Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

İlim, İrfan, Bilmek, Olmak

İnsan önce bilgiyi bilmeli, onun mahiyeti, imkânları hakkında malumat sahibi olmalıdır fakat mesele burada bitmemelidir. Bilginin sonraki aşamaları da vardır. Bunlardan ilki insanın “kendini bilmesi”dir. Yani insan kimdir, neden ve niçin yaratılmıştır, diğer varlıklardan farkı nedir?, gibi temel soruların cevaplarına sahip olmalıdır.

EKLENDİ

:

“Bilme, biliş” anlamına gelen ilim kavramı Yunus Emre’de üzerinde önemle durulan bir kavramdır. Zira biliş olmadan hiç soru cevaplanamaz. Varlık, hayat, ölüm vb. hiçbir konu açıklık kazanamaz. Ne var ki Yunus Emre, bu kavramı modern zamanlarda olduğu gibi sadece kitabi bilgi olarak ele almaz. Tasavvuf düşüncesi çerçevesinde başlı başına bir bilgi felsefesi ortaya koyar.

Buna göre, insan önce bilgiyi bilmeli, onun mahiyeti, imkânları hakkında malumat sahibi olmalıdır fakat mesele burada bitmemelidir. Bilginin sonraki aşamaları da vardır. Bunlardan ilki insanın “kendini bilmesi”dir. Yani insan kimdir, neden ve niçin yaratılmıştır, diğer varlıklardan farkı nedir?, gibi temel soruların cevaplarına sahip olmalıdır. Eğer bu bilgilere sahip değilse bilmenin bir anlamı yoktur.

Bilgideki bu aşamayı daha sonra “Hakk’ı bilmek” takip eder. Zira biz insan olarak kendiliğimizden var olmadık. Bizi bir var eden var. Bu var edici Allah’tır. Öyleyse kendini bilme bizi Allah’ı bilme noktasına getirmelidir. Bilgi şayet bunu yapamıyorsa öğrenme yolunda atılan adımlar, verilen çaba boşa gidecektir. Yunus bilgiye böyle bir anlam yüklerken “Ben gizli bir hazine idim; bilinmek istedim, mahlûkatı yarattım.” hadisini referans almaktadır. Yine aynı bağlamdaki “’Nefsini bilen Rabbini bilir.” hadisi de Yunus’un bilgi anlayışını şekillendiren başka bir hadistir. Yani onun bilgi anlayışı İslami kaynaklara göre şekillenmiş bir anlayıştır.

Şüphesiz böyle bir bilgi sadece kitaplardan öğrenilmez. İlim irfanla bütünleşirse ancak tam bir bilgi sahibi olunabilir. O zaman irfan nedir sorusuna cevap vermek lazımdır. İrfan da “bilme, biliş” manalarına gelir ama ondan daha ileri bir anlamı ifade eder. Bu bilinenlerle bir anlayış kazanmaktır. Bunu “Gerçeği anlama hususundaki güçlü seziş yeteneği, görgü ve sezişten gelen ruh uyanıklığı” olarak da düşünebiliriz.  Böyle bir yeteneği kazanmak ise kitabi bilgilerin öğrenilmesi, ezberlenmesi suretiyle gerçekleşmez. Burada bir ruh ve gönül eğitimi gerekir. O zaman kişi, bilgiyi sadece zihinsel bir mesele olarak görmez. İşin içine gönül de girer. Mutasavvıflar gönülü bir aynaya benzetirler. Bu ayna patlak ve temiz ise hakikatler orada yansır ve böyle bir kişinin gönlü bilgiyi sadece maddi olarak değil manevî tarafıyla da öğrenme imkânı bulur.

Mesele aslında sadece bilgi depolamak da değildir. Bu bilginin insanı nasıl değiştirip dönüştürdüğü önemlidir. Yani insan bildikleriyle kendini hayat içerisinde konumlandırmalı, kendi şahsiyetini müspet manada inşa etmelidir. İşte bu duruma “olmak”, “Olgunlaşmak” denir. Böyle bir bilgi eğitimi ise kişinin kitaplardan tek başına kazanabileceği bir durum değildir. Bir öğreticiye ihtiyacı vardır. Bunu sağlayacak olan adına mürşit, şeyh de denilen ruh eğitimcileri yapar. Bu tür eğitimin mekânı ise tekkelerdir. Yunus da böyle bir süreçten geçmiş ve Şeyhi Tapduk Emre’nin dergâhında hem maddi ilmi hem de manevi ilim de diyebileceğimiz irfani bilgileri öğrenmiş, kendini bu bilgilere göre inşa etmiştir. Yani başlangıçta kendi ifadesiyle “ham, çiğ” iken burada “pişip olgunlaşmıştır.  Kendisi bu durumu “Taptuk’un tapusunda kul olduk kapusunda/Yunus miskin çiğ idik piştik elhamdülillah” şeklinde belirtmiştir. Bu süreçte en temel motivasyon kaynağı ise aşktır. Çünkü Allah bilinmeyi arzulamış, bu arzu ve aşk kâinâtın yaratılmasına sebep olmuştur. Bu yüzden Hakk’ın zuhûruna sebep olan ilk sıfattır. Bu yüzen aşk, Hak yoluna giren kimseyi Allah’a eriştiren en kısa yoldur.

