Modern zamanlarda insanlar adeta “o mu, öteki mi?” ikilemine sıkıştırılarak iki zıt uçtan birini tercih etmeye zorlanıyorlar. Halbuki hakikat bazen “ne o ne ötekidir” bazen de “hem o hem ötekidir”. “İslam ruhçu mudur yoksa maddeci midir?” sorusu bu durumun çarpıcı örneğidir.
İkilem tuzağına düşmeden cevap verecek olursak, İslam bedenin ve ruhun her ikisini de gerçeklik kabul eden, bunlar arasında ayrılık/kopukluk değil, fıtrî dengenin ve uyumun gözetilmesi ve korunması gerektiği inancını deklare eden bir dindir. Buna göre insanın hakikati ne sadece bedene ne de sadece ruha indirgenebilir, her ikisi fıtrat çerçevesinde dengeli bir bütün olarak düşünülür. Beden ve ruh arasında bulunan fıtrî denge ve uyumu anlamak için öncelikle İslam’ın evren anlayışının ne olduğunu kısaca bilmekte yarar vardır.
Kur’an-ı Kerîm’de evren “gökler, yer ve ikisi arasındakiler” veya “göklerde ve yerde bulunanlar” (السموات والأرض وما بينهما / ما في السماوات وما في الأرض) (bk. el-Maide 5/17-18; el-Hicr 15/85; Meryem 19/65) tabirleriyle ifade edilir. Kelam alimleri bu çerçeveden hareketle evreni “Yüce Allah’ın dışındaki her şey” (ما سوى الله تعلى) diye tarif etmişlerdir. Evren kapsamında bulunan tüm varlıklar, Allah’ın yaratmasıyla meydana gelmiş olup O’nun mülkü ve tasarrufu altındadır; dolayısıyla birisi için geçerli olan fıtrî kanun hepsi için geçerlidir.
Mâtürîdî’nin ifadesiyle ister cevher ister cisim isterse ilinti (araz) cinsinden olsun her şeyin yaratıcısı Yüce Allah’tır. Kâinatta bulunan şeylerin küçük-büyük, yerde-gökte, yüksekte-alçakta, duyulur-duyu dışı (şâhid -gâib), canlı-cansız, akıllı-akılsız, iradeli-iradesiz olması yaratılmış olmalarına engel teşkil etmez. Öte yandan yeryüzünde bulunan varlıklar cisim veya cismanî oldukları gibi gökyüzünde bulunan veya görünmeyen (gâib) boyutta bulunan melek, cin ve ruh gibi varlıklar da aynı şekilde cisim veya cismanîdirler. Nitekim farklı anlaşılmaların önüne geçmek için İmam Mâtürîdî “meleklerin görünmeyen cisimler” olduğunu açıkça söylemiş, Eş’arîler’den Cüveynî ruhun cisim, Bâkıllânî ve Ebû Bekir İbnü’l-Arabî ise ilinti (araz) olduğunu dile getirmişlerdir. İster cisim ister cisimlerin özellikleri olan araz cinsinden olsun netice itibariyle varılacak sonuç, ruhun cisim veya cismanî olduğudur. Mu’tezile kelamcıları da benzer şekilde ruhu cisim veya araz kabul ederler ve işlevsel olarak bedenle bütünleşik olduğunu düşünürler.
Bu açıklamalara göre her ne kadar ruh ile beden kavramsal ve teorik planda birbirinden farklı ve kategorik olarak biri diğerinden bağımsız düşünülse de fonksiyonel anlamda ve fıtrî işleyiş planında aralarında bir ayrılık ve bağımsızlık düşünülemez. Zira hayatın devamlılığıyla ruh-beden bütünlüğü arasında zaruri bir bağ söz konusudur.
Burada dikkat edilmesi gereken husus ölümün, ruh-beden bütünü olan insan için geçerli olduğudur ve ayrıca ruhun veya bedenin ölümünden bahsedilemeyeceğidir. Nitekim bir ölüm vakasında “insan öldü” denilir “ruh öldü” veya “beden öldü” denilmez. Daha açık ifadeyle ölüm, ruhla bedenin ayrılması sonucu insan için geçerli bir olaydır. Ölümden sonra ise beden gibi ruhun da tek başına işlev görmesi söz konusu değildir.
Zaten Kur’ân’da Hz. Âdem’in cesediyle ruhunun peş peşe yaratılmış olduğu gerçeği bu görüşü destekler. Nitekim kıyametten sonra yeniden dirilişte ruhun bedenle yeniden bir araya getirilmesiyle gerçekleşecek ebedî ahiret hayatı, ruh-beden birlikteliği ve bütünlüğü içinde cismanî bir hayat olacaktır. Bunun anlamı yeniden dirilişte her ruh, önceden bulunduğu aslî bedenine iade edilecek, başka bir bedene geçmesi veya bağımsız kalması söz konusu olmayacaktır.
