fantezileri sadece bugüne değil en fantastik imgelerle süsleyip geleceğe hazırlık yapmaktadır. İnsanı ele geçirme ve onu her alanda kendine bağımlı kılarak “kendi dünyasında” tutma işi belli oranlarda geçekleşmiş gözükmektedir. Sanal dünyaların günahsız köleleri olan okul çağındaki çocuklarımız 5-10 sene sonra bir sabah aniden örgütlenmişçesine “okula gitmeme, doğal et yememe, cinsiyet değiştirme, sokağa çıkmama vb” gibi kararlar alırlarsa, bunları kimin durdurup ikna edeceğini şimdiden düşünmemiz gerekmektedir. Çocukları geçip gençlere bakınca durumun daha vahim olduğu görülecektir. Birkaç yıl içinde herkesi sarıp sarmalayacak kişiselleştirilmiş yapay zekâ uygulamaları gençleri “rüzgârın önündeki yaprak” misali sürüklerken savrulan yaprakları kim toplayacaktır? Face, insta gibi kısaltılıp sevimli hale getirilen uygulamaların başından kalkamayan, bağımlılığından kurtulamayan yetişkin grubumuza ne demeli? Tüm toplum kesimleri “sanal dünyalar”ın ajanı olarak, ücretsiz kölesi olarak, bir uç karakolu olarak gününü bilmem kaç saatini dijital efendilerin kucağında geçirmektedir. Her bilgisayarı veya akıllı telefonunuzu açtığınızda gerçek dünyadan sıyrılıp sanal dünyaya girdiğinizi, artık bir insan değil bir cyborg olduğunuzu, akıl, izan, ruh, namus, din, dil, ırk, cinsiyet gibi insani değerlerden sıyrılıp hibrit bir sanal varlık olduğunuzu,  sanalda geçirdiğiniz her saat başı kulakları yukarıya doğru uzanan bir yaratığa dönüştüğünüzü unutmayınız.

Okumaya Devam Et...

Düşünce

“Kehanet”, Bilim, Tanrı ve Son-umu-z(t)

Tanrı’yı ölüme mahkûm eden Aydınlanma felsefesinden sonra bile, bugün gelinen nokta itibariyle, insan yok oluşu kabullenememekte, yeni formlarda tanrılar icat ederek, yeni bir başlangıcın ümidini verecek ipuçlarını aramaktadır. Ya da kendini Tanrılaştırarak ölümsüzlüğü ebedi bir fiziki bedende elde etmeye çalışmaktadır. İnanılan tek Tanrı, bunu en azından insan zihninde huzurlu bir ölümü temin edecek netlikte sağlarken, uzayda ve uzaylılarda ya da başka biçimlerde (transhümanizm bu bağlamda değerlendirilebilir) yeni bir başlangıcın, ebediliğin ve Tanrı’nın aranması neye işarettir?

EKLENDİ

:

“Tanrı, bizi ölümlü kıldığı için ilk katildir” der Albert Camus. Bu, insanın Tanrıya bir sitemi ya da onu böyle bir yazgıya mahkûm etmesine karşı bir öfke olarak değerlendirilebileceği gibi, esasında farklı bir yaşam biçimine de çağrıdır aslında. Zira ölüm ister bir hakikat bilinci isterse de bir hiçlik durumu olarak ele alınsın her iki halde de bir yaşam biçimine ve bir dünya tasavvuruna denk gelir. Ölümün hakikat, daha doğrusu ezeli ve ebedi hakikatle kurulacak ilişki için bir düğüm ve yeni bir başlangıç olarak kavranmasının yanı sıra, onun hiçlik olarak tasavvur edilmesi ölümün kendisi üzerine düşünmeyi askıya almaz. Ölümün hiçlik olarak kavranmasında bile insan zihni, onunla baş edebilmenin yollarını arar: Epiküros’un ünlü “ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum” sözü ile Camus’nun absürt kavramı bunun bazı tezahürleri olarak değerlendirilebilir. Elbette hiç şüphe yok ki, ölüm üzerine tefekkür -yine her iki bakış açısında da- bir başlangıçla birlikte mütalaa edilir. Hakikat olarak ölüm, hayatı var eden bir yaratıcı üzerinden kavranırken, hiçlik olarak ölüm belirsiz, anlamsız (zira anlam bizi metafiziğe götürür) ve tesadüfî bir başlangıçta temellenir. Her iki açıdan da başlangıç bitiş, bitiş de başlangıçtır.