Yunus’un bu bilgi anlayışı bugün de ihtiyaç duyulan bir anlayıştır. Zira gözlem ve deneyle ele edilen bilgiler konusunda bir hayli malumata sahibiz. Ama “İnsan kimdir, varlık nedir? Yaratılış ve ölüm nedir? Nasıl bir insan olmalıyız?” gibi temel sorulara bu bilgiler bir cevap verememektedir. Bu yüzden onun bilgiyi, “bilgiyi bilmek, kendini bilmek, Hakk’ı bilmek” şeklindeki sürece göre öğrenmek fakat öğrenmeyi de sadece bilmek manasında değil olmak manasında ele almak gerekmektedir.

 

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Ramazan Şehri

Oruçtur o hayaleti görünür kılan. Karanlığın içinde omuzlarında seccadeleriyle sessizce yürüyen insanların elinden tutan o hayali. Sonra Ramazan biter ve biz biraz fitreyle onu tamamen sileriz. Bayram ona da gelir mi o zaman? Fabrikalar düdük çalarak kutlar mı bunu? Çiçekler gürültüyle açar mı, neşeyle tüter mi buğu topraktan?

EKLENDİ

:

Yazar:

Ramazan ne öğretmeye gelir her sene bize? Biz orucu tutarken oruç da bizi tutar mı? Hangi kapalı kapıyı açar? Açar mı ruhun tıkanmış damarlarını?

Ramazan şehrinde dolaşan çocuk hayaletleri vardır. Dumandan, isten, anasızlıktan arta kalmış yüzler… Dolmuşların arasında koşar gibi görünüp kaybolan kırgın çocuk yüzleri…

Ramazan kolilerinin köşesinden tutarken görebiliriz onları. Kirli elleriyle ekmeğin kenarını dişlerken bir an yansıyıp kaybolan ve arkasında yıkık görüntüler sürükleyen, açlıktan uyuyamayan çocuklar… Orucun bazı tenha günlerinde iftar vakti boşalan sokaklarda kayda geçer onu asfalt birkaç saniye. Ramazan davulcusunun ardından yürür bakarsanız, karanlıkta kaldırım kenarlarına düşmüş ezik dutları toplaya toplaya…

Oruçtur o hayaleti görünür kılan. Karanlığın içinde omuzlarında seccadeleriyle sessizce yürüyen insanların elinden tutan o hayali. Sonra Ramazan biter ve biz biraz fitreyle onu tamamen sileriz. Bayram ona da gelir mi o zaman? Fabrikalar düdük çalarak kutlar mı bunu? Çiçekler gürültüyle açar mı, neşeyle tüter mi buğu topraktan?

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Edebiyat Dünyasından İlginç Anekdotlar

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi. Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

EKLENDİ

:

Eski aydınlarımız, yazılarına ve konuşmalarına sık sık bir beyit ya da şiir alıntısı yaparak zenginleştirir güzelleştirir ve zenginleştirirlerdi. Edebiyatçılar arasındaki tartışma ve seviyeli kavgalar, zevk verir ve herkes kendine göre dersler çıkarırdı bunlardan… Bu nedenle şiir ve edebiyat kültürü günümüze de aktarılmalıdır, sızmalıdır yazı ve konuşmalara… Edebiyatçıların ilginç konuşma, davranış ve yaşantıları örnek alınmalıdır daima…

Psikolojik tahlil ve karakter özellikleriyle kişiliğimizin olgunlaşması ve derinleşmesi için büyük, köklü ve örnek alanlarımızdır bu anekdotlar. Bu yazımızda birtakım yaşanmışlıkları gündeme taşıyarak okuyucunun zevkli vakitler geçireceğini tahmin etmekteyiz.

Ziya paşa ve Namık Kemal, çok iyi dost ve arkadaştırlar. Ziya Paşa, Harabat adında bir şiir antolojisi hazırlamak ister. Arkadaşı Namık Kemal’den yayımlanmış ve yayımlanmamış şiir ve yazılarını ister. Oldukça kıskanç olan Namık Kemal, “Davul boynumda tokmak neden Ziya Paşa’nın elinde olsun” düşüncesiyle kendi yazdığı şiirleri vermez.