Kabir hayatı da bir şekilde ruh ile bedenin irtibatının sağlanması suretiyle gerçekleşecektir. Nitekim Ebû Hanife el-Fıkhu’l-Ekber risalesinde “Ruhun kabirde kulun cesedine iade edilmesi haktır” ifadesi bunun açıklamasıdır. Kabir hayatında ruh ile beden arasındaki irtibat bedenin tamamıyla olmasa bile hadislerde geçen acbü’z-zeneb denilen insanın kaybolmayan parçasıyla gerçekleşmesi muhtemeldir.
Öte yandan ruhun bedenden tamamen bağımsız işlevsel bir ayrılığının bulunduğu iddiası, bazılarının ileri sürdüğü gibi “ruhun yaratılmadığı/kadim olduğu” inancını beraberinde getirir. Halbuki kadim olan yegâne varlık Yüce Allah olup onun dışındaki varlıkların tamamı yaratılmıştır. Buna göre yaratılmışlık bakımından ruh ile beden arasında hiçbir fark yoktur. Zaten insan denildiğinde “yaratılmış ruh ile yaratılmış bedenin birlikte bulunduğu bütün bir yapı” anlaşılır. Aradaki temel fark bedenin aksine ruhun şeffaf yapısı dolayısıyla görülmemesidir.
Nitekim İbn Kayyım el-Cevziyye er-Rûh adlı eserinde İslâm alimlerinin büyük çoğunluğunun, insanı beden-ruh bütünü olarak kabul ettiklerini ve tek başına ruha veya bedene insan demediklerini nakleder.
Gelinen noktada Kitap-Sünnet bütünlüğü içinde meseleye bakıldığında İslam inancında ruhun varlığı kabul edilmekle birlikte, bedenden bağımsız ayrı bir şahsiyetinin olduğuna yer verilmez. Şahsiyet, ruh-beden bütünlüğünü temsil eden insana aittir ve dolayısıyla insanın şahsiyetinden bahsedilebilir, ayrıca ruhun veya bedenin şahsiyetinden söz edilemez.
Bu anlattıklarımızla ruhun varlığına inanmakla ruhçuluk arasındaki fark da netleşmiş olmaktadır. Bu tıpkı cinlerin varlığına inanmakla cincilik arasındaki fark gibidir. Cincilik nasıl ki bir yanıltma ve istismar faaliyeti ise ruhçuluk da günümüzde benzer işlev görmektedir.
Sonuç olarak İslam inancı materyalizme ne kadar uzaksa spiritüalizme de o kadar uzak olup gerçekliği ne görünen bedene ne de görünmeyen ruha indirger, tam aksine insan gerçekliğini ruh-beden bütünlüğü içinde tüm boyutlarıyla tanıyan ve kabul eden özgün bir anlayışı temsil eder.
KAYNAKÇA
- Mâtürîdî, Te’vilâtü’l-Kur’ân, nşr. Bekir Topaloğlu-Mustafa Yavuz, İstanbul 2008, Mizan Yayınları XII, 363.
- Bâkıllânî, Bâkıllânî, et-Temhîd, nşr. İmadüddîn Ahmed Haydar, Beyurt 1407/1987, s. 79-80.
- Ebü’l-Muîn en-Nesefî, Tabsıratü’l-edille, nşr. Hüseyin Atay, Ankara 2004 I, 97.
- Cüveynî, Kitâbü’l-irşâd, Bağdat 1369/1950, s. 377.
- Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, Kanûnü’t-te’vîl, nşr. Muhammed Süleyman, Beyrut 1990, s. 174.
- Ebü’l-Kasım el-Belhî, Kitâbü’l-makâlât / Uyûnü’l-mesâil ve’l-cevâbât, nşr. Komisyon, İstanbul: KURAMER 2018, s. 481.
- Seyfüddîn el-Âmidî, Gâyetü’l-merâm, nşr. Ahmed Ferid Mezidi, Beyrut: Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye 2004, s. 230.
- Ebû Hanife el-Fıkhu’l-Ekber, (Cağfer Karadaş, Ana Hatlarıyla Kelam Tarihi, İstanbul: Ensar Neşriyat 2021 içinde Arapça metinler), 42.
- Ali el-Kârî, Şerhu’l-Fıkhı’l-Ekber, nşr. Mervan Muhammed, Beyrut: Dâru’n-Nefais 1437/2016, s. 208.
- Nureddîn es-Sâbûnî, el-Kifâye fi’l-Hidâye, nşr. Muhammed Aruçi. İstanbul: İSAM 2019, s. 371-371.
- Cağfer Karadaş, İslam Düşüncesinde Ahiret, Bursa: Emin Yayınları 2008, s. 80-95.
- Yusuf Şevki Yavuz, “Acbü’z-zeneb”, DİA, İstanbul, 1988 I, 319-320.
15 Receb 1447 / 4 Ocak 2026