Aşağı yukarı böylesi bir öz üzerine temellenen ve Nicolas Cage’in başrolünü üstlendiği “Kehanet (Knowing)” filmi baba-oğul (burada da farklı bir gönderme söz konusudur), iki ayrı tasavvur ve kavrayışa işaret ederek yarı bilim kurgusal bir anlatım üzerinden meseleyi ele almaya çalışır. Her ne kadar eski bir film sayılsa da yukarıda konuya ilişkin tematik anlatımıyla yeniden izlenmeyi hak eden filmlerden birisidir. Film, özetle küçük bir kız çocuğunun, kulağına fısıldananları döktüğü kâğıttaki matematiksel şifrelerin izleğinde elli yıl boyunca gerçekleşen felaketlerin ardından son şifrenin aynı zamanda insanlığın da sonunu getirecek büyük felaketin şifresi olduğunun, son sahnede çarpıcı bir şekilde sunulduğu bir hikâye örgüsüne sahip. Ancak film sadece bundan ibaret değil: Film aynı zamanda insanın var olmasıyla birlikte düşünülmeye başlanan ama özellikle bilimsel gelişmeler ve Aydınlanma ile birlikte farklı biçimler alan başlangıç-bitiş, varoluş-yok oluş (son) ve Tanrı-insan etrafında dönen metafiziksel ve felsefi, aynı anda bilimsel tartışmaya ya da Schopenhauer’un “bu müphem, esrarengiz, azap verici, rüya gibi gelip geçici varoluş meselesinin bizim için ne kadar büyük ve yakîn bir mesele olduğu düşünülecek olursa, bir kimse onun diğer bütün meseleleri ve amaçları gölgelediğini derhal fark eder” dediği meseleye bütünlükçü bir açıdan bakmamıza imkân veriyor.

Bir astrofizikçi olan Profesör John (Nicolas Cage), babası bir peder olmasına rağmen, bir yıl önce eşini kaybetmenin etkisi ile (M. Gibson’ın “İşaretler” adlı filmini hatırlatırcasına) Tanrı inancını kaybetmiş ve evrendeki her şeyin tesadüf-kaza-karmaşıklığın sonucu olduğunu düşünür hale gelmiştir. Ancak, öğrencilere verdiği derslerde, evrende her şeyin yerli yerinde, en uygun şekilde ve kıvamında olduğunu anlatması zaman zaman kendisinde derin tereddütler meydana getirmektedir. Filmin ilerleyen sahnelerinde son şifrenin dünyanın yani “everyone else”ın sonu olduğunu gösterdiği ve kahramanımızın da bunu kabullenmekten başka bir çaresi olmadığı, dramatik bir şekilde anlatılmakta. Bu arada, oğlunu ve şifreli notları yazan küçük kızın torununu takip eden birileri vardır ve bu iki çocuk da gaipten fısıltılı sesler duymaktadırlar.

Film, (filme göre) semavi dinlerin ve onların peygamberlerinin iddia ettikleri metafiziksel varlıkların ortaya çıkıp, insanlık için yeni bir başlangıcın (hiçlik burada yerini yeni bir başlangıca bırakmakta ama bu başlangıç, filmin anlatısına göre semavi dinlerin anlattığı türden bir başlangıç değil; bir nevi bilimsel bir temeli olabilecek bir başlangıç) adımını atmalarıyla son bulmakta. John, çocuklarla birlikte, notları bırakan küçük kızın bıraktığı son şifreyi çözerek bir yere gelir; kara bulutların arasından gök yarılırcasına bir ışık huzmesi süzülür: Bu, insanla konuşan, ona medeniyetini veren göklerin Tanrısı ya da Tanrılarıdır (!). Bu Tanrı, yüksek bir medeniyet kurmuş olan, bu dünyada da yaşamı bilinmeyen zamanlarda var eden uzaylı başka bir ırktır. Bu ırk, dünyanın sonunun geldiği bu anda, uzayda yaşama elverişli başka bir gezegende insan ırkının varlığını sürdürmesi için sözü edilen iki çocuğu almaya gelmiştir, peygamberlere gelen melekleri anımsatırcasına. Sonunda ışıksal (nurani) varlıklar halinde, bedenlerinden ışık haleleri (melek tasvirlerini andıran) yayılan yaşam formları, çocukları, “insan aklını ve hayal gücünü hayrette bırakan” uzay gemilerine alarak dünyadan ayrılırlar. Sonuçta çocuklar insanlığın yeni Âdemleri ve Havvaları olarak başka bir gezegene bırakılır. Güneşte bir süpernova oluşur, dünya yanar, insanlar yok olur ama insanlık devam eder; cennette olmasa da başka bir gezegende.