Harabat yayınlanınca, mal bulmuş mağribi gibi hemen harekete geçen Namık Kemal, alır eline kalemi ve başlar kritik ve tenkide… Ziya Paşa, Fuzuli`yi Harabat’ın önsözünde şiir kalıpları içinde anlatırken:

“Yanıktır o şairin kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı”

Dediğinde, Namık Kemal hemen kaleme sarılır ve onu alaya alır. Namık Kemal, bu yöntemiyle kimi zaman nükteden yararlanmayı da ihmal etmez. Nitekim Ziya Paşa`nın Fuzulî hakkındaki sözlerine mukabil Namık Kemal, nüktedanlığını konuşturur. Namık Kemal, muhatabının Fuzulî hakkındaki söylemini alelade bulduğunu ima ederek istihza ve alaylı bir dil kullanır. “Hele Fuzulî için tanzim buyurulan:

“Yanıktır o âşığın kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı.”

Beytini okudukça, kendimi Harabat`da (Meyhane’de) değil, Bahçekapısı lokantalarında zan ediyorum. Af buyurursunuz amma şu “ciğer kebabı” mazmunu (imgesi) ne kokmuş söz ne iğrenç tasavvur! Demekten bir türlü kendimi alamayacağım. Fuzulî Divan`ını kedi yavruları için mi söylemiş, yoksa Arnavutların manda yuttu dedikleri meşhur kitap mıdır?”

Necip Fazıl ve Sezai Karakoç çok iyi ahbap, ya da Necip Fazıl üstat, Sezai Karakoç da onun bağlısı ve çok sadık bir öğrencisidir. Öğrenciden öte samimi ve candan manevi bir evladıdır. Necip Fazıl ona, “Benim kara gözlü Seza’im” diye hitap eder.

Necip Fazıl, Ankara’ya gittiğinde daima Sezai Bey’le görüşür ve hoşça vakit geçirirlermiş. İşte bir “yelek” hikâyesi…

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi.

Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

Cahit Sıtkı Tarancı, Cumhuriyet döneminin büyük şair ve yazarlarındandır. Aynı zamanda çok iyi bildiği Fransızcasıyla iyi bir çevirmendir de… “Otuz Beş Yaş” şiiriyle özdeşleşen Tarancı, “sanat için sanat” anlayışına bağlı kalır. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer verir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur zaman zaman. Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde sürekli “ölüm” temasını işlemiştir.

Özdemir Asaf: 11 Haziran 1923’te Ankara’da doğar. Asıl adı Halit Özdemir Arun’dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi’nde yapar. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olur.

İstanbul Üniversitesi’nde, önce Hukuk Fakültesi’ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’ne devam etse de 1947’de yükseköğrenimini yarıda bırakır. Bir süre sigorta prodöktörlüğü yapar. ‘Zaman’ ve ‘Tanin’ gazetelerinde çevirmen olarak çalışır. 1951’de Sanat Basımevi’ni kurarak matbaacı olur…

“Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,

Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.

Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür,

Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.”

Veya:

“Sana gitme demeyeceğim.

Üşüyorsun ceketimi al.

Günün en güzel saatleri bunlar.

Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.”

Gibi güzel şiirleri vardır. “R” harfini söyleyemeyen şair… Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?”  Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Hilalin Yüreğinde Kutlanan Sevda

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı/ Gönül gözüme kazıdım/ Göz değmesin diye./Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim/Nefrete baş eğmesin diye./ Bıraktım hiç duyulamayan/ duygulara/ Hüzün gecelerinin yalnızlığını./ Bir serçe kadar hür ve narin, /Güvercin gerdanlığı gibi masum7 Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

EKLENDİ

:

Bir tutam çırpınıştı hayat
Budaklanan kırılası dallara.
Kurşun attım kırmak için
Yüreğimin karanlık zincirini.
Gecenin koynunda sayıkladım
Sonsuzluk hasretini.

 

En koyu ve zor gecesi hayatın,
Sevdasız yürümek
Bitimsiz gecelerin omuzlarında.
En acı ıstırabı imtihanın,
Kor ateşi tutabilmek avuçlarda!

 

En güzeli nefes almanın,
Göz kırpabilmek
Kör sanılan yıldızlara.
O yüzden kuşanırdı yüreğim
Hüznün muştusu geceyi.

 

Gözbebeğimde sakladım
Ve hilalin yüreğinde kutladım
En kutlu sevdayı
Maveraya uzanan
Yıldızlara varabilmek için.

 

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı
Gönül gözüme kazıdım
Göz değmesin diye.
Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim
Nefrete baş eğmesin diye.

 

Bıraktım hiç duyulamayan duygulara
Hüzün gecelerinin yalnızlığını.
Bir serçe kadar hür ve narin,
Güvercin gerdanlığı gibi masum
Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar