Kalbin Kâbe’sinde Bir Arayış
Dr. Selma Medeni Aslanlı
Mekke’ye varmak, bir şehre ulaşmak değildir. Kalpteki putları yıkmaktır.
Baktığı her, zerrede Hakkın tecellisini görmektir.
Lebbeyk! Buyur Allah’ım! Emrine amadeyim buyur! Senin hiçbir ortağın yoktur. Şüphesiz hamd, nimet ve mülk sana mahsustur.
Haykırırcasına kalbinden kıyısına bu sözler vurur hüccacın. ‘Gidecek başka yerim yok idrak ettim’ der lisan-ı hal ile. Sıyrılmanın verdiği elem, nefse karşı verilen mücadele ve dünyanın pençelerinden kaçma hengâmesi içinde halsiz düşmüş cılız insan kul olmaya gelir. Hamd ile içini yakan yaşlar dökülür. Hamd eder huzura davet edilişine. Şirkin emarelerini taşıyan kalp kendini ona teslim etmiş olur.
Can’ın memleketi Mekke’dir. Âdem (a.s.) ile Havva validemizin kavuşmasından bir nebze Mekke’nin izleri ile hasret düşmüştür her bir evladının kalbine. Savrulmuş zaman içinde. Kimi sulak topraklara kimi kurak, kimi yemyeşil orman içinde kimi kupkuru dallar ucuna. Bulunduğu iklim şekil vermiş surete, çekip çevirmiş sireti. Ta ki işitene dek ilahi daveti beklemiş, bilse de bilmese de beklemiş…
Ve bir gün basar ayaklar onun (s.a.v.) bastığı toprağa. Arada yüzyıllar olmasına rağmen sarsılır ruh o anın feyzinden dahi çekincesinden. O ayaklar ki ne çamurlara basmış, ne kirlere bulaşmıştır. Şimdi onun (s.a.v.) mübarek ayak izlerinin olduğu yer mi taşıyacak bu ağır adımları… Hayâ eder can. Lakin bilir. Yürüdükçe arındıracak başka toprak yoktur âlem içinde.
Tutunmuştur bir ayete, gayrısına sağırdır.
“Allah, iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan nura çıkarır.” (Bakara 2:257)
Açılan yol nereye ise fark etmez gayri. Mekke de her yol Kâbe’ye çıkar.
Nasıl ki Rasûlullah cahiliyenin en karanlık döneminde nura gark eyledi ise aşkı ile âlemi, işte öyle bir ünsiyet umudu ile döner de döner hüccac. Belki bir adımım onun mübarek adımına tevafuk eder. Belki nefesim onun reyhani nefesini solur. Gül kokusundan bir zerrecik yerleşir belki boğulmak üzere çırpınan ciğerlerime. Bu umutlar ile adım ardına adım ekler can.
İçindeki putları fark etsin diye sanki bizatihi ona seslenir Piri Geylani Hazretleri:
“Ey insanları Allah’a eş tutup kalbini onlara çeviren! Onlardan yüz çevir, çünkü onlardan sana ne yarar, ne de zarar gelir, onlar sana ne bir şey verebilir, ne de nasibinde olanı engelleyebilirler.” Pir-i Geylânî, El Fethu’r Rabbani, 38. Sohbet
Günahlarının ağırlığını kimi zaman öyle bir hisseder ki hüccac dili dönmez olur, sadece ALLAH ALLAH diyebilir. İçinde fırtınalar kopar, gözünden ırmaklar akar da daha fazlasını söylemeye takat getiremez O öyle bir dertleşmedir ki, bütün acziyetlerini kabul edip her zerrede hissederek. “Sen elbette ki Semi’sin, her daim işitensin, lakin bu can Sana hakkıyla seslenmeye muvaffak mıdır Allahım? Allahım…” der durur.
Kendinden geçene dek, kendinden kendi kalmayana dek dökmek ister can o anda, içini, dışını, bildiğini, bilmediğini. Çünkü Onun kapısındasın… Mahşerin provasındasın. Azametinden bakışını saklar can. Korkar da sığındıkça sığınır Ona. Çünkü O Fettahtır. Çünkü O Tevvabtır. Çünkü O Rahmandır.
Zakir olur hüccac. Yatar kalkar Allah’a kul olduğunu ispata çalışır. Ona yakini arar. Zira Zikrullahın nurani tecellilerini usul usul hissetmeye başlar, özüne ulaşmayı arzular.
“Huzur-u kalp ile Hak Teâlâ’yı (c.c.) zikreden ve bu zikri devamlı yapanın fazileti pek büyüktür. Kalpte Hak Teala’nın (c.c.) sevgisini yerleştirir. Hak Teâlâ’dan (c.c.) başkasının muhabbetini giderir. Şeytanın vesveselerini keser. Şeytanın tedbirlerini dağıtır. İmanı sağlamlaştırır. Gönlü nurlandırır. Gönle hayat verir.”
Müzekki’n- Nüfûs, Eşrefoğlu Rumî (k.s.)
Tavaf eden Allah’ı zikrede ede nura yaklaşır. Nura yaklaştıkça kendi karanlığını görmeye başlar. Zahirde siyah olan Kâbe batında ilahi nurun mabedidir. Lakin hakikat öyle kıymetlidir ki, gizlenir. Her göze ayan eylemez kendini. Gizlenir ki yana yakıla arayan bulsun. Sabır ister. Gayret ister. Samimiyet ister. Terk-i diyar ister…
Kâbe’de tuttuklarını bırakınca tutunursun. Zıtların birliği vardır can.
İlahi merkezde zahiren hepsi cem edilir. Nefsinin karanlığını bilmeyen, Kâbe’nin ışığını nasıl anlasın?
Karanlıktan kaçma ona talip ol.
Ona gir. Onu tanı. Onu aş.
Çünkü nefsinin karanlığına inmeyen, kalbin nuruna ulaşamaz.
Kâbe ise karanlığın dâhi nurun üstündedir. Zira hakikat ikisini de aşar.
Her şaftta bir katman belirir nefsin çukurundan. Kimi zaman kibrindir seni karşılayan, kiminde haset. Bazı anda gaflet sarar seni, kiminde kuşku. Savaşlar sürmektedir. Nur ile nefs, Hak ile Batıl durmadan savaşta.
Kimi zaman mazlum beldeler düşer avuçlarına hüccacın.
Karanlıklar içinde: “Allah’ım Senden başka ilah yoktur, Sen Yücesin, gerçekten ben (nefsime) zulmedenlerden oldum” diye yalvarıp seslenmişti. (Enbiya suresi, 87)
Sıcaktan neredeyse ellerini delecek bir gözyaşı sağanağında yağar dualar. Ümmet gelir gözünün önüne, coğrafyalara bölünmüş, kendi derdinde boğulmuş… Yanar içi, sığınır Kâbe’nin sahibine, sığınır Ümmet-i Muhammed’in rehberine. Doğsun ister üzerine yeniden Asr-ı saadet güneşi.
Sonra şairin dizeleri işler tavafına:
“Neler duydu şu dünyada mevlidine hayran kulaklarımız
Ne adlar ezberledi ey Nebi adına aşina dudaklarımız
Artık yolunu bilmiyor, artık yolunu unuttu ayaklarımız
Kabene siyahlar yakışmamıştır Ya Muhammed bugünkü kadar.
.
.
Vicdanlar sakat çıkmadan
Ya Muhammed as yarına
İyilikler getir, güzellikler getir Ademoğullarına.”
Arif Nihat Asya
Yakarışında yalnız değildir, milyonlar içindedir hüccac. O anı hissetmeye başlarsın. Her dilden bir lisan, her renkten bir ten olsa da etrafında her birinden yükselen hep aynı nida: Lâilâhe illallah! Nasıl ki siyah her rengi çekip yutarsa, sonunda sadece kendisi kalırsa, Kâbe’de kalabalığın içinden çeker alır çokluğu. İçindeki kalabalıklar da devrilir talip. Böyle oldukça yükün hafifler. Tevhid renklere, suretlere, lehçelere bürünmüş bir halde… Milyonlarca çeşitlilik ancak bu kadar birliği temsil edebilir. Bu mucize karşısında erir bitersin işte.
Sübhanallah der susarsın talip.
Dönerim etrafında, ey sırların merkezi,
Taş değil gördüğüm; kalbimde doğan vecd-i ezelî.
Adımlarım yerde değil, içimde yankı bulur,
Her şavtta bir “ben” ölür, bir “Sen” doğar usul usul.

Kaleminize, gönlünüze sağlık Saygıdeğer Hanımefendim.
–Her şavtta bir “ben” ölür, bir “Sen” doğar usul usul–