Bu kısa özetten sonra filmin, başta değindiğimiz tartışmalara bütünlükçü açıdan bakmamıza imkân vermesi konusuna gelelim. İnsanlığın belki de en temel sorunu ya da sorusu “yaşamın kökeni ve yaşamın sonu ne”, başka bir anlatımla yaşamın yolu nereden gelip nereye çıkmakta. Bu anlamda film sanki bilimsel uğraşın bu soruya ve yaşamın kaynağı sorusuna evrimden başka verebildiği ikinci yanıtı görsel bir şekilde sunmakta. Fakat burada dikkat çeken nokta, semavi dinlerin yaşam ve Tanrı algılamasının gerçek biçimi (!) gösterilmeye çalışılırken, yine de onların öngörüleri ve öndeyişlerinin dışına çıkılamıyor olmasıdır. Her ne kadar olağan algılama ve yaşam biçimi ile dinlerin aslında insan imgeleminin ve ilkel insan kavrayışının yetersizliğinin bir ürünü olduğu (Tanrı, melekler, ruhani varlıklar vs.) anlatılmak istense de yukarıda dile getirilen soru ve sorunların cevabı yine aşkın-metafiziksel bir yerde/güçte (uzaylılarda) aranmaktadır ki, bu da bize sonucun değişmediğini; aşkınlığın bir şekilde insan yaşamına girdiğini göstermektedir. Bu yansıtış biçimini “Star Gate” “M.Ö. 10000” ya da “Prometheus” gibi filmlerde de görmek mümkün. Hatta ilk olarak 1951’de çekilen ve uyarlanarak yeniden gösterime giren, başrolünü de Keanu Reeves’in oynadığı “Dünyanın Durduğu An” filmi de bu kapsamda değerlendirilebilir.

Sonuç olarak, burada Tanrı’nın, semavi dinlerin ortaya koyduğu şekli ile olup olmaması ya da cennetin yani öldükten sonra tekrar başka bir yerde hayat bulmanın olup olmaması veya da bunun biçiminin nasıl olacağından ötesinde (zira bu, başka bir merhalenin münderecatındandır bu aşamada) gözler önüne serilen insanın yok oluşu (ferdi anlamda) ve insanlığın yok olma ihtimali sorunu zihinlerimizi meşgul eden ve etmesi gereken önemli bir konu olarak önümüzde durmaktadır. Böylece ilk insan ile son insanın ya da gelecekteki insanın aynı insan olduğu, diğer bir ifade ile sorununun, derdinin aynı olduğu ortaya çıkmaktadır: Sonumuz ne olacak? Bu soru yani Son-yok oluş düşüncesi insanın geçici olduğunu bilmesiyle de ilişkilidir. İnsan geçici-fani olduğunu bilen ve bunun gerilimini sarsıcı bir şekilde hisseden tek canlıdır. Zygmunt Bauman’ın tabiriyle “her insan hayatını ölümün gölgesinde geçirir.” Bu gölge insanın üstünden hiç eksilmez ve insanı sürekli bir arayışa iter. Bu arayışta nereden geliyorum, burada işim ne ve nereye gidiyorum gibi üç temel ve asırlık soru, insanlık tarafından farklı şekillerde cevaplanmaya çalışılır. Dünya ziyaretimizin amacı da her bir insan teki için bu sorulara verdiği cevaplara göre şekillenir.

Filmin en son sahnesinde John, peder olan babasının evine gider ve annesi ile kız kardeşiyle birlikte hepsi birbirine sarılırlar. Babası ona, “bu yeni bir başlangıç” der, John, “evet baba artık inanıyorum” diye, cevap verir. Onun inandığı ile babasının inandığı ayrı şeylerdir. Ancak insanın yaradılışı ya da doğası, biçimi ne olursa olsun John’un anladığı şekilde böylesi bir yok oluşu kabullenememektir. Yok olmamak isteği insanın doğasında mündemiçtir. Zira “vermek İsteyen istemek vermiştir” insana.

Tanrı’yı ölüme mahkûm eden Aydınlanma felsefesinden sonra bile, bugün gelinen nokta itibariyle, insan yok oluşu kabullenememekte, yeni formlarda tanrılar icat ederek, yeni bir başlangıcın ümidini verecek ipuçlarını aramaktadır. Ya da kendini Tanrılaştırarak ölümsüzlüğü ebedi bir fiziki bedende elde etmeye çalışmaktadır. İnanılan tek Tanrı, bunu en azından insan zihninde huzurlu bir ölümü temin edecek netlikte sağlarken, uzayda ve uzaylılarda ya da başka biçimlerde (transhümanizm bu bağlamda değerlendirilebilir) yeni bir başlangıcın, ebediliğin ve Tanrı’nın aranması neye işarettir?

Bu anlamda insanın ya da insanlığın yarını, uzaydaki sayısız galaksilerden birindeki başka bir gezegende fakat kendi tikel varlığı olmadan mı olacaktır, yoksa kendisi ile birlikte bilinmeyen başka bir gelecekte mi? Her iki durumda da bir yarın umudu her zaman insanın derinliklerinde kendine yer bulmaktadır. Bilimin geldiği noktada, bu ebedilik arayışının bilinç aktarımı ve sentetik beden gibi gelişmelerle bu dünyada gerçekleştirilebileceği düşüncesi giderek kuvvetlenmektedir. Fakat bunun nasıl bir nasıl bir insanlık durumundan geçerek gerçekleşeceği ve nasıl bir insanlık duruma evirileceğini kestirmek son derece güçtür.

Ve son söz: Ölüm ve yok oluş ve bunun bizlerde meydana getirdiği gerilim, bizleri bunun ardındaki gerçeği aramaya yöneltmiştir. Her ne kadar modern bilim anlamında bu alana dair gerçekliğin kendisini bize apaçık sunmasını sağlayacak bilgilere ulaşmamız olanaksız gözükse de farklı düzlemlerde de olsa bu arayış bir ihtiyaç olarak her zaman olacaktır. En azından insanlar bunu huzur içinde bir ölüm adına yapacaklardır.

Okumaya Devam Et...

Düşünce

Kendini Kontrol Edebilen İnsan

İnsan fıtratında bulunmayan bir şey, dış baskılarla nasıl meydana getirilemezse fiilen var olan bir şey de aynı yolla yok edilemez. Bu açıdan Allah Teâlâ, kullarından kötü fiil ve düşüncelerden tamamen kurtulmalarını değil güçleri nispetinde (et-Tegâbün 64/16) onları kontrol etmelerini ve eğer yanılıp günaha düşerlerse af dileyip tövbe etmelerini istemektedir. Çünkü Allah Teâlâ, asla kullarına güçlerinin üstünde bir mesuliyet yüklemez (el-Bakara 2/286; et-Talâk 65/7).

EKLENDİ

:

Sahip olduğu içgüdülerin insanı hayvanlaştırmasının önündeki en büyük engel, insanın yaratılıştan getirdiği, kendi fikir ve hareketlerini kontrol edebilme ve dizginleyebilme yeteneğidir. Bu yetenek, insanda doğuştan mevcuttur ve ondan ayrı düşünülemez. Buna rağmen doğuştan itibaren birdenbire ortaya çıkmaz. İnsanın yaşı ilerleyip vücutça ve akılca olgunluğa doğru adım attıkça kendini kontrol mekanizması da gelişip olgunlaşır.

İnsan, içgüdülerinin kendisini zorladığı hususları asla yok edemez fakat onları dizginleyip dinen ve ahlâken uygun bir düzeye çekebilir. İman edip sâlih ameller işlemek, insandaki olumsuz duyguları bütünüyle yok etmez, sadece onların üstünü örter, zararsız bir çizgiye çekmeye veya iyiye yönlendirmeye çalışır.

İnsan fıtratında bulunmayan bir şey, dış baskılarla nasıl meydana getirilemezse fiilen var olan bir şey de aynı yolla yok edilemez. Bu açıdan Allah Teâlâ, kullarından kötü fiil ve düşüncelerden tamamen kurtulmalarını değil güçleri nispetinde (et-Tegâbün 64/16) onları kontrol etmelerini ve eğer yanılıp günaha düşerlerse af dileyip tövbe etmelerini istemektedir. Çünkü Allah Teâlâ, asla kullarına güçlerinin üstünde bir mesuliyet yüklemez (el-Bakara 2/286; et-Talâk 65/7).

İnsana fıtraten verilmiş olan kendini kontrol mekanizması, onda var olan canlılık enerjisinin, şehevî ve içgüdüsel güçlerin emrine girmesini engeller ve insanı ulvî seviyelere çıkarır. İnsanın sahip olduğu bu güç, hayvanlarda olduğu gibi ihtiyaçlarla sınırlı değildir bilakis ihtiyaçlarının çok üstündedir. Bu enerjiyi boş yere israf etmeyip ihtiyaç ve zaruret sınırları içinde kontrol ederek yüce hedeflere yönlendirebilen insan, sahip olduğu kontrol mekanizması sayesinde yeryüzünde Allah’ın halifeliği görevini bihakkın ifa etmiş olur (Muhammed Kutub, İnsan Psikolojisi Üzerine Etüdler, 236).

Müslüman, namaz ve oruç gibi tekrar eden ibadetlerin de yardımıyla olumsuz hasletlerini ve davranışlarını sürekli kontrol altında tutar (el-Bakara 2/183; el-Ankebût 29/45; Buhârî, “Savm”, 2; Müslim, “Sıyâm”, 162). Ayrıca Kur’an’daki afâkî deliller, tergîb ve terhîb (iyiliklere teşvik ve kötülüklerden sakındırma) âyetleri onun bu yeteneğini geliştirip doğru kararlar vermesine yardımcı olur. Bu yollarla güçlenen kendini kontrol yetisi sayesinde insan, nefsinin arzu ve dürtülerine, şeytanın süsleme ve telkinlerine karşı koyabilecek ve bunlara karşı her daim uyanık olma yetkinliğine kavuşacaktır (Hayati Aydın, Kur’an’da Psikolojik İkna, 52).

İnsan yaratılırken kendisine faydalı şeyleri elde etmesi için şehvet ve tutku, zararlı şeyleri kendinden uzaklaştırabilmesi için gazap, bu iki durumda dengeli olabilmesi için de danışacağı akıl verilmiştir. Bu noktada kişiye düşen görev; aklın doğru çalışabilmesi için etki altında kalmaması ve kişinin kendini kontrol sürecinde üzerine düşen görevleri yapabilmesi için ona ortam hazırlamaktır. Bunun için de en önemli şey aklı, kitle psikolojisinin etkisinden korumaktır. Çünkü tek başına bir insanın maruz kaldığı tahrikler karşısında akıl, bu tahriklere boyun eğmenin sakıncalarını göstereceğinden kişi, bunlara kapılmaz. Fakat kitle içinde bulunan kişinin bu yeteneği kitlenin sahip olduğu his atmosferi içinde kaybolacağından akıl, ona doğruyu gösteremez.

İnsan, kendi gayret ve uyanıklığı, aklının ve vahyin yardımıyla kendini kontrol ederek arzuları ile sakınması gereken hususlar arasındaki dengeyi sağlayabilir. Allah’ın insana bahşettiği bu yetenek, insanın içgüdülerinin veya duygularının esiri olup da çeşitli yanılgılara düşmesini engeller.

Bu; vahiy, akıl, düşünme, hatırlama, irade, gelecek hakkında öngörüde bulunma, vicdan, pişmanlık ve hatalardan ders çıkarma gibi nimetlerin insana kazandırdığı bir frenleme mekanizmasıdır. Zaten insanı hayvandan ayıran ve ona üstün olmasını sağlayan şey, irade gücü sayesinde bir işi iyice düşündükten sonra yapmasıdır.

İnsan, sahip olduğu temsil ve aklî kıyas yeteneği sayesinde çoğu zaman olaylar olmadan önce onların sonucunu adeta gerçekleşmiş gibi tasavvur edebilir. Böylece zararlı gördüklerinden uzaklaşır, yararlı olanlara yönelir; doğasından kaynaklanan nefsani isteklere karşı koyar, onları bastırır ve sonuçta nefsini tedrici olarak buna alıştırır. Bu yolla kendini kontrol ederek yanılgılara düşmekten kurtulur. (İbrahim Yıldız, Kur’an, İnsan ve Yanılgı, Emin Yayınları, Bursa 2019, 76-78).

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar